Cevaplar.Org casino maxi

PROF. DR. ŞENER DİLEK HOCAMIZLA NUR’UN TEDRİS RAHLESİNDE-5

- “Risale-i Nur’a bir keramet-i İlmiye diyebilir miyiz?” Evet, Risale-i Nur, Kur’an’ın i’caz-ı manevîsiyle ilim içinde daha kısa, daha rasih ve daha hakikattar bir velayet yolunu açmış, müntesiplerine göst


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2010-01-22 03:00:33

- “Risale-i Nur’a bir keramet-i İlmiye diyebilir miyiz?”

Evet, Risale-i Nur, Kur’an’ın i’caz-ı manevîsiyle ilim içinde daha kısa, daha rasih ve daha hakikattar bir velayet yolunu açmış, müntesiplerine göstermiştir. Osmanlı tedris usûlünde on, belki on beş sene alet ilimlerinin tedrisinden sonra çıkılabilen alî ilimlere ve esasat-ı imaniyeye; Risale-i Nur ehil olanları birkaç hafta içinde çıkarmaktadır.

Bakın! Bu mazhariyet Kastamonu Lahikası’nda şöyle ifade edilmiştir: “Eski zamandan beri ekser yerlerde medrese taifesi, tekyeler taifesine serfüru' etmiş; yani inkıyad gösterip onlara velayet semereleri için müracaat etmişler. Onların dükkânlarında ezvak-ı imaniyeyi ve envâr-ı hakikatı aramışlar. Hattâ medresenin büyük bir âlimi, tekyenin küçük bir veli şeyhinin elini öper, tâbi' olurdu. O âb-ı hayat çeşmesini tekyede aramışlar. Halbuki medrese içinde daha kısa bir yol hakikatın envârına gittiğini ve ulûm-u imaniyede daha sâfi ve daha hâlis bir âb-ı hayat çeşmesi bulunduğunu ve amel ve ubudiyet ve tarîkattan daha yüksek ve daha tatlı ve daha kuvvetli bir tarîk-ı velayet; ilimde, hakaik-i imaniyede ve Ehl-i Sünnet'in ilm-i Kelâmında bulunmasını, Risale-i Nur Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın mu'cize-i maneviyesiyle açmış göstermiş, meydandadır.”

Evet, daha kısa, daha safî, daha hâlis, daha yüksek, daha tatlı ve daha kuvvetli bir tarîk-i velayet, ilimdedir, hakaiki-i imaniyededir. Bu nimet-i İlahiye’yi bu asırda Risale-i Nur açmış, gözlere göstermiştir.

BEŞİNCİ NOKTA: Bir meslek ve meşrebin iktidar ve müessiriyetinin, güç ve dirayetinin çok önemli bir göstergesi; o mesleği omuzlayan şahısların tam tesanüd ve ittifakla sergiledikleri fedakarlıklar ve teşkil ettikleri şahs-ı manevîdir..

Evet, bir şahs-ı manevîye merbutiyet, bir şahs-ı manevînin şemsiyesi altında toplanmak, cüzî istidadları külliyete kalbeder.. damlalar derya olur.. hamiyetler taşar..

Fertler, istidad ve kabiliyeti ölçüsünde şahs-ı manevîye kuvvet verir ve ondan kuvvet alırlar. Başarılar, şahs-ı manevîye mâl edilir, umuma dağıtılır. Enaniyet başını kaldıramaz. Meşveretin kuvveti, paylaşımın zevki, hizmetin ciddiyeti; ruhları ateşler, hamiyetleri tutuşturur; tebliğ ruhu, temsil sırrı inkişaf eder. Eğer, istidadlar o şahs-ı manevînin potasında erimezse, yapılacak hizmetler ve sergilenecek faaliyetler çoğu zaman kopuk ve düzensiz, cılız ve yetersiz olur.

Bu noktaları dikkate alarak Risale-i Nur hizmetine baktığımızda; Risale-i Nur’un bir şahs-ı manevî oluşturduğunu; bu şahs-ı manevînin bütün dünyaya kollarını açan bir mektep, bir dar-ül fünûn hükmünde küllî hizmetleri icra ettiğini görürüz.

Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinin şemsiyesi altında, fedakarane hizmete koşan, imana hizmeti gaye-yi hayat bilen yüzlerce, binlerce müntesipleri var.. Onlar, hasbi bir ordu.. O ordunun leventleri dünyanın her tarafında.. Onlar, hayatlarını ve vakitlerini hizmete tahsis eden fedakarlar, hakiki ve hakikattar şakirtler.. Onlar “hizmetkarlık kisvesi” ile hizmete koşuyorlar, iman hakikatlerini muhtaçlara ulaştırmak için gece gündüz çalışıyorlar.

Evet, Risale-i Nur, bu asırda cilve-i ism-i Hâdî’ye mazhar olmuş.. Bütün dünyada her gün yüzlerce, belki binlerce insan bu hizmetin vesilesi ile hidayetle nasipleniyor, imanını tazeliyor, maneviyatını tahkim ediyor. Bu oluşum, manevî bir tezgah… Manevî bir kışla… Nurlu bir mektep… Bulundukları mekanlar hem bir mescid, hem bir dergâh, hem de bir medrese hükmünde… İbadet zamanlarında o mekan bir mescid… Tesbihat, dua ve münacatlarda bir nevi dergah… Hakikat-i imaniyenin talim ve tedrisinde bir medrese.. bir mütalaa ve müzakere salonu…

Bu mektepte dünyevî ve siyasî bir gaye yok; maddî ve manevî bir makam yok.. Fisebilillah tebliğ var; imanın güzelliğini hayatında teşhir ve temsil var.. İslam’ın derdi ile dertlenmek, aşk-ı İslamiyet ile yanmak ve tutuşmak var.. Bu mektepte tebliğ sorumluluğu var, hizmeti omzuna almak ve sorumluluğunun bilinci içinde hizmete koşmak var.. Ve bir ömür boyu, iman esaslarının dellallığı var..

- “Bu dellallığın çerçevesi çizilmiş mi? Görev ve sorumlulukları belirlenmiş mi?”

Evet, bu dellallığın çerçevesi bizzat Üstad tarafından çizilmiş, vasıf ve nitelikleri belirlenmiş. Hz. Üstad kendisini ziyarete gelenleri, maddî ve manevî kemalat ve makamat cihetiyle değil, doğrudan doğruya dellallık kisvesiyle kabul etmiş.. Hizmetle alakadar olanları derecelerine göre üç tarzda tavsif etmiş, vasıf ve özelliklerini beyan etmiş, niteliklerini belirtmiş. Bu üç tarz dost, kardeş ve talebe olarak ifade edilmiş..

Bakın, bu çerçeve ve sorumluluk bilinci, bu hizmet yükümlülüğü nasıl beyan edilmiş: “[Ziyaretçilere ait bazı dostlar tarafından ihtar ile, bir düstur izah edilmek istenilmiştir. Onun için yazılmıştır.]

Malûm olsun ki: Bizi ziyaret eden, ya hayat-ı dünyeviye cihetinde gelir; o kapı kapalıdır. Veya hayat-ı uhreviye cihetinde gelir. O cihette iki kapı var: Ya şahsımı mübarek ve makam sahibi zannedip gelir. O kapı dahi kapalıdır. Çünkü ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenab-ı Hakk'a çok şükür, beni kendime beğendirmemiş. İkinci cihet, sırf Kur'an-ı Hakîm'in dellâlı olduğum cihetledir. Bu kapıdan girenleri, alerre'si vel'ayn kabul ediyorum. Onlar da üç tarzda olur: Ya dost olur, ya kardeş olur, ya talebe olur.

Dostun hassası ve şartı budur ki: Kat'iyyen, Sözler'e ve envâr-ı Kur'aniyeye dair olan hizmetimize ciddî tarafdar olsun; ve haksızlığa ve bid'alara ve dalalete kalben tarafdar olmasın, kendine de istifadeye çalışsın

Kardeşin hassası ve şartı şudur ki: Hakikî olarak Sözler'in neşrine ciddî çalışmakla beraber, beş farz namazını eda etmek, yedi kebairi işlememektir.

Talebeliğin hâssası ve şartı şudur ki: Sözler'i kendi malı ve te'lifi gibi hissedip sahib çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini, onun neşir ve hizmeti bilsin.

İşte şu üç tabaka benim üç şahsiyetimle alâkadardır. Dost, benim şahsî ve zâtî şahsiyetimle münasebetdar olur. Kardeş, abdiyetim ve ubudiyet noktasındaki şahsiyetimle alâkadar olur. Talebe ise, Kur'an-ı Hakîm'in dellâlı cihetinde ve hocalık vazifesindeki şahsiyetimle münasebetdardır.

Şu görüşmenin de üç meyvesi var:

Birincisi: Dellâllık itibariyle mücevherat-ı Kur'aniyeyi benden veya Sözler'den ders almak. Velev bir ders de olsa.

İkincisi: İbadet itibariyle uhrevî kazancıma hissedar olur.

Üçüncüsü: Beraber dergâh-ı İlahiyeye müteveccih olup rabt-ı kalb ederek, Kur'an-ı Hakîm'in hizmetinde el-ele verip, tevfik ve hidayet istemek.

Eğer talebe ise; her sabah mütemadiyen ismiyle, bazan hayaliyle dahi yanımda hazır olur, hissedar olur.

Eğer kardeş ise, birkaç defa hususî ismiyle ve suretiyle dua ve kazancımda hazır olup hissedar olur. Sonra umum ihvanlar içinde dâhil olup, rahmet-i İlahiyeye teslim ediyorum ki, dua vaktinde "ihvetî ve ihvanî" dediğim vakit onlar içinde bulunur. Ben bilmezsem, rahmet-i İlahiye onları biliyor ve görüyor.

Eğer dost ise ve feraizi kılar ve kebairi terkederse, umumiyet-i ihvan itibariyle duamda dâhildir. Bu üç tabaka dahi, beni manevî dua ve kazançlarında dâhil etmek şarttır.”

İşte, birbiri içinde üç sorumluluk dairesi: Dost, kardeş, talebe… Bunların da birbiri içinde tabakaları var.. Bütün tabakaların şahs-ı manevî içinde bir payı, bir ayinedarlığı var..

YEDİNCİ NOKTA: Bu asırda nefsin yalpasından daha dehşetli bir yalpa, nefsanî arzuların taslitinden daha korkunç bir tahrip, yıkım ve ihanet küfrü mutlaktan, anarşiden ve mülhitlikten gelmektedir.

İslam’a tecavüz ve taarruz, ihanet ve hıyanet, sinsi ve şuurlu bir biçimde gençliğe ya uyutucu hevesat içinde takdim edilmekte, ya ilim kâsesi içinde içirilmekte, ya da felsefî düşünceler buketinde sunulmaktadır.

Evet, nefsin yalpası insanı hata ve kusurların içine yuvarlayabilir; istikameti kırıp, ifrat ve tefrit cehennemine insanı düşürebilir. Ama anarşizm, küfr-ü mutlak ve ateizmin karanlık ve kirli elleri genç kuşakları darmadağın etmekte, imanları sarsıp, itikatları uçurmaktadır. Fıtratları çürüten, ebedi hayatı bombardıman eden; kalbe, imana ve itikada yönelik, ihanet ve senaryolar; küfür üreten tezgâhlar, derin ve karanlık odakların sergilediği tuzak ve ihanetler, nefsin yalpasından belki bin derece daha dehşetli, daha korkunç ve daha tahripkârdır. Bu dehşetli tahrip, bilgisayarlara musallat olan virüsler misali itikat sistemini çökertmektedir.

Ateizmden, materyalist felsefe ve zındık fikirlerden kaynaklanan dehşetli yıkım ve tahribatlara karşı, manevî bir sedd-i Kur’anî oluşturmak ve o nuranî rasih sed ile ehl-i imanı muhafaza etmeye çalışmak, tebliğ adına zaruri olduğu gibi; akıl, hikmet ve müdebbiriyet adına da lazım ve elzemdir.

İşte, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu sorumluluğu, bütün hayatı boyunca tam omuzuna almış, âlem-i İslam’ın yaralarına, derd ve sıkıntılarına cevap verebilecek bir iman seti hazırlamış; Risale-i Nur Külliyatı’nı umum insanlığın, hususan ihtiyacını hissedenlerin nazarlarına sunmuştur.

Evet, Risale-i Nur, küfr-ü mutlakın ihanet ve karanlığına, batıdan gelen felsefî rüzgarların ve habis fikirlerin taslitine, sefahatin yakıcı ateşine ve cehaletin karanlığına karşı, iman hakikatlerini Güneş gibi göstermiş, şek ve şüpheleri izale etmiştir. Emirdağ Lahikası’nda bu husus şöyle beyan edilmiştir:

Size kat'iyyen ve çok emarelerle ve kat'î kanaatimle beyan ediyorum ki; gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükûmet, âlem-i İslâm'a ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak; mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini, mefahir-i tarihiyesini onun ibrazıyla gösterecektir.”

Evet, bin seneden beri İslamî ve imanî hakikatleri tahrip etmeye çalışan, erkan-ı imaniyeyi sarsan, kalb-i külliyi ve vicdan-ı umumiyi bozan ve dehşetli yaralayan fikir, düşünce ve faaliyetlere karşı, Risale-i Nur, Kur’an’ın icazı ile hakikat-i imaniyeyi gözlere Güneş gibi göstermiştir.

Risale-i Nur mesleğinin önemini vurgulayan şu metin, bu mazhariyeti şöyle dile getirmektedir: “Bugünlerde, manevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülâsasını beyan edeyim:

Biri dedi: Risale-i Nur'un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî techizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?

Ona cevaben dediler:

"Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan, dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun bâhusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeairler kırılması ile bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'an'ın i'cazıyla ve geniş yaralarını Kur'anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hasiyetinde mücerreb ilâçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır." diyerek uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum.”

SEKİZİNCİ NOKTA: Yanlış yollara sapmamak, çıkmaz sokaklara girmemek, ifrat ve tefrit bataklığına saplanmamak için Risale-i Nur, elimize çok kıymetli ölçüler, mihenkler vermiş, istikamet caddesinin nurlu ve hakikattar yolunu akl-ı selime göstermiştir. Mesela, Risale-i Nur’da üstad ve mürşid, manevî rehber ve pişdarlarla ilgili çok önemli tespitler yapılmış, çok ince ve çok dakik mizanlar dikkatlere sunulmuştur. İstikamet çizgisinde itidal ile yürümek isteyenler, hikmete mutabık adım atmak isteyenler bu düsturlara dikkat etmek zorundadır.

İşte, o ölçü ve mihenklerden birkaçı:

“Nasıl ki bir cemaatin malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaate ait vakıfları bir adam zabtetse zulmeder. Öyle de: Cemaatin sa'yleriyle hasıl olan bir neticeyi veya cemaatın haseneleriyle terettüb eden bir şerefi, bir fazileti, o cemaatın reisine veya üstadına vermek; hem cemaata, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünki enaniyeti okşar, gurura sevkeder. Kendini kapıcı iken, padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir nevi şirk-i hafîye yol açar.

Evet bir kal'ayı fetheden bir taburun ganîmetini ve muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba telakki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma'kes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ: Hararet ve ziya, sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Senden Güneş'e karşı minnetdar olmaya bedel, âyineyi masdar telakki edip, Güneş'i unutup, ona minnetdar olmak, divaneliktir. Evet âyine muhafaza edilmeli, çünki mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir. Cenab-ı Hak'tan gelen feyze ma'kes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.

Hattâ bazı olur ki, masdar telakki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlasıyla ve kuvvet-i irtibatıyla ve ona hasr-ı nazar ile o mürid başka yolda aldığı füyuzatı, üstadının mir'at-ı ruhundan gelmiş görüyor. Nasılki bazı adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem-i misale karşı hayalinde bir pencere açılır. O âyinede çok garaibi müşahede eder. Halbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla âyinenin haricinde hayaline bir pencere açılmış görüyor. Onun içindir ki, bazan nâkıs bir şeyhin hâlis müridi, şeyhinden daha ziyade kâmil olabilir ve döner şeyhini irşad eder ve şeyhinin şeyhi olur.”

"Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez." Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Herbirisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre "Güneş'in bir aksi bende vardır" der. Fakat "Ben de deniz gibi bir âyineyim" diyemez. Öyle de: Esma-i İlahiyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamat-ı evliyada öyle meratib var. Esma-i İlahiyenin herbirisinin bir güneş gibi kalbden Arş'a kadar cilveleri var. Kalb de bir Arş'tır, fakat "Ben de Arş gibiyim" diyemez. İşte ubudiyetin esası olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı uluhiyete karşı secde etmeye bedel, naz ve fahr suretinde gidenler; zerrecik kalbini Arş'a müsavi tutar. Katre gibi makamını, deniz gibi evliyanın makamatıyla iltibas eder. Kendini o büyük makamata yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için tasannuata, tekellüfata, manasız hodfüruşluğa ve birçok müşkilâta düşer.”

Mübalağa ihtilâlcidir. Şöyle ki: Beşerin seciyelerindendir, telezzüz ettiği şeyde meyl-üt tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meyl-ül mücazefe ve hikâye ettiği şeyde meyl-ül mübalağa ile, hayali hakikata karıştırmaktır. Bu seciye-i seyyie ile iyilik etmek, fenalık etmek demektir. Bilmediği halde tezyidinden noksan, ıslahından fesad, medhinden zemm, tahsininden kubh tevellüd eder.”

Her muhibb-i dine ve âşık-ı hakikata lâzımdır: Herşeyin kıymetine kanaat etmek ve mücazefe ve tecavüz etmemektir. Zira mücazefe kudrete iftiradır.”

“Meslek-i velayet çok kolay olmakla beraber çok müşkilâtlıdır, çok kısa olmakla beraber çok uzundur, çok kıymetdar olmakla beraber çok hatarlıdır, çok geniş olmakla beraber çok dardır. İşte bu sırlar içindir ki; o yolda sülûk edenler bazan boğulur, bazan zararlı düşer, bazan döner başkalarını yoldan çıkarır.

Ezcümle: Tarîkatta "seyr-i enfüsî" ve "seyr-i âfâkî" tabirleri altında iki meşreb var. Birinci meşreb, enfüsî meşrebidir; nefisten başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enaniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikatı bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nuranî görür. Çabuk o seyri bitirir. Enfüsî dairesinde gördüğü hakikatı, büyük bir mikyasta onda da görür. Turuk-u hafiyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da en mühim esası; enaniyeti kırmak, hevayı terketmek, nefsi öldürmektir.

İkinci meşreb; âfâktan başlar, o daire-i kübranın mezahirinde cilve-i esma ve sıfâtı seyredip, sonra daire-i enfüsiyeye girer. Küçük bir mikyasta, daire-i kalbinde o envârı müşahede edip, onda en yakın yolu açar. Kalb, âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.

İşte birinci meşrebde sülûk eden insanlar nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevayı terkedip enaniyeti kırmazsa; şükür makamından, fahr makamına düşer.. fahrden gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabdan gelen bir nevi sekir beraber bulunsa, "şatahat" namıyla haddinden çok fazla davalar ondan sudûr eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebeb olur. Meselâ: Nasılki bir mülazım, kendinde bulunan kumandanlık zevkiyle ve neş'esiyle gururlansa, kendini bir müşir zanneder. Küçücük dairesini, o küllî daire ile iltibas eder. Ve bir küçük âyinede görünen bir Güneşi, denizin yüzünde haşmetiyle cilvesi görünen Güneşle bir cihet-i müşabehetle iltibasa sebeb olur; öyle de: Çok ehl-i velayet var ki; bir sineğin bir tavus kuşuna nisbeti gibi, kendinden o derece büyük olanlardan kendini büyük görür ve öyle de müşahede ediyor, kendini haklı buluyor.

Hattâ ben gördüm ki: Yalnız kalbi intibaha gelmiş uzaktan uzağa velayetin sırrını kendinde hissetmiş, kendini kutb-u a'zam telakki edip o tavrı takınıyordu. Ben dedim: "Kardeşim! Nasılki kanun-u saltanatın, sadrazam dairesinden tâ nahiye müdürü dairesine kadar bir tarzda cüz'î-küllî cilveleri var; öyle de velayetin ve kutbiyetin dahi, öyle muhtelif daire ve cilveleri var. Herbir makamın çok zılleri ve gölgeleri var. Sen, sadrazam-misal kutbiyetin a'zam cilvesini, bir müdür dairesi hükmünde olan kendi dairende o cilveyi görmüşsün, aldanmışsın. Gördüğün doğrudur, fakat hükmün yanlıştır. Bir sineğe bir kap su, bir küçük denizdir." O zât şu cevabımdan inşâallah ayıldı ve o vartadan kurtuldu.

Hem ben müteaddid insanları gördüm ki, bir nevi Mehdi kendilerini biliyorlardı ve "Mehdi olacağım" diyorlardı. Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar. Gördüklerini, hakikat zannediyorlar. Esma-i İlahînin nasılki tecelliyatı, Arş-ı A'zam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmaya mazhariyet de, o nisbette tefavüt eder. Öyle de mazhariyet-i esmadan ibaret olan meratib-i velayet dahi öyle mütefavittir. Şu iltibasın en mühim sebebi şudur:

Makamat-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdi vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve kutb-u a'zama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır'ın bir münasebet-i hâssası olduğu gibi, bazı meşahirle münasebetdar bazı makamat var. Hattâ o makamlara "Makam-ı Hızır", "Makam-ı Üveys", "Makam-ı Mehdiyet" tabir edilir.

“İşte bu sırra binaen, o makama ve o makamın cüz'î bir nümunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla has münasebetdar meşhur zâtlar zannediyorlar. Kendini Hızır telakki eder veya Mehdi itikad eder veya kutb-u a'zam tahayyül eder. Eğer hubb-u câha talib enaniyeti yoksa, o halde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla davaları, şatahat sayılır. Onunla belki mes'ul olmaz. Eğer enaniyeti perde ardında hubb-u câha müteveccih ise; o zât enaniyete mağlub olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahrden git gide gurura sukut eder. Ya divanelik derecesine sukut eder veyahut tarîk-ı haktan sapar. Çünki büyük evliyayı, kendi gibi telakki eder, haklarındaki hüsn-ü zannı kırılır. Zira nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi kendi kusurunu derkeder. O büyükleri de kendine kıyas edip, kusurlu tevehhüm eder. Hattâ enbiyalar hakkında da hürmeti noksanlaşır.

İşte bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde tutmak ve Usûl-üd Din ülemasının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek gerektir. Ve daima nefsini ittiham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin eline vermemektir.

Bu meşrebdeki şatahat, hubb-u nefisten neş'et ediyor. Çünki muhabbet gözü, kusuru görmez. Nefsine muhabbeti için, o kusurlu ve liyakatsız bir cam parçası gibi nefsini, bir pırlanta, bir elmas zanneder. Bu nevi içindeki en tehlikeli bir hata şudur ki; kalbine ilhamî bir tarzda gelen cüz'î manaları "Kelâmullah" tahayyül edip, âyet tabir etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe-i ulya-yı akdesine bir hürmetsizlik gelir.

Evet bal arısının ve hayvanatın ilhamatından tut, tâ avam-ı nâsın ve havass-ı beşeriyenin ilhamatına kadar ve avam-ı melaikenin ilhamatından, tâ havass-ı kerrûbiyyunun ilhamatına kadar bütün ilhamat, bir nevi kelimat-ı Rabbaniyedir. Fakat mazharların ve makamların kabiliyetine göre kelâm-ı Rabbanî; yetmiş bin perdede telemmu' eden ayrı ayrı cilve-i hitab-ı Rabbanîdir.

Amma vahiy ve kelâmullahın ism-i hassı ve onun en bahir misal-i müşahhası olan Kur'anın necimlerine ism-i has olan "âyet" namı öyle ilhamata verilmesi, hata-yı mahzdır. Onikinci ve Yirmibeşinci ve Otuzbirinci Sözlerde beyan ve isbat edildiği gibi, elimizdeki boyalı âyinede görünen küçük ve sönük ve perdeli Güneşin misali, semadaki Güneşe ne nisbeti varsa; öyle de o müddeilerin kalbindeki ilham dahi, doğrudan doğruya kelâm-ı İlahî olan Kur'an Güneşinin âyetlerine nisbeti, o derecededir. Evet herbir âyinede görünen güneşin misalleri, güneşindir ve onunla münasebetdardır denilse, haktır; fakat o Güneşçiklerin âyinesine Küre-i Arz takılmaz ve onun cazibesiyle bağlanmaz!”

 DOKUZUNCU NOKTA: “Vücud rüsûh peyda ettikçe kuvvet ziyadeleşir.” sırrı, tebliğ sorumluluğu ve irşad dirayeti noktasından dikkate alınması gereken çok önemli bir meseledir.

Her şeyde rusûhiyet aranır. Pamuk ipliği; kavî, rasih ve sağlam değildir; az bir tazyikle kopar. Ama aynı kalınlıktaki bir çelik ip, ondan belki bin derece daha kavî, daha metin ve daha sağlamdır.

İrşad yolunda da rusûhiyet aranmalıdır. İmanı, takvası, istikameti, ubudiyeti, sadakat ve sebatı daha rasih, daha kavî ve daha sağlam olanlar; daha fazla yük taşır, daha büyük hizmetleri omzuna alır, meşakkat ve sıkıntılara daha fazla dayanabilir, daha güçlü bir metanet gösterebilirler.

Bu asrın mizacı noktasından bakıldığında, ehl-i dalalet komitecilik, dernekçilik, particilik, kavmiyetçilik perdesi altında bir şahs-ı manevî teşkil ederek çok dessas ve sinsi planları ile kalb-i küllî ve vicdan-ı umumîyi ifsat etmeye çalışmaktadır. Bu dehşetli tahribata karşı, ferdî mukavemet çok cılız kalır. Hatta o fert deha derecesinde bile olsa, o dehşetli tahribatı durduramaz. Çünkü, o tahribata karşı, binlerce el, binlerce dil, binlerce kalem, binlerce lisan, binlerce istidad, binlerce mekan, binlerce imkan lazımdır. Böyle bir donanım, böyle bir teçhizat, böyle bir güç, böyle bir imkân bu asırda bir fertte bulunamaz. Bu asırdaki dehşetli tahribat ve ihanetlere karşı bu görev ve yükümlülüğü ancak ve ancak metin, rasih, sağlam bir şahs-ı manevî deruhte edebilir. İşte bu sırdan dolayı, Hz. Üstad kendisini manevi makam ve rütbelerden azlederek, görev ve sorumluluğu Risale-i Nur’un şahs-ı maneviyesine tevdî etmiştir. Bu tevdîde azim sır ve hikmetler vardır.

- “Mesela, ne gibi sır ve hikmetler?”

Bu sır ve hikmetleri kısaca şöyle hulasa edebiliriz:

Birincisi, bu asrın mizacı, şahıs eksenli hizmet ve irşad faaliyetlerinden ziyade, metin, sağlam ve rasih bir şahs-ı manevî hizmeti ile yürümeyi hikmeten iktiza etmektedir. Çünkü tahribat küllîdir. Küllî tahribata karşı ancak küllî bir hizmet mukabele edebilir.

İkincisi, şahıs fanîdir, ölür, irşad görevini sürekli olarak üzerinde taşıyacak dirayet ve vasıflarını kaybedebilir. Hafıza kaybı, ağır hastalıklar gibi..

Üçüncüsü, şahs-ı manevî, daha metin ve daha sağlamdır. Mukavemeti daha sürekli ve daha devamlıdır. Tesirat-ı hariciyeye karşı daha metin ve daha mukavimdir. Şahs-ı manevîde olan güç ve dirayet şahıslarda yoktur. Şahıs, tesir altında kalabilir. Eksik bilgi, yalan haber ve bâtıl telkinlerle bir kısım tuzaklara düşebilir. Yanlış tesbitlerde bulunabilir.

Dördüncüsü, şahs-ı manevî bu asırda bir velî-yi kamil hükmüne geçebilir.

Beşincisi, küllî gayret, yüksek hamiyet, küllî hizmet ancak bir şahs-ı manevînin tahakkuku ile gerçekleşebilir. Manevî bir ordu hükmünde olan şahs-ı manevî, bir hamiyet-i kudsiye ile bir nevi bayrak yarışı şeklinde binlerce, belki yüz binlerce el, dil ve yürek ile hizmet meydanlarına koşabilir; himmetini okyanuslar ötesine uzatabilir. Atını en uzak kıtalara koşturabilir, deryalara sürebilir.

Evet, hem daha rasih ve daha sağlam bir hizmet iklimi oluşturabilmenin, hem de nefsin yalpa ve desiselerinden halas olmanın en keskin yolu, bir şahs-ı manevî tesis etmektir. Ta ki, o şahs-ı manevî, hem görevini hakkıyla ifa etsin, hem de hizmete küllî kuvvet verebilsin.

İşte, bu asırda, bu mazhariyete Risale-i Nur’un şahs-ı maneviyesi tam ve güzel bir ayna olmuştur. Son nefese kadar bu şahs-ı maneviyenin içinde yol kat etmek, onun küllî varidatından istifade etmek, küllî hizmetine kuvvet vermek, o yüksek hamiyet ehline destek olmak ve fiilî gayrette bulunmak; akıl ve hikmetin, müdebbiriyet ve maslahatın bir gereğidir.. Bu nokta da gözlerden uzak tutulmamalıdır.

ONUNCU NOKTA: İslam dünyasının büyük dertleri, sıkıntı ve sancıları var. Yaralar büyük, gedikler dehşetli, sökükler ziyade…

Bugün, yaraları saracak, gedikleri kapatacak, sökükleri dikecek fedailer lazım..

Bugün, çocukların ve genç kuşakların eğitim ve öğretimini yüklenecek hizmet gönüllüleri lazım..

Bugün, o körpe dimağları, iman, güzel ahlak, ibadet, emniyet, doğruluk ve istikamet çizgisinde yetiştirecek muallimler lazım..

Bugün, kendini hizmete adayacak azizler, sıddıklar, halisler, muhlisler lazım…

Evet, bugün rütbe ve makam, kaftan ve paye günü değildir.

Bugün, hizmet günüdür.

Bugün, hamiyet günüdür.

Bugün, gayret günüdür.

Bugün, İslam’ı dert edinme günüdür.

Bugün, İslam’ın güzelliğini hayatında fiilen teşhir etme günüdür.

Bugün, istikamet ve iffeti, sulh ve sukûneti, saffet ve samimiyeti, adalet ve şefkati gösterme günüdür.

 Evet, hakkı temsil namına, İslam’ın güzelliklerini teşhir adına yapılacak çok işler, yüklenecek çok görevler, üstlenilecek çok vazifeler var.

Bugün İslam dünyası bu vazifeleri omuzlayacak fedaileri arıyor. Hasbî ve samimî livechillah hizmete koşacak fedaileri.. Hamiyet kılıcını kuşanıp, aşk-ı islamiyet ile yanan fedaileri..

Evet, bu zamanda en azim fedakârlık, en büyük ihsan, en ehemmiyetli hizmet imanı kurtarmaktır, imana kuvvet vermektir. Çünkü bâki hayatın inşa ve ikmaline kuvvet veren bir hizmet küçük değildir; çok büyüktür, çok yüksektir, çok ulvîdir, çok kudsîdir.

“Evet, bir adamın imanı, ebedî ve dünya kadar bir mülk-ü bâkinin anahtarı ve nurudur” diyen Bediüzzaman Hazretleri, imanı tehlikeye maruz her adama, bütün küre-i arzın saltanatından daha faideli bir saltanat, bir fütuhat kazandıran bir hizmet yollunu açmış, dikkatlere sunmuş, gözlere göstermiştir. İşte bu yol, bu asırda Risale-i Nur’un cadde-i Kübrasıdır, hizmet-i imaniyesidir.

-Devam Edecek-

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-2

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-2

-İzninizle başka bir soruya geçmek istiyorum. Bir yerde üstad şöyle diyor; “ey uykuda iken k

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-1

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-1

O Bediüzzaman'dır Bu köşede, çeşitli vesilelerle dediklerimize ek olarak söyleyecek olursak:

ABDULLAH TAYLAN HOCAEFENDİ İLE SOHBETİMİZ

ABDULLAH TAYLAN HOCAEFENDİ İLE SOHBETİMİZ

Kıymetli ziyaretçilerimiz, yeni bir söyleşimizi daha hizmetinize sunuyoruz. Aslen Muş’lu olup

SEYDA FETHULLAH AYTE EFENDİ İLE GÖRÜŞTÜK

SEYDA FETHULLAH AYTE EFENDİ İLE GÖRÜŞTÜK

Doğunun ilim ve irfan merkezlerinden bir amud-u nurani olan Nurşin medreselerinin Üstad Bediüzza

BÜNYAMİN DURAN HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ

BÜNYAMİN DURAN HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Nur Söyleşilerimizden birisini daha hizmetinize sunuyoruz. Prof. Dr.

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-2

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-2

-Hocam, sizin risaleyi risaleyle izahınız çok dikkat çekiyor. Bu tarza nasıl başladınız? -

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-1

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-1

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Nur Söyleşileri bölümümüzde yeni bir mülakatımızı hizmetiniz

BABNİRLİ MELE ABDULLAH HOCAEFENDİ İLE ÜSTAD ETRAFINDA BİR SÖYLEŞİ

BABNİRLİ MELE ABDULLAH HOCAEFENDİ İLE ÜSTAD ETRAFINDA BİR SÖYLEŞİ

Kıymetli ziyaretçilerimiz, cevaplar.org adına gerçekleştirdiğimiz yeni bir söyleşiyi takdim

NUSRET KOCABAY HOCAEFENDİ İLE R.NURLARIN İRŞADİ YÖNÜ ÜZERİNE

NUSRET KOCABAY HOCAEFENDİ İLE R.NURLARIN İRŞADİ YÖNÜ ÜZERİNE

Kıymetli ziyaretçilerimiz, değerli bir âlim ve ehl-i kalb bir büyüğümüzle yaptığımız k

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ İLE BÜYÜK MÜCEDDİD'İN ETRAFINDA

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ İLE BÜYÜK MÜCEDDİD'İN ETRAFINDA

-Hocam, ilk sorum şöyle; Bediüzzaman’ın medrese sistemine getirdiği yenilikler nelerdir?

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ HOCAMIZIN DİLİNDEN İKİ ATEŞİN DİMAĞ

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ HOCAMIZIN DİLİNDEN İKİ ATEŞİN DİMAĞ

Değerli ziyaretçilerimiz, Prof. Dr. Ahmed Akgündüz Hocamızla yaptığımız yeni bir söyleşiy

Çünkü Allah, haktır. O'ndan başka taptıkları ise hiç şüphesiz batıldır. Gerçekten Allah çok yüce, çok büyüktür.

Lokman, 30

GÜNÜN HADİSİ

Her kim, inanarak ve karşılığını yalnız Allahtan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır."

Buhârî

TARİHTE BU HAFTA

*Eğriboz Adası'nin fethi(12 Ağustos 1470) *Kanuni Sultan Süleyman Han'in Tebriz'i fethi(13 Ağustos 1534) *Haçlı Ordusu'nun Kudüs katliami (15 Ağustoz 1099) *Gölcük Depremi(17 Ağustos 1999) *Misak-i Milli'nin TBMM'de de kabûlü(19 Ağustos 1920)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI