Cevaplar.Org

DERS: 9 PEYGAMBERLERE İMAN

DERSİN KONUSU: Peygamberlerde bulunması gereken sıfatlar – İnsanlar niçin peygamberlere muhtaçtır? – Peygamberlerin sayısı – Kur’an-ı Kerim’de isimleri geçen Peygamberler – Mucize, keramet ve diğer olağanü


İsmail Hakkı Zeyrek

ekremyilmaz08@gmail.com

2009-10-15 09:49:37

DERSİN KONUSU:

Peygamberlerde bulunması gereken sıfatlar – İnsanlar niçin peygamberlere muhtaçtır? – Peygamberlerin sayısı – Kur’an-ı Kerim’de isimleri geçen Peygamberler – Mucize, keramet ve diğer olağanüstü şeyler – Mucize ile öteki harika şeyler arasındaki farklar – Vahiy – Vahyin geliş şekilleri – Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bütün insanlara ve cinlere gönderilmiş bir Peygamberdir. – Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) son Peygamberdir – Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in meydana getirdiği büyük inkılâbı ile diğer peygamberlerden ve büyük insanlardan ayıran sıfatlar da, onun son peygamber olduğunun birer delilidir.

Peygambere iman etmek farzdır, bu iman, onlar hakkında vacip, mümteni ve caiz olan vasıfları ve arızaları bilip, tasdik etmek ile gerçekleşir. Şöyle ki:

Peygamberler hakkında İsmet, Emanet, Fetanet, Doğruluk, Şerîat hükümlerini tebliğ sıfatları vacip; bunların zıdları olan ma’siyet, hainlik, gaflet, yalan ve şerîat hükümlerini gizlemek sıfatları müstahil (imkânsız), Peygamberlik makamına eksiklik getirmeyecek olan arızalar ve insanî sıfatlar caizdir.

Peygamberlerde mutlaka bulunması gereken bu sıfatları biraz açıklayalım:

1 İsmet (Günahsız olmak) : Peygamberlerin gizli ve açık her türlü günahtan, alçaklık ve bayağılık sayılan hareketlerden uzak olmaları demektir. Eğer onlar günah işleyecek olsaydılar, bizim de bu yolda onlara uymamız gerekecekti. Çünkü biz onların izinden gitmekle mükellefiz. Hâlbuki Allah kullarına günah işlemekle emretmez, işte bunun için peygamberler gerek peygamberlikten önce, gerekse sonra asla küfür ve büyük günahlardan hiç birisini yapmamışlardır. Düşük ahlâka delâlet etmeyen bazı küçük günahları yapmaları mümkündür. Buna (sürçmek ve hafif yanılma, küçük günah manasına gelen) ZELLE denir. Bazı peygamberlerin günah işlediğini gösteren ve bize tevatür ile nakledilen şer’î deliller, ya güzel bir şekilde te’vil edilir veya daha iyi olanı terk etmek manasına gelir. Mesela; Hz. Âdem (Aleyhisselam)’ın yasaklanmış olan ağaçtan yemesi gibi ki, Hz. Âdem kasten değil, bu yasağı unutarak yemiştir. Hem de, bu hâdise kendisine peygamberlik gelmeden önce olmuştur.
Peygamberlerin büyük günahlardan herhangi birini işlediklerine dair âhâd yolu ile gelen rivayetler tamamen asılsızdır. Bunların hiçbir değeri yoktur.
Bugün Hıristiyanların ve Yahudilerin eski ve yeni ahit dedikleri birtakım kitaplarda peygamberlere isnat edilen büyük günahlar şeni’ bir iftiradır. Biz, bütün peygamberleri bu gibi şâibe (leke, kusur, pislik)’lerden tenzih ederiz.
Hıristiyanlar Hz. Âdem’e büyük günah isnat etmekle kalmıyorlar, bu günahın bütün insanlara da geçtiğini iddia ediyorlar. Böylece hiçbir peygamberin günahsız kabul edilmesine imkân kalmıyor. Onlara göre bütün İsrail efsaneleri birer gerçektir. Dünyada günahsız bir zat varsa, o da Hz. İsa’dır. Bu da Hz. İsa’nın – hâşâ – Allah’ın oğlu olmasından ileri geliyor.

2-Emanet: Peygamberlerin bir cihetle emniyetli olmaları, gerek peygamberlik vazifelerinde, gerek diğer işlerinde doğruluk ve adaletten ayrılmamaları demektir. Bütün peygamberler kibir, hased ve gösteriş gibi manevî ve kalbî hastalıklardan tamamen uzaktır. İnsanları doğru yola getirmek için gönderilmiş olan bu mümtaz (seçkin) zatların, gönderilmelerindeki hikmete aykırı olduğu için doğruluktan uzak kalmaları mümkün değildir.

3-Sıdk (Doğru sözlü olmak) : Peygamberlerin her hususta ve her yönde doğru sözlü olmaları ve yalan söylememeleri demektir. Onların yalan söylemeleri mümkün değildir. Çünkü; yalan en büyük bir günahtır. Bunu ismet ve emanet sıfatları ile bağdaştırmaya imkân yoktur. Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler doğru söylediklerini isbat eden delillerdir. Cenab-ı Hak bu mucizeleri onlara ihsan etmekle âdeta “Peygamberlik davasında bulunan şu kulum, bu iddiasında doğrudur” demiş oluyor. Eğer peygamberler yalan söyleselerdi, Allah bu yalancıları – hâşâ – tasdik etmiş olurdu. Bu ise, Allah Teâlâ Hazretleri hakkında düşünülemez. 4-Fetanet (Çabuk kavrama ve anlama, uyanık olma) : Peygamberlerin uyanık, anlayışlı, kuvvetli görüş ve zekâya sahip olmalarıdır. Onlar insanların en akıllısı ve en zeki olanlarıdır. Haklarında dikkatsizlik ve Allah’ın emirlerine karşı gevşeklik düşünülemez. Eğer peygamberler zeki ve uyanık kimseler olmasaydılar, ümmetlerine karşı delil getirmeye, onları ikna edip, susturmaya muktedir olamazlar. Bu durum ise, peygamber gönderilmesindeki hikmete ve gayeye aykırı olurdu.5-Tebliğ: Peygamberlerin, Allah’tan aldıkları dinî hükümleri şerîatları, ümmetlerine eksiksiz olarak götürüp bildirmeleridir. Bu hüküm ve şerîatlardan bir kısmını gizlemeleri veya değiştirmeleri, vazifelerini kötüye kullanmak olurdu. Bu da gönderilmelerindeki hikmete aykırı düşerdi. Hâlbuki peygamberlerde emanet sıfatı vardır. Hiçbir zaman doğruluktan ve adaletten ayrılmazlar. Dolayısıyla peygamberlerin dinî hükümleri gizlemeleri veya değiştirmeleri bahis konusu olamaz.Peygamberler kavimlerinin en şerefli ve soylu ailelerinden gelmişlerdir. Eğer böyle olmasaydı, birçok kimseler kendilerine tâbi olmaktan çekinirlerdi. Bu takdirde peygamber gönderilmesindeki maksat da yerine gelmemiş olurdu.
Peygamberler insanlığa aykırı düşen şeyleri yapmazlar. Delilik, cüzam, sar’a gibi insanların tiksinti duydukları arızalara ve hastalıklara tutulmazlar, uzun süre baygın kalmazlar, kör veya sağır olmazlar. Çünkü bunlar peygamberlerin ilâhî hükümleri tebliğ etmelerine engel teşkil eder ve peygamberlik makamına da uygun düşmez.
Hz. Eyyûb (Aleyhisselam)’ın hastalığı hakkında bazı tarih kitaplarında görülen mübalâğalı haberler kesinlikle bâtıl şeylerdir. Hâlbuki Hz. Eyyûb (Aleyhisselam) derisinin altındaki bir hastalıktan elem çekmekteydi. Yoksa hastalığı insanları tiksinti verecek cinsten değildi.
Hz. Yakub (Aleyhisselam)’ın gözlerindeki perde, hem peygamberlik vazifesini yaptıktan sonra gelmiş, hem de bir süre sonra harika bir şekilde kaybolup gitmişti.

İNSANLAR NİÇİN PEYGAMBERLERE MUHTAÇTIR?

Ebedî hayattaki iyilik ve kötülük, orada ortaya çıkacak olan durumlar, yolu pek karanlık ve insanlar tarafından mahiyeti anlaşılamayan ebedî âlemdeki kurtuluşun nasıl olacağı hususunda, insan ruhu daimî bir merak ve heyecan içinde bulunmaktadır. Gözlerimizle gördüğümüz, kulaklarımızla duyduğumuz şeylerde bile şaşırıp kalmış olan akıl, bu hususta yetersiz kalıyor. Aklı kullanmak için bir delile ihtiyaç görülüyor. Duygu ve tecrübe alanında şaşırıp kalmış olan akıl, nasıl olur da gayb âlemine götürecek olan vasıtaların hepsini kavrayabilir? Elde gaybı anlatacak bir işaret yoktur. Ruhun bedenden ayrılmasından sonra meydana gelecek hâdiselerin detaylarını bildirecek bir kuvvet bize verilmemiştir. Akıl, kemâl derecesinde olmadığı için, hayatta zarurî olan her şeyi bilemez. Hiçbir hakikatin derinliğine inemez. Tabiatüstü yüce bir kuvvete karşı boyun eğmenin lüzumunu kavrayabilirse de, Allah’ın sıfatlarını kavrayamaz. Akıl, ne kadar üstün olursa olsun, ne sahibini, ne de bir başkasını doğrudan doğruya hidâyete, hak yola getiremez.

Kâinat bizim tarafımızdan bilinmektedir. Bu hayat bize göre karanlıktır. Görünen âlem ile görülmeyen âlem arasındaki münasebet ve bağlılığı, akıl ve muhakeme, duygu ve tecrübe (deney) şüphesiz bir şekilde bulamamaktadır.

İnsanlar tek başına yaşayamazlar. Topluluklar halinde yaşamaya mecburdurlar. Bir ferdin ihtiyacı, ötekinin ihtiyacına benzemez. İnsanların anlayışları, meyil ve arzuları, bir şeydeki gayret ve sebatları birbirinden farklıdır. İnsan vardır ki, aşırı hırs ve arzularını yenemeyerek arkalarında bulunanların hepsini ele geçirmeyi ister, çalışıp çabalamaktan hoşlanmaz. Çeşitli hile ve tuzaklar kurmak hususunda fikir yürütmekten zevk alır. İstediklerini ele geçirmek uğrunda, arkadaşının kanına girmekten çekinmez, yardımlaşma kalkar, yağmacılık başlar. Sonra insanın arzularını belli bir noktada durdurmak mümkün değildir. Maneviyat bağlarını koparmış insan, maksadına erişebilmek için iğrenç yollara başvurur, emniyeti tehdit eder. Hayatının devamı ancak yardımlaşmaya bağlı bulunan ve içtimaî (sosyal) düzenlerinin esası yardımlaşma olan insan, işlerinde hiçbir cihetle istikamet bulamaz.

Her millette her zaman birtakım insanlar bulunur ki, eksik bilgileri onları hakikatlerin ötesine atar. Beş duyu içerisine girmeyen her şeyden şüpheye düşerler. Kabul veya red edilmesi gereken şeylere kulak asmaktan hoşlanırlar, hakikatlere karşı gözlerini yumarlar, kulaklarını tıkarlar. İşte bu öyle bir hastalıktır ki, onu ancak ilâhî vahyin ilâçları tedavi edebilir. Bunun için yaratıp, ona beyanı (iç duyguların ifadesini) öğreten, birbiriyle anlaşmak için sözü, haberleşmek için yazıyı talim eden Allah, sırf kullarına bir lütûf ve ihsan olarak bir kısım insanları yüksek bir derecede, üstün bir ahlâk ve kâmil sıfatlarla yaratıyor, onu akla rehber yapıyor, hayatta lüzumlu olan her şeyi gösteriyor. Yollarımıza ışık tutuyor. Biz de böylece bu ilâhî ışık sayesinde aklın göremediği tehlikelerden kurtuluyoruz. Bilinmesi gerekli olan ilâhî sıfatları, anlaşılması lüzumlu olan âhiret hayatını, âhirette amellerimize karşılık verilecek cezayı, insanların bütün meselelerini etraflıca öğreniyoruz.

Şimdiye kadar aklı olan herkesi ciddî olarak meşgul eden dünya ve âhiret meselelerini en sağlam çözüme götüren nübüvvet nurudur.

İnsanların ihtiyacı hayvanlarınki gibi, belli ve sınırlı değildir. Hayvanların ihtiyaçları kendilerine ilham olunduğu halde, insanlara ilham olunmamıştır. Fertler arasında farklar bulunduğu gibi, kabiliyet bakımından da farklar vardır. İnsan bir peygambere muhtaç olmadan doğru yolu bulacak bir güce sahip değildir. İnsanın bedenî ve zihnî kuvvetlerinin kendisini dünya ve âhiret saadetine götürebilmesi için, bir yol göstericiye ihtiyaç vardır. O rehber, bildirdiği hükümleri Allah tarafından tebliğ ediyor. Onun getirdiği her şeyde mükemmellik vardır. Hakikatlerin açıklaması vardır, insanların hidayeti vardır, aklın topluca bildiği, fakat detaylarına inmekten âciz kaldığı şeyleri beyan vardır, rahmet ve hikmet vardır. Peygamberlerin gönderilmesi sosyal bir zarurettir. İşte hakikat ve hidayet rehberi olan peygamberler Allah tarafından insanları korkutucu ve müjdeleyici olarak gönderilmişlerdir.

PEYGAMBERLERİN SAYISI:

İlk peygamber Hz. Âdem (Aleyhisselam), son peygamber de Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’dir (1). Bu ikisinin arasında çok peygamberler gelip geçmiştir.

Bazı eserlerde, sayıları (124.000), bazılarında (224.000) olarak bahsedilmiş ise de, bunlar âhâd yoluyla rivayet edildiğinden, kesinlik ifade etmez ve o şekilde iman etmek de şart değildir. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de:“Gönderdiğimiz öyle peygamberler vardır ki, onları, bundan önce sana beyan ettik. Öyle peygamberler de vardır ki, sana onları beyan etmedik…” (2) buyurmakla, peygamberden bir kısmını bildirdiğini, ötekilerden bahsetmediğini açıkça ifade etmektedir.

Kur’an’da isimleri bildirilenleri tafsîlî olarak (tek tek, hepsini), isimleri bildirilmeyenleri de, sayılarını söylemeden hepsinin hak ve doğru olduklarına icmâlen iman etmek farzdır.

Peygamberlerin bazılarına inanıp, bazılarına inanmamak küfürdür.

Kur’an-ı Kerim’de isimleri geçen peygamberler:

Kur’an’da 25 peygamberin isimleri geçmektedir ve şunlardır:

1- Âdem,

2 İdris,

3 Nûh,

4 Hûd,

5 Salih,

6 Lût,

7 İbrahim,

8 İsmail,

9 İshak,

10 Ya’kub,

11 Yûsuf,

12 Şuayb,

13 Harûn,

14 Mûsa,

15 Davûd,

16 Süleyman,

17 Eyyûb,

18 Zül-kifl,

19 Yûnus,

20 İlyas,

21 Elyasa’,

22 Zekeriya,

23 Yahya,

24 İsa,

25 MUHAMMED (Salevatullahi alâ nebiyyinâ ve aleyhim ecmaîn.)

Peygamberlerin hepsi erkeklerdendir:

“Senden önce de, kendilerine vahiyde bulunduğumuz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik.” (3) âyeti bu gerçeği açıklamaktadır.

İnsanlar, köleleri fakir görüp, değer vermedikleri için, kölelerden peygamber gönderilmemiştir.

Kur’an-ı Kerim’de isimleri geçen Hz. Zülkarneyn, Hz. Lukman ve Hz. Üzeyr’in peygamber olduklarına dair açık bir beyan olmadığı için, bu hususta herhangi bir şey söylenmesi doğru değildir. Çünkü peygamber olmayan bir insana, peygamberdir veya peygamber olan bir zata, peygamber değildir, inancında bulunmanın her ikisi de küfürdür.

Kendisine peygamberlik verilmiş olan bir kimsenin, bir müddet sonra peygamberliğinin kaldırılması bahis konusu olmadığı gibi, peygamberlerin ölümleri ile de risaletleri son bulmaz.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Kur an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.

Hicr Suresi,9 (Mürşid 3.1'den alınmıştır)

GÜNÜN HADİSİ

Gerçek Müslüman

Müslüman, dilinden, elinden müslümanlar selâmette kalan kimsedir. (Buhari, Kitabü'l İman -Abdullâh b. Amr b. Âs)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI