Cevaplar.Org implant

SENAİ DEMİRCİ BEYEFENDİ İLE RİSALE’NİN DİLİ VE TEFEKKÜRÜ ÜZERİNE

- Muhterem efendim, Risale-i Nur dilinin ve tefekkürünün ana esasları hakkında neler diyebiliriz? -Birincisi Risale-i Nur’un dil yapısında


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2009-12-08 13:00:39

Muhterem Senai Demirci beyefendi ile güzel bir söyleşiyi lütfeden Rabbimize hamd ederim. Bu vesile ile şifahen tanışmak nasip oldu. Kendisini çok sevdim. Sımsıcak buldum. Engin kültürü karşısında muhatap olmakta zorlandığımda, sıcaklığıyla ortamı yumuşattı. Nurların nasıl hazmedilmesi gerektiğine Metin Karabaşoğlu ağabey ile birlikte çok güzel misallerden kendisi. “Şakirane iftihar” ettim. Allah razı olsun dedim tüm kalbimle.

Dr. Senai Bey, 1964’de Samsun’un Terme ilçesinde doğdu. Samsun’da başladığı tıp öğrenimini İstanbul’da sürdürdü ve 1990 yılında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Sağlık Ocağı, Yaşama Gücü ve Yürüyüşler, Ramazan Sevinci, Kahve Bahane adlı televizyon programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu ve çeşitli radyo programları yaptı. Zafer dergisi ve dualar.com sitesinde makaleleri yayınlanmaktadır. Ondan fazla kitabı yayınlanmıştır. Engin Noyan tarafından seslendirilen 99 Esma 99 Dua adlı eseri bunlar arasında en tanınmışıdır. Kıl Beni Ey Namaz adındaki kitabını kendi sesiyle seslendirip, albüm halinde sevenlerinin ilgisine sunmuştur. Şimdi yazarlığının yanı sıra; Bağcılar, Pendik gibi ilçelerde düzenli konferanslar yapıyor. Eşref Ziya ile birlikte Marmara FM'de Ali Dakikalar adında bir radyo programı hazırlayıp sunuyorlar. Okurlarına bir yazarın edasıyla değil bir abi, kardeş tavrıyla sesleniyor.

Bu vesile ile kendisine bir kere daha teşekkürlerimi sunuyorum. Dua ile. Salih Okur, Cevaplar.org

- Muhterem efendim, Risale-i Nur dilinin ve tefekkürünün ana esasları hakkında neler diyebiliriz?

-Birincisi Risale-i Nur’un dil yapısında Müslümanlığımızı baz almak yoktur. Hazır Müslümanlığımızı Risale baz almaz. İnsana insana yanından hitap eder, yani sıfırdan inşâ eder. Bütün kavramlarımızı inşâ eder. Üstad, bizim hazır Müslümanlığımıza yaslanıp da bir söylem üretmiş değildir. Yani kendimin bir gecekondum olsa, üzerine kat çıkmaz. Kalsın o der, ya da yık onu –yıkmaz zaten- boşver onu, unut der, sıfırdan inşâ eder.

İkincisi; Risale-i Nur’un dili canlıdır, diridir, içinde Kur’an kavramları vardır. Bunlar çok önemlidir. Zira bunlar, Kur’an’la irtibatımızı sağlar ve zihinsel ve dil irtibatımızı yeniden kurar.

Üçüncüsü; Risale metninin dilinde sürekli ya bir âyet, ya bir hadis kaynar. Biz farkına varmadan, Üstad bizim zihnimizde bir âyetin gerçeğini, anlamını ya da bir hadisin anlamını yedirir. Bu, onun bütün İslam kültürünü özetleme zaruretinden kaynaklanır. “Dikkatle okuyan zamanın mühim bir âlimi olur” iddiasının arkasında da bu vardır. Sen Risale okurken Muhyiddin Arabilerden Mevlanalara, Gazali’lere, Rabbani’lere, Abdulkadirî Geylani’lere kadar tartışılmış, konuşulmuş, kavga edilmiş birçok meseleyi net bağlıyorsun, bunun farkında değilsin...Farkında değiliz.

-Komprime bilgi

-Komprimenin içinde kompleks de olduğu için, komprime değildir, özet değildir. Özet bilgiye verilen bir şeydir. Risale komprime özet de değildir, bilgi de değildir. Bilgi kuru bir şeydir.

Risale tefsir de değildir. Tefsir kanı tüp içine alıp incelemeye benzer. Tefsirin kelamı, tekniği odur. Ama Risale-i Nur bize kanın kendisini gösterir, bizi damarın içine sokar. Sıcak, nabzı olan, basıncı olan, canlı olan, kalbe uğrayan, nefes alıp veren, debisi olan bir akımın içine sokar bizi, Risale-i Nur’un özelliği odur. O yüzden Risale tefsir değildir. Tefsir teknik bir tâbir ile Risaleyi karşılayamaz.

Bilgi hiç değildir. Bilgi, dışında kalabileceğimiz, üst üste yığabileceğimiz, ama kendisinden istifade etmesek de olabilir diyebileceğimiz bir şeydir. Risale bilgi değildir. Bir formasyon değildir. Risale aklı tam anlamıyla hal ilmidir. Tek bir paragrafından istifade ettiğinde hayatın o anda ikiye bölünmüyorsa yanlış okuyorsun demektir. O hakikatten öncesi ve sonrası diye ikiye bölünmüyorsa, sen Risaleyi okumanın hakkını vermemişsin demektir.

Risale iman ilmidir. İman ilmi insanın içinde dönüşüm üretir. Değiştirir, dönüştürür. Su hakkında çok şey bilmek susuzluğumuzu gidermeye yetmez, bu bilgimizi iki katına çıkarmak yine bizi susuzluktan kurtarmaz, on katına çıkarmak da kurtarmaz. Su içimdir. Bir damlasını içince suyun ne olduğunu anlarsın, o kadar.

Risale bizim dimağımızı, damağımızı vahiyle tanıştırıyor, buluşturuyor, bize içiriyor. Bize bilgi vermiyor, bilgi değildir Risale. Bilgi diye anlıyorsak, kategorize etmeye kalkıyorsak olmaz. Onun hoşluğunu anlayamayız. Efendimiz aleyhissalatu vesselam “Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı” diyor. Hangi âyet, “Festekim kemâ umirt”(Emrolunduğun gibi dosdoğru ol) Şimdi okuduk, bana bir şey oldu mu şu anda?

-Hayır

-Sana bir şey oldu mu?

-Olmadı

-Niye ihtiyarlamadık? Peki “Festekim kemâ umirt” âyetine bir ihtiyarlama borçluyuz biz. Resulullah ihtiyarlamış. O, istikamet üzere olduğu halde ihtiyarlamış. Bizim ölmemiz lazım. Bizim utanmamız lazım. Saçlarımızın ağarması lazım. Peki, bu nedir? “Festeküm kemâ umirt” âyetinin tefsiri midir? “Festeküm kemâ umirt” âyeti karşısında ihtiyarlamak âyeti tefsir etmek midir?

-Yaşamak…

-Yaşamaktır, üzerine alınmaktır, onu içmektir. Bak biz içemiyoruz. Risalenin durduğu yer bizi vahyin karşısında yaşlandırmaktır. Vahyi alıp da tüp içine koyup, harflere bölüp, kelimelere ayırıp, şuradan şu geliyor, buradan bu geliyor değil. Hakikat ile laubali yapmaz bizi Risale. Hakikat ile her an yeni bir heyecanla karşı karşı bulundurur. Bu gözle okumuyorsak, Risaleyi okumuyoruz demektir. Onu formasyona dönüştürmüş oluruz, bilgiye dönüştürmüş oluruz. O zaman komprime bilgiyi alsın herkes, nur talebesi olsun. Yok böyle bir şey. Yaşamak ile ilgili, hissetmek ile ilgilidir nurlara muhatap olmak. Anlamak lazım, anlamaktan da öte alınmak lazım.

-Yani nur talebesi olmak zor, her okuyan nur talebesi olmuyor.

-Tabi zor, Vehhabi’leştirmişiz nur talebeliğini. Vehhabi’lerde ne vardır? Namazı tak tak kıl, secde yap, bu caiz, bu değil, bu haram bu helal. Bir derinlik yoktur. Tasavvuf ile ifade ettiğimiz o iç derinlik, hissetme bütün bunları adam inkâr eder, ya da en azından hesaba katmaz. Risalenin içinde bir tarikat mesleği vardır, bir çile vardır. Bütün tarikatlarda olan şey Risalede vardır. Esma dersi var, rabıta-i mevt var, fenâ-fil ihvan var, İhlâs Risalesi var, en az on beş günde bir okuyacaksın. Demek ki en babayiğidimiz on altıncı günde sapıtıyor. On beş günde bir okuyacaksın, on altıncı günü beklemeyeceksin. Belki benim her gün okumam lazım, belki benim her gün onar defa okumam lazım. Ama en babayiğidimiz amelinde rıza-i İlâhi olduğunu on altıncı günde unutabiliyor. İyi de nasıl unutuyoruz Üstad, pardon ben on bin yıl yaşasam Allah rızası dışında bir şey yapmam” diyorsun. Bak İhlâs Risalesine. İhlâs Risalesinin tek düsturu vardır aslında, birinci düstur, “amelinde rıza-i İlâhi olmalı.” Bunun üzerine laf söylenir mi? Ne gereği var. Ama Üstad üç tane daha düstur koymuş, hepsi dört tane. Diğer üç düstur onun sağdan-soldan sağlaması.

Amelinde rıza-i İlâhi olsaydı, bir kardeşimiz senden daha iyi hizmet ettiğinde: “tüh” yerine, “Çok şükür benim yapamadığımı o yapmış” diye, onun faziletleriyle şakirane iftihar ederdin. Gördün mü, amelinde Allah rızası değil, ben esası varmış, “ben yapacaktım onu, o niye yaptı” diye “tüh” diyorsun. Sağlamadır bu.

Bir diğer sağlama, kardeşinin yapamadığını sen yaptıysan, kardeşine yukarıdan bakıp: “Ne haber, senin yapamadığını ben yaptım” deyip, hodfuruşluk yapıp, gıpta damarını tahrik ediyorsan eğer, ihlâsı yakalayamamışsın demektir. Demek ki ben yapayım diye yapmışsın. Ben yapayım diye yapmışsan, yaptığının göstergesi sen yaptığında kardeşlerin yapamadığında onlara hava atmak, tepeden bakmak.

Öbürü daha tehlikeli; Hem yapamıyorsun, hem de yapanı kıskanıyorsun. Ben yapamadım, kardeşim yaptı diye tüh diyorsan, onu kıskanıyor, haset ediyorsan, hem hizmet yapmamış oluyorsun, hem de yapanı kıskanıyorsun, yaptı diye kıskandığın için onun faziletinden nasip de alamıyorsun. Bu büyük bir talihsizliktir.

Ve bütün gücümüzü sadece ihlâsta bilmek, başka bir şeyde değil. Şimdi “Allah’ın rızasını bir tarafa koyalım, ben şöyle bir numara çekeyim, şurdan by pass yapayım diyorsan, inanmıyorsun, Allah’a güvenmiyorsun demektir. Çünkü Mustafa İslamoğlu’nun tabiriyle imanın bir itikadi boyutu var, bir de ahlakî boyutu vardır. İman etmenin itikadî boyutu inanmaktır, Allah vardır, Allah bir demektir, itikadî boyutu budur. Ahlakî boyutu da inandığın Allah’a güvenmendir. Başka kuvvetler, payandalar arıyorsan, güvenmiyorsun demektir.

Üstad beş vakit namazı anlatırken, altıncı vakti de yatsı namazı ne kadar zarurî ise o zarurette anlatıyor. Üstad kendine teheccüdü farz kılmış. Yirmi dokuzuncu sözü okuyup da, teheccüd ile ilgili ifadeleri okuyup altıncı vakti kendine –kendine ama, karına bile değil, kendine- farz görmüyorsan, Risale derslerinin içindeki o tasavvufî yolun farkına varamamışsın demektir.

Her günü sınayacağız. Ben kardeşimden iyi yaptım diye ona hava atıyorsam, gıpta ediyorsam, haset ediyorsam Allah korusun bitti demek ki. Ne yaparsanız geçersiz. Neleri neleri kaçırıyoruz. Sen bende fâni olacaksın, ben sende fani olacağım.

Melekler Allah’a itaati, Âdem aleyhisselama itaat üzerinden gösteriyorlar. Her kardeşimiz karşımızdaki Âdem’dir. Eğer Allah istiyorsa gerekirse ona secde edeceksin. Fenâ-fil ihvan’ın aslı ve esası meleklere tâbi olmaktır. Onlar, ihvanları Âdem karşısında fenâ olmuşlar, secdeye kapanmışlardır. Âdem’in hatırına değil, Âdem’i karşılarına koyanın hatırına. Biz kardeşimizde fani olmuyorsak, kardeşimizi yanımıza koyanın hatırını, yani rıza-i İlâhiyi görmüyoruz demektir.

Yoksa Allah’a itaat etmiyor muyuz? Ediyoruz. Beş vakit namazı kılıyoruz, oradan kurtarabiliriz. Ama gel gör bakalım, tam öfkelendin, haklısın öfkelenmekte, öfkeni infak edeceksin, infak zamanı geldi. Kendi görüşün daha önemli zannediyorsun, ama istişare ettin, “öyle değil, böyle dendi, kendi hevâ ve hevesinden vereceksin, infak edeceksin.

Diğer yandan baktığımızda üstad “Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü'mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer "Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim" arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir” diyor. Kardeşim anlatsın diyemiyorsan ki, ben o noktaya geldiğimi düşünmüyorum. Yani sen tam benim söyleyeceğim cümleyi karşımda başlatsan, ben hemen rol kapıldığını düşünüp rahatsız olurum, o cümleyi kendim tamamlamaya çalışırım. “Ohh, benim söyleceğimi Salih kardeş söyledi diye memnun oldum, olacağım bir hâlet-i ruhiye yok bende. Ben fenâ-fil ihvanı başaramadım. Böyle bir gayretimiz yok. Diyor ki “muhtaç bir mü’min’e hakikat-i imaniyeyi anlatmak” Demek ki birinci sınavımız günah olmayan bir şeyde var. Bu talebelik sıradan bir şey değil. Risale okumakla bitmiyor. Risalenin sana meydan okumasıyla yürüyecek bir şey. Sen onu okuyacaksın, o seni okuyacak.

-Bir sözünüz aklıma geliyor; “Mevlana'nın Mesnevi'sini anlamak için, Şeyh Abdülkadir Geylani'nin ve hatta Muhyiddin-i Arabi'nin eserlerini yorumlamak için en iyi ve en uygun anahtarlar risalede bulunmaktadır. Öyleyse neden en iyi Mesnevi şarihi bir nur talebesi olmasın? Neden Muhyiddin-i Arabi'nin düşüncelerini muvazenesiyle anlamak ve sunmak bir nur talebesinin işi olmasın?”Üstad Hazretlerinin: “Ben sizinle iktifa ettim, sizinde Risale-i Nur ile iktifa etmeniz lazım gelir” tarzındaki sözü ile nasıl te’lif edilebilir?

-Risale-i Nur’dan başka kitap okumamak literal anlamda alınacak bir şey değildir. Yani sırf zahirî manasıyla kavranılacak bir şey değil. Üstad, bizim başka eserler okumamızı kıskanacak bir adam da değildir. Ama Üstad diyor ki: “Risale okumak aslında her şeyi okumaktır.” Risale bütün İslam kültürünün ana hatlarını, ana kodlarını veriyor. Bu kodları almadan, bu zaviyeyi edinmeden Muhyiddin-i Arabî’yi okuduğunda şaşırıp kalırsın. Çünkü ana kavramlara yabancısın.

Muhyiddin-i Arabî’nin eserlerini tercüme edenler, kavramları gözetmeden tercüme ediyorlar. Mesela bâtına içsel diyor, enfüse de içsel diyor, nasıl kurtaracak? Ama bâtın ve enfüsî kavramlarını Risale’den öğrenmiş olanlar aradaki nüansı görebilirler.

Mesnevî’yi Abdülkadir Gölpınarlı iyice iğdiş etmiş. Nefs ve bütün Kur’an kavramları öztürkçe ile çevirmiş. Neden bahsettiğini anlamıyorsun, olmaz böyle, yani sulandırılmış. Fîhimâ fîh böyle kupkuru bir şey değil. Fîhimâ fîh’i kavramlarıyla beraber orijinalinden okuyunca, nefisle canın aynı şey olmadığını anlıyorsunuz. Bu defa, Mesnevî’nin Kur’an’la ilişkisini yeniden keşfediyorsunuz

Özetle, Risale-i Nur’u okumak aslında bütün eserleri okumak demektir. Risale-i Nur bakış açısını kazanan kişi, onun nosyonunu elde eden kişi başka eserler okusa da Risale okumuş olur. Çünkü Risale-i Nur’u okumak da amaç değildir, Risale-i Nur niye okunur ki? Kur’an’ı anlamak için okunur. Üstad’ın başka bir gayesi mi var? Kur’an’ı şimdilik kenara koyup Risale mi okuyun” diyor bize? Üstad “Vahyi anlamada en kestirme, en doğru yol, vahyi muhatap almada en kısa yol Risale-i Nur’dur” diyor. Zerre kadar bağnazlık ve taassup hissi olmadan kalıbımı, kalbimi basarım ki, “Kur’an’a muhatap olmada, vahyin damarına girmede, kalbine erişmede en canlı, en diri, en kestirme, en selametli yol Risale-i Nur’dur.

 Başka bir kişinin yazdığı, daha kısa zamanda Kur’an’a muhatap edecek başka bir külliyat olsa herhalde sen de okursun, ben de okurum. İlla Said Nursî değil. Üstad da o yazana “aferin, Allah razı olsun kardeşim yazmışsın” derdi. Vahye muhatap olduktan sonra, vahyin dünyasına girdikten sonra ki bunun sonrası yoktur. Hep o muhatabiyetin öncesi… O zaman o klasik eserleri okuduğumuzda onlar bize gerçek dilleriyle konuşmaya başlarlar. Ama elimde bir kavram haritası yoksa, Risale-i Nur’un beslediği bir bakış açısı elde etmemişsem, ortalıkta kalırım. Referanssız kalakalırsın. Bana göre Muhyiddin-i Arabî’yi de anlayamazsın, Mevlana’yı da anlayamazsın.

-Yani önce bir inşa sürecinden geçip ondan sonra diğerlerine açılabilmek değil mi?

-Yani Risale-i Nur arkada bırakılacak bir eser değildir. Risale-i Nur iman gündemidir ve imanın gündemi eskimez. Yani hiç kimse şunu demesin, “ben iman meselesini hallettim, efendim şimdi sıra şundadır” Ne zaman imanımız tam oldu ki! Ne zaman “Ey iman edenler iman ediniz” ayeti güncelliğini kaybetti, tedavülden kalktı. İman edenler sürekli iman etmekle hükümlüler. Sürekli imanlarını yenilemekle hükümlüler. İman edilecek şeylere tekrar tekrar iman etmekle mükelleftirler. Risale-i Nur’un gündemi budur.

-Risaleleri ilk okuduğunuzda sizi en çok etkileyen Risaleler neler oldu?

-İlk okuduğumda, ilk çarpıldığım Risaleyi hocam okumuştu, Risale okuduğumu bilmeden okumuştu. Namazla ilgili problemim vardı, yirmi birinci sözdeki Üstad’ın o empatik tavrı, namaz kılmakta zorlanan birine karşıdan değil yanına geçerek konuşması, hepimizin ortak altyapısı olan nefsinin sesini dinleyerek bize duyurması ve bizi düştüğümüz yerden kaldırması olarak tarif ediyorum bunu. Yani bizim düştüğümüz yere elini, dilini uzatıyor Üstad. Bu şefkat icabıdır. Düştüğümüz yer nefsimizdir.

Yirmi dördüncü sözde “her insan nefsini sever” diye başlıyor, muhabbetullah’ı anlatıyor. Bir buçuk sayfalık bahistir o. Nefsini seven herkes muhabbetullah bahsini Üstad’dan dinleyebilir. Ön şart koşmuyor, “kim olursan ol gel” sözünün bu özüdür, fiili uygulamasıdır. Beni Üstad’ın bu bizi sıfırdan başlayan üslûbu hep etkilemiştir.

İlk okuduğum Risale, biraz bana ilginç geldiği için gizli gizli okurdum onu, “İşaratü’l-İ’caz” Matematik bir formülle, basamak basamak gittiği için, çok çarpıcı bir tefsir olarak gelmişti. Klasik tefsir tekniğini kullandığı tek eser İşaratü’l-İ’caz’dır. Ve İşaratü’l-İ’caz Nas suresine kadar gitmiş olsaydı imtihan sırrı bozulurdu diye düşünüyorum.

Hiçbir tefsirde bu teknik, bu kararlılık yok. Üstad’ın bir sözüne göre biz hâlâ İşaratü’l-İ’caz’ı okuyoruz. İşaratü’l-İ’caz Bakara Sûresinin 32. ayetinde kalmıştır. “Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm.” 32. ayette kalmış ve Üstad’ın İşaratü’l-İ’caz’da notu vardır: “Sonra anladım ki bu ayeti yazdım, İşaratü’l-İ’caz kesildi. Bütün Risaleler bu ayetin tefsiridir.” Diyor. Biz Risaleyi niye okurmuşuz? Lâ ilme lenâ demek için okurmuşuz. Biz bilmeyiz demek için okurmuşuz, bilmek için değil. Lâ ilme lenâ. Onun için Risale bilgi kitabı değildir. İllâ mâ allemtenâ “biz bilmeyiz Sen bilirsin” demek için okuyoruz. Subhâneke demek için okuyoruz. Hâlâ İşaratü’l-İ’caz okuyoruz.

-Üstad Hazretlerinin: “Ey uykudayken kendilerini uyanık zannedenler! Dinde müsamaha ve teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Aramızdaki dere pek derindir, doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Siz de onlara iltihak edersiniz veya dalâlete düşer, boğulursunuz.” sözü var. Bu hoşgörü çalışmalarında veya medenîlere yanaşmada bunun dezavantajlarını görebiliyor muyuz? Bu konuda siz ne dersiniz?

-Üstad’ın bu sözünün hoşgörü çalışmaları karşısında yorumlanmasına doğrusu karşıyım. Hoşgörü çalışmalarının birtakım arızaları olabilir. Ama Üstad’ın iman gündemi içinde ehl-i kitapla diyalog vardır. Biz sair ehl-i iman, ehl-i din gibi, ehl-i kitapla müşrikleri bir tutamayız. Biz henüz kendimizle yüzleşmiş bir toplum, bir ümmet değiliz. Ehl-i kitap dediğimizde evet Yahudileri ve Hıristiyanları kastediyoruz. Ehl-i kitap diye Kur’an’da Mekkeli müşriklerden ayrılan ve kendilerinden Kur’an’da çeşitli şekillerde, Mekkeli müşriklerden farklı olarak, ayrıcalık tanınanlardır. Ve onlar, yani Yahudiler ve Hıristiyanlar Medine’de yaşıyorlar. Hıyanet edenleri de oldu, arkadan vuranları da oldu ve üstelik şöyle bir savunma da geçersiz; “o ehl-i kitap Asr-ı Saadet’teki ehl-i kitap ve şimdikiler o ehl-i kitapla aynı değil.”

Eğer diyalog anlamında birileri gözden çıkarılacaksa şuandaki ehl-i kitap değil, Medine’deki ehl-i kitap gözden çıkarılmalı, çünkü onların suçu daha ağır. Allah(C.C) Peygamber aleyhissalatu vesselam hemen birkaç adım ötelerinde olduğu halde, O’nun Risaletini ve kitabını inkâr edenlere karşı diyaloğu, aynı kelimede buluşmayı emrediyor. Şimdikileri mi gözden çıkaralım, onları mı gözden çıkaralım? Medine’de Peygamberimizin dizinin dibinde olup, O’nun simasını görüp, O’nun sözlerini canlı duyup da, hâlâ Yahudi ve Hıristiyan olmaya devam edip, Kur’an’ı ve Risaleti kabul etmeyenler mi ağır suçludur? Yoksa şimdikiler mi ağır suçludur?

Eğer bir diyalog söz konusuysa, bu diyalogu hak edenin şimdikiler olması lazım. Eğer biz hoşgörü çalışmalarını –adı hoşgörü- o eleştirilebilir, hoşgörü değil tahammül veya başka şeyler söylenebilir– eleştireceksek, bunu nur talebeleri yapmayacaksa kim yapacak?

Eğer hoşgörü çalışmaları dinler arası, daha doğrusu o tabire takıyorlar dinler arası değil dindarlar arası diyalog diyorlar. Dinler arası diyalog, dindarlar arası diyalogdur, kastedilen de odur. Bunu cerbeze konusu, polemik konusu yapmanın bir âlemi yok. Dindarlar arası diyalog var.

Üstad’ın İşaratü’l-İ’caz’daki tabiriyle Müslüman olmak ya da Kur’an ehli olmak, önceki dinleri, önceki kitapları, vahiyleri inkârı gerektirmiyor, bizim imanımız onları içeriyor.

Dolayısıyla bir hıristiyanın ya da yahudinin şunu bilmesi ancak Risale talebeleri ile mümkündür; “Kur’an sizden dininizi terk etmenizi değil, dininizi tamamlamanızı istiyor. Yani İslamiyet İncil’in üzerine Kur’an’ı eklemektir. İslamiyet İsa aleyhisselam’ın Risaleti üzerine, Musa aleyhisselam’ın Risaleti üzerine Muhammed aleyhissalatu vesselam’ı eklemektir.” Bunu eğer nur talebelerinden duymayacaksa insanlar kimden duyacaklar? Eğer hoşgörü ya da dinlerarası diyalog tümüyle yanlışsa, öyleyse ortak kelimede buluşun emri farz. Kur’an’ın emri, Rabbimizin emri farz. Onu nereye koyacağız, bunu başka türlü yapmanın yolu var mı acaba? Yok!

Asıl dikkat çekilmesi gereken nokta sizin alıntınızda; dinler arası diyalogdan daha çok adını Müslüman koyup onların da şikâyetçi olduğu, Hıristiyan din adamlarının da, samimi dindarların da şikâyetçi olduğu ahlaksızlığı benimsemektir.

İlginçtir, Türkiye’de din birazda millileştirildiği, millî gurur haline getirildiği için, dinsizliğe olan tepki, Hıristiyanlık propagandasına olan tepkiden daha hafif. Niye acaba? Çünkü dinsizlik propagandası, ahlaksızlık propagandası, pornografi, alkolizm ve ahlaksızlığın teşviki millî gururumuzu zedelemiyor. Ama birkaç tane insanın –hoş onaylıyor değilim– kendince İncil’i tanıtması, Yahova şahitliğini ortaya dökmesi birden bütün komplo teorilerini onaylıyor.

Hadi bakalım samimi olalım. Dinsizliktense Hıristiyanlığa razı olalım demiyorum da, neden Hıristiyanlığa ve misyonerliğe tepkimiz bu kadar net iken, en lâik’imiz, dine en alakasızımız bile misyonerlik konusunda yoğun bir tepki verirken, biz dinsizliğe ve ahlaksızlığa niye bu kadar prim veriyoruz? Sormamız lazım kendimize!

Buradaki duruşu ben Risale-i Nur’a borçluyum. Dinsizlik ve ahlaksızlık konusunda ki onların çerçevesi yok, yani sizi dinsiz ve ahlaksız yaparken şu dinden ediyorum demiyor insanlar. Sadece tahrip ediyor, çerçevesiz bir kimlik sunuyor size. Çerçevesi dar! Öyleyse lütfen tekrar soralım kendimize: Neyi hoş göreceğiz?

-Bazıları bu hoşgörü faaliyetlerinden sonra Türkiye’de malum bir propaganda da yaptılar: “Hıristiyanlar çoğaldı, Hıristiyanlığa geçenler çoğaldı” gibi... Bu hoşgörü faaliyetleri aslında Papa’nın oyunudur şeklinde yaklaşımlar oldu. Onlara ne dersiniz?

-Kendi komplo teorileriyle bence kendileri uğraşsınlar. Olabilir de! Ben zaten Papa’lığı ya da Vatikan’ı onaylamıyorum. Vatikan bir korsan kuruluştur. Hıristiyanlığı westernize etmiş bir kuruluştur. Az buçuk kültürü olmayan bir ilkokul öğrencisine sorsanız İsa aleyhisselam nerede doğdu diye, Roma diyecektir değil mi, Kudüs demeyecektir.

Vatikan bir korsan kuruluştur, Vatikan’ı onaylamak, niyetini temize çıkarmak gibi bir çabamız olamaz. Bu tıpkı Kâbe’yi İstanbul’a taşımak gibi bir teşebbüstür. Böyle bir şey yapsaydık adımız ne olurdu bilmiyoruz.

Ayrıca Müslümanın Hıristiyan, Yahudi ve misyoner korkusu olmaz. Eğer misyonerden, Hıristiyan’dan ya da Yahudi’den korkumuz var ise, İslam’ımız tam değil demektir. Bana bir misyonerin anlatacağı şey nedir? İsa aleyhisselamı anlatacak. Ben İsa aleyhisselamı senin anlatacağından çok büyük bir saygıyla seviyorum. İmanımın şartı İsa aleyhisselama inanmak. Meryem aleyhisselamı mı anlatacak? Doksan âyetlik koskoca sûrem var. Benim kitabımda Muhammed aleyhissalatu vesselamın annesinden bahseden tek bir âyet yok, İsa aleyhisselamın annesinden bahseden yüzlerce âyet var. Demek ki benim Hıristiyan’dan korkacak bir halim yok.

Türkiye’de Hıristiyan din adamı da yetiştirilsin, hiçbir sorunumuz yok, kısır bir döngünün içine girmenin âlemi yok. Eğer Hıristiyan’dan korkacak isek, demek ki bizim dinimiz adına özgüvenimiz yok. Osmanlı’nın böyle bir sorunu yoktu. Türkiye Cumhuriyeti’nin böyle bir sorunu var. Dini millileştirdiği için, ırk’a endekslediği için, böyle bir korku yaşıyoruz biz. Bu korku İslam’ı bilmemekten kaynaklanmaktadır. İslam’ın genişliğinin farkına varmamaktan kaynaklanmaktadır.

Bir daha söylüyorum, ahlaksızların sayısı Hıristiyan olanların sayısından çok fazla. Dinsizliğe çağıranların sayısı, dinsizliğe çağıran dergilerin, afişlerin ve billboardların sayısı ve yoğunluğu Hıristiyanlığa çağırandan çok daha fazla!

-Allah razı olsun ağabey...

-Eyvallah.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Abdullah, 2009-12-26 02:14:37

1 ay kadar önce bi konferansında tanıma fırsatım oldu gerçekten okunmaya değer eserleri saygı duyulması gereken fikirleri var.ayrıca marmara fm de de duyabiliyoruz güzel yüreğinden dökülen nağmeleri..selametle Allah razı olsun kendisinden.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Zilhicce, 2009-12-16 04:03:49

seviyorum ben bu adamı yaa.. gerçekten çok sıcak bir insan..Zilhicce

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Nesil, 2009-12-15 06:58:49

çok büyük emek ve zaman ister işte bu tefekkürü yapacak olgunluğa gelmek..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Cafer, 2009-12-14 12:22:48

senai demirci her kesimce beğenilen bir insandır. onun fikirlerine önem veriyorum sevdiğim biridir. zaman zaman hilal tv de trt de samanyolunda onu görürüm. yani herkesin taktirini kazanmış biridir.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Çitlembik, 2009-12-14 06:19:11

senai demircinin tasvirlerini çok seviyorum kitaplarını zevkle okuyorum.bütük kitaplarını okumanızı tavsiye ederim ama özellikle dar kapıdan geçmek kitabı hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan biriydi.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

ali gül, 2009-12-14 00:25:14

..................... Sâniyen: "Risâle-i Nur, Kur'ân'ın çok kuvvetli, hakîkî bir tefsiridir," tekrar ile dediğimizden, bâzı dikkatsizler tam mânâsını bilemediğinden bir hakîkati beyân etmeye bir ihtar aldım. O hakîkat şudur: Tefsir iki kısımdır: · Birisi, malûm tefsirlerdir ki, Kur'ân'ın ibâresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyân ve izah ve ispat ederler. · Ikinci kısım tefsir ise, Kur'ân'ın îmânî olan hakîkatlerini kuvvetli hüccetlerle beyân ve ispat ve izah etmektir. Bu kısmın pekçok ehemmiyeti var. Zâhir, mâlum tefsirler bu kısmı bâzan mücmel bir tarzda derc ediyorlar; fakat, Risâle-i Nur, doğnzdan doğruya bu ikinci kısım esas tutmuş, emsâlsiz bir tarzda, muannid feylesofları susturan bir mânevî tefsirdir. Said Nursî (Tarihçe-i Hayat)

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Güller, 2009-12-12 00:53:23

Allah razı olsun cok güzel bir yazı..tefsir değil denmiş ama acıklama yapılmış.hamd olsun.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Eylül, 2009-12-11 04:09:56

Bu yazıyı çok beğendim çok istifade ettim Allah razı olsun...yüreklerine sağlık.. __________________

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-2

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-2

-İzninizle başka bir soruya geçmek istiyorum. Bir yerde üstad şöyle diyor; “ey uykuda iken k

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-1

LATİF ERDOĞAN BEY İLE RİSALE-İ NUR’UN İNŞA VE İHYA METODU ÜZERİNE-1

O Bediüzzaman'dır Bu köşede, çeşitli vesilelerle dediklerimize ek olarak söyleyecek olursak:

ABDULLAH TAYLAN HOCAEFENDİ İLE SOHBETİMİZ

ABDULLAH TAYLAN HOCAEFENDİ İLE SOHBETİMİZ

Kıymetli ziyaretçilerimiz, yeni bir söyleşimizi daha hizmetinize sunuyoruz. Aslen Muş’lu olup

SEYDA FETHULLAH AYTE EFENDİ İLE GÖRÜŞTÜK

SEYDA FETHULLAH AYTE EFENDİ İLE GÖRÜŞTÜK

Doğunun ilim ve irfan merkezlerinden bir amud-u nurani olan Nurşin medreselerinin Üstad Bediüzza

BÜNYAMİN DURAN HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ

BÜNYAMİN DURAN HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Nur Söyleşilerimizden birisini daha hizmetinize sunuyoruz. Prof. Dr.

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-2

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-2

-Hocam, sizin risaleyi risaleyle izahınız çok dikkat çekiyor. Bu tarza nasıl başladınız? -

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-1

MEHMET RAGIP ÖNCEL HOCAMIZLA SÖYLEŞİMİZ-1

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Nur Söyleşileri bölümümüzde yeni bir mülakatımızı hizmetiniz

BABNİRLİ MELE ABDULLAH HOCAEFENDİ İLE ÜSTAD ETRAFINDA BİR SÖYLEŞİ

BABNİRLİ MELE ABDULLAH HOCAEFENDİ İLE ÜSTAD ETRAFINDA BİR SÖYLEŞİ

Kıymetli ziyaretçilerimiz, cevaplar.org adına gerçekleştirdiğimiz yeni bir söyleşiyi takdim

NUSRET KOCABAY HOCAEFENDİ İLE R.NURLARIN İRŞADİ YÖNÜ ÜZERİNE

NUSRET KOCABAY HOCAEFENDİ İLE R.NURLARIN İRŞADİ YÖNÜ ÜZERİNE

Kıymetli ziyaretçilerimiz, değerli bir âlim ve ehl-i kalb bir büyüğümüzle yaptığımız k

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ İLE BÜYÜK MÜCEDDİD'İN ETRAFINDA

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ İLE BÜYÜK MÜCEDDİD'İN ETRAFINDA

-Hocam, ilk sorum şöyle; Bediüzzaman’ın medrese sistemine getirdiği yenilikler nelerdir?

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ HOCAMIZIN DİLİNDEN İKİ ATEŞİN DİMAĞ

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ HOCAMIZIN DİLİNDEN İKİ ATEŞİN DİMAĞ

Değerli ziyaretçilerimiz, Prof. Dr. Ahmed Akgündüz Hocamızla yaptığımız yeni bir söyleşiy

Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim arzım geniştir. O halde (nerede güven içinde olacaksanız orada) yalnız bana kulluk edin.

Ankebut, 56

GÜNÜN HADİSİ

İki kelime vardır ki, Rahman'a sevimli, dilde hafif ve mizanda ağır gelir. Bunlar; "Sûbhanellahi ve bihamdihi, Sûbhanellahil-azim=Yüce Allah'ı hamd ile tesbih ederim, Yüce Allah'ı tenzih ederim." kelimeleridir.

Buhari Tecrid-i Sarih, 2189

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI