Cevaplar.Org implant

ENVER BAYTAN HOCAEFENDİ İLE OSMANLI BAKİYESİ ÂLİMLERİMİZ ETRAFINDA-1

Enver Baytan Hocamız seksen küsür senelik ömrünün neredeyse tamamını din-i İslam’a hizmet yolunda geçirmiştir. Hayatı boyunca katlanılmaz zorluklara ve anlatılması güç güzelliklere şahid olduğu malum. Biz Hocaefendi’nin şahsi hatırl


Sedad Albayrak

sedat3440@gmail.com

2010-06-06 11:57:20

 'Meselemiz vaz'-i cedid değil, keşf-i kadimdir.'

Bugün ecdadımızın ameli ve ilmi mirasına, bütün noksanlıklarımıza rağmen, sahip çıkıyoruz ve sayısız araştırmalarla yeniden keşfediyoruz. Bunun en önemli buudlarından birinin de hatıraların yeni nesle sunulması olduğu kanaatindeyim.

Enver Baytan Hocamız seksen küsür senelik ömrünün neredeyse tamamını din-i İslam'a hizmet yolunda geçirmiştir. Hayatı boyunca katlanılmaz zorluklara ve anlatılması güç güzelliklere şahid olduğu malum. Biz Hocaefendi'nin şahsi hatırlarından ziyade, bahsettiğimiz gaye etrafında ona Osmanlı bakiyesi güzide âlimlerimizi sorduk.

Hocaefendi hayat serüveni içerisinde tanıştığı, talebeliğinde bulunduğu, hizmetini gördüğü, takip ettiği âlimlerimiz hakkında malumatlarını keyifle aktardı. Her defasında bu büyük insanların sarsılmaz imanlarına vurgu yaptı. Kendisi de latifeyi seven hocaefendi üstadlarının nüktedan taraflarına hususiyetle değindi, bu belki ileride hazırlanacak 'İslam Büyüklerinin Latife Edebi' adlı bir çalışmaya kaynaklık edebilir. Bilhassa Hacı Cemal Efendi'nin latifeleri bir âlemdir. Bu vesileyle Bekir Haki Efendi'nin tevazuu, Seyyid Şefik Efendi'nin ilme verdiği ehemmiyet, Ahmed Hamdi Akseki'deki âlim feraseti, Ahmed Davutoğlu Hoca'nın ilmi ciddiyeti ve dostluktaki samimiyeti bize ulvi bir âlemin kokusunu hissettirdi. Mevlam hepsini bizlere şefaatçi kılsın…Sedat Düztepe-cevaplar.org

-Muhterem hocam, Tercüme-i hâlinizi lütfeder misiniz?

Balıkesir'in Gönen kazasının Ömerler Köyünde dünyaya geldik. Altı yedi yaşıma kadar orada kalmış olduk. Sonra, annemizin köyü olan Kaplama köyünde, merhum Hafız Server Efendi'nin emrine verdiler. Hocaefendinin yanında hafızlığa başladık. 7,5 yaşında filandım o zaman.

9 yaşımda hafızlığım bitti. Daha sonra, Gönen'in Keçiler köyünde Hafız Hamid Efendi'de talim okuduk. Hocaefendinin talimi gayet güzeldi, okuyuşu düzgündü. Ondan sonra 1942'de İstanbul'a geldik. İstanbul'da Gönenli Hocaefendi'ye talebe olduk, ondan hem talime devam ettik, hem de Osmanlıca yazıyı bize öğretmeye başladı.

Burada hem dersiamdan, hem de meşhur kurralardan Fatih Camii ikinci imamı Batum'lu Hafız Halil Efendi'den kıraatı aşereye başladık. Hocaefendinin izniyle İzmit'e gittik. İzmit'te Hafız Cevdet Efendi'den kıraatı aşereye devam ettik ve bitirdik.

İzmit'te hafızlık cemiyetimiz yapıldı, şöyle ki; bir kimse hafız olur, aynı zamanda kurralardan ise, ona bir cemiyet kurulur, hafızlar dinleyenlere Kur'an ziyafeti sunardı. Uzun zamandan beri ilk defa böyle bir cemiyet kuruluyor. Zira 25 senelik bir fetret devri yaşanmış ve Kur'an-ı Azimüşşan yasaklanmıştı. Okunulması, okutulması yasak, hafızlık yapmak yasaktı. İlm-i kıraattan ve kurralıktan ilk cemiyeti yapılan biz olduk. Ve herkesin dikkatini çekti ve yayıldı, "böyle bir ilim de varmış" denildi.

Zamanı geldi oradan asker olduk. Üç sene askerliğim var. Erlik yaptım, imtihanla onbaşı ve çavuş oldum. İnzibat çavuşu idim. Muhabere çavuşu olarak askerliği bitirdim. Tabi arada çok şey yaşandı, anlatması uzun sürer.

1949'da İzmit'e döndüm ve yakın tarihte imam-hatiplik imtihanı açıldı. Boşta olan Akça Camii için imtihana girdik, kısmet bizimmiş, kazandık ve camiye imam hatip olarak tayin edildik.

Derken, o sıralarda bölgenin en büyük camii olan Pertev Mehmed Paşa Camii (diğer adı Yeni Cuma Camii) için sınav açıldı. Yine nasip bizimmiş. 1952 senesinde İstanbul'da imam hatiplik ve müezzinlik için imtihan açıldı, girdik. Derken, Yerebatan Camii imam hatipliğini kazanarak vazifeye devam ettik.

Bir ara Sultanahmet Camii boş idi. Altı ay kadar orada imam vekili olarak devam ettim. Bir yandan imam hatiplik devam ederken, diğer yandan da kürsü şeyhliği denir, Nakib'ül Eşraf Esad Efendi Vakfından böyle bir cihet vardı. Bizi orada kürsü vaizi olarak görevlendirdiler. O zaman maaşımı İstanbul müftülüğünden veriyorlardı, vaizlik maaşımı da Vakıflar Müdürlüğü veriyordu, birbirine mani değildi. Her ikisi de ücretliydi.

1978'de kendi isteğimle emekli oldum. Askerliği de dâhil edersek 33 sene görev yapmış olduk. Ondan bu yana; vaizliği bırakmadım. İstanbul Müftülüğü'nün teklifi ve müsaadesi ile vaizliği fahri olarak muhtelif camilerde sürdürdüm.

Bazı konuşmalar yapıyoruz, yurtlara gidiyoruz. Nerede bulursak, gençlerle buluşuruz. Konferanslara, salonlara çağrılsak, vazife deyip gittiğim olur. Hâlihazırda emekli olduğumdan bu yana aynı şekilde devam ediyorum.

-Hocam izninizle son devir âlimlerimizden yetişebildiklerinizle alakalı bazı hatıralarınızı almak istiyoruz. İsterseniz ilk olarak Gönenli Mehmed Efendi'den başlayalım..

- Allah rahmet eylesin. Ben İstanbul'a geldiğim zaman Hocaefendi Dülgerzade Camii imamı idi. Bizi orada hem okutuyor, hem yetiştiriyor, hem de masraflarımızı karşılıyordu. Buna dikkat buyurun. Bugün İngilizce dersi alsanız saat başı para alıyorlar. Siz saati bırakın, Hocaefendi biz orada oldukça ömür boyu ders verdi. Hem öğreteceğini öğretti, hem de günlük geçimimizi veriyordu. Yatacak yerimizi gösteriyor, ne yiyip içeceğimizi gösteriyor. Onun için yevmiyesini veriyordu. Bu şekilde bizi kolladılar, yetiştirdiler.

Gönenli Hocaefendi bir âlemdir. Gerçi ilimde diğer hocalar seviyesinde değil. Kendisi kuvvetli hafızdı. Hem kıraat-ı aşereyi bilir, hem ilm-i takribi bilir, talebe yetiştirirdi. Amma dersiamdan değil. Hizmete gelince hepsinin içinde en geniş hizmeti olan o. Namına, adına grup meydana gelmesin diye çok itina gösterirdi. Bizi arasıra alır bir hocaefendiye götürür. Yani "bilin, görün yalnız hoca ben değilim, böyle hocalar da var, hakkımda taassuba kapılmayın" manasında hareket ederdi. Onun için eğer Hocaefendi bir grup meydana gelmesine müsaade etseydi, en kalabalık grup onunki olurdu. Tabi buna meydan vermedi.

Hoca çok tedbirliydi. "Size nerelisin diye soran olursa Gönenliyim deyin" derdi. "Peki, buraya niye geldin ne yapıyorsun?" derlerse "Ziyarete geldim" deyin derdi. Böyle yerde bu kadarı olur. Soran olursa "Hocadan okuyoruz" demezdik, "niçin" dersen, hocanın başı derde girmesin diye düşünürdük.

Gönenli Hocaefendi'nin müsaadesi ile diğer bazı hocalarımızdan da istifade ettik. Mesela İzmit'te dersiamdan aynı zamanda muhaddis Hemşinli Şevket Efendi'den okuduk. İstanbul'da meşhur Konya Hadimli Musa Kazım Efendi onun dersinde de bulunduk, ondan fıkıh dersleri aldık.

Bekir Hâki Efendi

- Bekir Haki Efendi esasen Eminönü müftülüğü yapıyor, aynı zamanda isteyen olursa orada ders okutuyordu. Çok kudretli bir hocaydı. Ne var ki eser yazamadı, biraz sıkıntılıydı. Bize hem hadis, hem tefsir dersi verdi. Ayrıca evde kitap karıştırırken Farsça veya Arapça bir beyite rastladığım zaman, bir beyiti çözemezsem yine Hocaefendiye giderdim. "Hocaefendi, vaktiniz müsait ise maruzatım var" derdim. "Gel gel sen de olmasan cahil kalacağız" derdi. Şakayı severdi, "soracağım şeyler var" derdim. Ve çözemediği bir beyit yoktu. Onun zamirini, her şeyini bulurdu. Şu fiilin tahtındaki zamir neye raci olabilir. Hangi kelimeye veya kişiye raci olabilir bunu bulur, o kadar kudretliydi. Farsçada edip, Arapçada edip, Osmanlıcada edip, bugünkü Türkçede de edip, böyle cemiyetli bir zattı. Hocaefendiyi şöyle görseniz, köylü Mehmet efendi zannedersiniz. Fakat öyle bir âlimin yetişmesi kolay değil, ince anlayışlı idi.

Konyalı Musa Kazım Efendi senede bir hocaları ve okuttuğu talebeleri davet eder, Tomruk suyuna götürür, orada yemekler ikram edilirdi. Bir Pazar günü Bekir Haki Efendi, Ömer Nasuhi Efendi ve diğer bazı âlimler ve biz talebeler varız. Affedersiniz, orada Çingene hanımlar var-onlara da çok acırım, insandır yahu, sahipsiz haldeler- hanım fala bakıyor. Ben Bekir Hâki hocanın yanındayım. Kadın "Falınıza bakalım" demeye başladı. Hoca "fala nasıl bakıyorsun" diye sordu. O da "aç avucunu" dedi. Hoca avucunu açtı, hanım avucuna bakıyor. "Şöyle misafirin gelecek, şöyle iyi olacak" diye atıyor. Bir de delil gösteriyor hocaya. Fadime anamız (onlar Fatma ya Fadime der) "fala inanma, amma faldan da geri kalma" demiş. Böyle delili var. Hoca "bitti mi" dedi. Bitti dedi. O tarihin parası olmak üzere iki buçuk lira verdi. O tarihte bir lira ile pazarda bütün alışverişinizi yaparsınız. Benim maaşım altmış lira. Kadın sevinip gitti. Hocaya "fala bakmak caiz midir" diye sordular. Hoca "Susun. Benim fala ihtiyacım yok, ne yapsın fukara? Onun paraya ihtiyacı var" dedi.

Kim onun rahlesine oturmuşsa anlayarak ders okumuştur. Çünkü hoca tefsir dersi okuturken Kadı Beyzavi ve onun şerhlerine bakmadan okutmaz. O kadar ilmi yüksek olduğu halde müfessirler bu ayet etrafında neler söylemişler, tazesi tazesine bakar. Karşınızda hoca olarak ders verir. Anlasanız da veren, anlamasanız da veren türden değildi.

Cesurdu. Altmış ihtilal oldu. Bir paşa İstanbul valisi olarak tayin edildi. Hocaefendiyi o zaman Eminönü'nden aldılar, İstanbul müftüsü yaptılar. Ondan evvel Ömer Nasuhi Efendi bu vazifede idi. Onu da Ankara'ya Diyanet İşleri Başkanı yaptılar. Bu paşa "Türkçe ezan okusanız" dedi. Öyle değince Hocaefendi kalkmış, dönmüş: "Paşa! Makamında kal, bu gibi işlere karışma. Çünkü bu işlerin inceliğini ancak ilim ehli bilir. Caiz olmayan bir şeyi siz bize teklif ederseniz, bir de baskı yapmaya kalkarsanız, hem bizi hem de kendinizi günaha sokarsınız" demiş.

Bir gün İstanbul Müftülüğü'nden beraber çıktık, akşam paydosuydu. Başka yerlerden kütüphaneleri hep Süleymaniye'ye toplamışlar. Hoca bir ara müftü olmadan evvel kütüphane memuruydu, Kitaba çok meraklıydı. "Bir ziyaret edelim" dedi. Gittik, O sırada fotoğraf makinesi omuzunda bir genç bana sokuldu. "Bu İstanbul müftüsü değil mi?" dedi, "evet" dedim. "Fotoğrafını alabilir miyim, müsaade eder mi" dedi. "Soralım" dedim. "Hocaefendi bu genç, fotoğrafını çekebilir miyim diye soruyor" dedim. Beni duymamış gibi "gidelim" dedi. Ziyaretten vazgeçti, geri döndük. Gence işaret ettim. Yolda "oğlum, bu fotoğrafı kendi çeker, altına yazıyı kendi yazar. Ne yazacağını ne bilelim" dedi. Böyle ihtiyatlı davranırdı.

Seyyid Şefik Arvasi Efendi

Seyyid Sefik Efendi dört mezhebin âlimiydi. Seyyidlerdendi. Ayrıca muhaddisti. Hz. Hasan sülalesindendi. Türkçeyi de iyi bilir, Arapçayı da iyi bilirdi. Çok cemiyetliydi. Türkçesi Kürt şivesiyledi. "Agar böyle agar şöyle" diye konuşurdu. Gerek ayeti kerimeyle gerek hadis-i şerif'te hep böyle konuşurdu. Tam karşılığını bulmadan mana vermez ve de karşılığını bulurdu. Hiç korkmayın mana doğru olurdu.

Görünüşte Türkçe zayıf, fakat kudrette Türkçesi latifti. Seyyid Şefik Efendi'den biz usul-u fıkıh okuduk. Füruu fıkıhta da takip ettiğimiz kitap oldu. Hem usulu fıkıh, hem de furu fıkıh olmak üzere kendisinden istifade ettik.

Bir ara ben Farsçayı merak ettim. Sadi Şirazi'nin Gülistan'ını bize okutmaya başladı. Farsça'nın sarfını nahvini de okumadık.

'Minned Hudayı ra ve acze cel kita ateş mucibu kurbetest ve şükrü enderest'

Gülistanı'nın girişindeki şükür ifadesidir. Çok hoş bir lisan. Oradan böyle istifade ettik hocadan.

Aynı zamanda altı ay Sultanahmet'te vazifem devam ederken, Hocaefendi oranın başimamıydı. Biz orada hem talebesiydik, hem de ikinci imamlık vazifesi yapıyorduk. Bu şekilde mesaimiz oldu.

Bana "Sultanahmet'de devamlı kal" diye teklif etti. "Hocam, cami çok büyük, benim yaşım çok genç. Bende sakal da yok. Sese gelince Sultanahmed'i inletecek ses de yok. Gençliğimizden buraya yakışmıyoruz, diğer yandan sesim bu camiye göre değil. Müsaadenizle Yerebatan Cami bize uygundur, izin verirseniz döneyim" dedim. Gönenli Hocaefendi de vazifeyi bizden devir aldı. Çünkü Sadettin Kaynak orada vazifeliydi. O vefat edince, ben onun yerine başladım. Gönenli Hocamız talip oldu, asaleten imam oldu. Bizim de vekâleten olan vazifemiz bitti. Gönenli Hocaefendi'ye sarığımızı cübbemizi teslim ettik. Ve sonra Yerebatan Camiine döndük.

Seyyid Şefik Hocaefendi şaka yapmayı severdi, hoş sohbet idi. Hocaların hepsine hürmet gösterirdi. En ufak bir kaba söz veya hareketi onda göremezdiniz. Yani sizin şu veya bu davranışınızdan rahatsız olabilir, canı sıkılabilir, ama onu anlayamazdınız. Çünkü üstünde durmazdı.

Son zamanlarında doktor olan oğlu bir trafik kazasında vefat etti. Hocaya üzülür diye haber vermediler, çünkü son zamanlarında oldukça rahatsızdı. Doktorun kız kardeşi geliyor, hizmetini yapıyor, işini görüyor, tabi oğlan gelemiyor. Ara sıra yoklardım, ihtiyacı olabilir, bir şeyler almak gerekebilir diye. Gidince 'Enver Efendi, kız evladı daha hakikatliymiş" derdi. Bunu niye söylüyor, oğlan gelmiyor ya, tabi vefat ettiğini bilmiyor.

-Hocam Bediüzzaman hazretlerini gördünüz mü?

-Bediüzzaman, Allah gani gani rahmet eylesin, şefaatlerine nail eylesin, ben onu karşı karşıya göremedim. Bekir Berk ile yakından tanıştım. Ali İhsan Yurt ile de yakından görüştük. O yolda talebe olanlardan bazıları bunlar. Ve daha tanıştıklarım, görüştüklerim var. Fakat Bediüzzaman merhumu görmek kısmet olmadı.

Ancak Seyyid Şefik Efendi bir ara Bediüzzaman'dan ders okumuş, onun hocası, bu arada da bizim derste dedemiz oluyor. Seyyid Şefik Efendi aslında Bediüzzaman gibi fevkalade yetişmiş. Ne diyeceğini, ne yapacağını vazifesini iyi bilirdi.

Seyyid Şefik Efendi Bediüzzaman hakkında hatıra anlatır mıydı?

O zaman merhum Bediüzzaman hazretleri bir ara kaybolmuş, sonra ortaya çıkmış. Sırtında pösteki varmış. "Neredeydin" demişler. "Bilmiyorum. Götürdüler bir şey verdiler, "bu ilimdir" dediler demiş. Seyyid Şefik Efendi böyle bir şey anlatmıştı. Gayretli olduğundan bahseder, "iyi bir âlim" derdi.

Ömer Nasuhi Bilmen

Onun huzurunda iki kere sınava girdim; biri imam hatiplik sınavı, biri vaizlik imtihanı. O imtihanlar onun emrinde oldu. Ve onun emrinde o iki vazifeyi almış olduk. Ömer Nasuhi Efendi'nin dairesinin kapısından girdiğiniz zaman üst başı ile, görünüşü ile, her şeyi ile bir müftünün oturduğunu görürdünüz.

Evine giderken, evinden gelirken başında fötr şapka vardı. Niye var? Çünkü memurlar şapka giyecek ve gözler de herkesten önce böyle hocalardaydı. İsyan ediyorlar mı, yoksa giyiyorlar mı?

Onlar arkadaşlarının asıldığını gördüler. Ondan dolayı çekingen halleri vardı. Ve kapıdan girer girmez ilk işi fötrü çıkarmaktı. Hocaefendi makamında takke giyer ve bazı beğenmeyecek kişiler geldiğinde çıkarıp cebine koyardı.

Rastgele fetva vermezdi. Makamında otururken, farz ediniz şuraya bir zat geldi. Bir mesele-i diniye sordu. Zile basar, yardımcısı var. Bir ara yardımcısı Ali Yekta Efendi idi. Emin Saraç Hocaefendi'nin kayınpederi. O da dersiamdandı. Bir de Ali Fikri Yavuz vardı, o da yardımcısıydı. Hülasa, zile basınca yardımcısı hoca gelir, Hocaefendi "bu kardeş şöyle bir sual sordu, kitaptan bakın, yerini bulun, fukaha, ulema ne cevap veriyor" derdi. O da hoca olduğu için mesele nerde olur biliyor. Açar, bakar kitaba 'kardeş, ulema sizin sualinize şu yolda cevap veriyor' derdi.

-Devam Edecek-

Fotoğraflar

1-Enver Baytan Hocaefendi

2-Gönenli Mehmed Efendi

3-Bekir Hâki Yener Efendi

4-Seyyid Şefik Efendi

5-Ömer Nasuhi Efendi

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Rıdvan Özel, 2012-08-20 15:08:17

Hocamızın ağzına sağlık ne güzelde anlatmış herşeyi bilmediğim bir çok şeyi öğrenmiş bulunuyorum sayesinde. kendisi benim akrabam olur. benim anneannemin amca oğludur. doğduğu ömerler köyüne sürekli giderim. inşAllah bir gün kendisiyle beraber orda bulunmak nasib olur.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

HATIRALARDA KIRKINCI HOCAMIZ

HATIRALARDA KIRKINCI HOCAMIZ

MEHMED FEYZİ EFENDİ VE MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ Mehmed Kırkıncı Hocaefendi

FEHMİ TÜRKMEN HOCAEFENDİ’NİN HATIRALARI-3

FEHMİ TÜRKMEN HOCAEFENDİ’NİN HATIRALARI-3

-Hocam, Allah razı olsun, biraz da izninizle bazı zevat hakkında kanaatlerinizi sormak istiyorum.

FEHMİ TÜRKMEN HOCAEFENDİ’NİN HATIRALARI-2

FEHMİ TÜRKMEN HOCAEFENDİ’NİN HATIRALARI-2

-Tahsili bitirdikten sonra ne yaptınız? Askere gittim. 1969’da terhis oldum. Birkaç ay babam

FEHMİ TÜRKMEN HOCAEFENDİ’NİN HATIRALARI-1

FEHMİ TÜRKMEN HOCAEFENDİ’NİN HATIRALARI-1

Kıymetli Ziyaretçilerimiz, Şark medreselerinde yetişmiş çok değerli bir hocamızın daha hat

İSMAİL HAKKI ZEYREK HOCAEFENDİ’DEN HATIRALAR-8

İSMAİL HAKKI ZEYREK HOCAEFENDİ’DEN HATIRALAR-8

SON ZİYARET En son, vefatından kırk gün önce ziyaret ettim..O sıralar Üstad, Ankara İstanbu

İSMAİL HAKKI ZEYREK HOCAEFENDİ’DEN HATIRALAR-7

İSMAİL HAKKI ZEYREK HOCAEFENDİ’DEN HATIRALAR-7

EZHER’E GİTMEK İSTEYİŞİM O sıralar İslam enstitüleri daha yoktu. Onun için Hasan Hüsnü

HAFIZIN SAZI KIRMASI

HAFIZIN SAZI KIRMASI

Cumhuriyetin ilk yılları maalesef birçok Hafız, Kur’an okumayı bırakıp Gazelhan olmuşlar,

ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ VE HALK PARTİSİ’NİN KODAMANLARI

ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ VE HALK PARTİSİ’NİN KODAMANLARI

Esad Efendi son devrin büyüklerinden, Bediüzzaman’ın tabiriyle “evliya-yı azimeden” bir z

BİR GAZİNİN SEFERBERLİK HATIRATI-7

BİR GAZİNİN SEFERBERLİK HATIRATI-7

Son Çatışmaya Doğru 23 Nisan 1338 (1922) Misakı Milli (TBMM kuruluşu) Bayramının ikinci sen

BİR GAZİNİN SEFERBERLİK HATIRATI-6

BİR GAZİNİN SEFERBERLİK HATIRATI-6

Ramazan Bayramı 7 Haziran 1337 (1921) gününe tesadüf eden Ramazan bayramı münasebetiyle yorgu

BİR GAZİNİN SEFERBERLİK HATIRATI-5

BİR GAZİNİN SEFERBERLİK HATIRATI-5

Fransızlarla Savaş Düşmanın Akçakoyun İstasyonu’ndan Ayıntep’e nakliyat yaptıran seyya

Gökleri ve yeri yerli yerince yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak O'nadır.

et-Teğabün: 3

GÜNÜN HADİSİ

İki kelime vardır ki, Rahman'a sevimli, dilde hafif ve mizanda ağır gelir. Bunlar; "Sûbhanellahi ve bihamdihi, Sûbhanellahil-azim=Yüce Allah'ı hamd ile tesbih ederim, Yüce Allah'ı tenzih ederim." kelimeleridir.

Buhari Tecrid-i Sarih, 2189

TARİHTE BU HAFTA

*Kanije müdafaası(18 Kasım 1601) *Hz.Fatıma'nın(r.anha) Vefatı(22 Kasım 632) *İstanbul'un Müttefikler Tarafından İşgali(23 Kasım 1918) *Alparslan'ın Şehadeti(24 Kasım 1072) *Öğretmenler Günü(24 Kasım)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI