Cevaplar.Org

ALLAH’IN SIFATLARI-2

HAYAT: Allah’ın diri olması demektir. Hayat sıfatı Allah için vacip, zıddı olan ölüm sıfatı Allah hakkında mümteni’dir. Hayat bulunmadıkça (ilim, irade ve kudret) sıfatlarının bulunmasına da imkân yoktur. Hâlbuki Allah Teâlâ̵


İsmail Hakkı Zeyrek

ekremyilmaz08@gmail.com

2009-08-25 01:55:55

HAYAT: Allah’ın diri olması demektir.

Hayat sıfatı Allah için vacip, zıddı olan ölüm sıfatı Allah hakkında mümteni’dir. Hayat bulunmadıkça (ilim, irade ve kudret) sıfatlarının bulunmasına da imkân yoktur. Hâlbuki Allah Teâlâ’nın bu sıfatların sahibi olan eksiksiz bir varlık olduğu aklî delillerle sabittir.

Kâinatın sahibi olan Allah, ezelî ve ebedî bir hayat ile Haydır, diridir. Diri olmayan bir zat, organik ve inorganik bu kadar varlıkların mucidi olamaz.

Allah’ın Hay olması canlı varlıkların duygu, hareket ve iradeyi gerektiren fânî ve hâdis (sonradan var olan) hayatları cinsinden bir hayat değil, kadîm bir sıfattır.

Şu ayetler Cenab-ı Hakk’ın hayat sıfatına sahip ekmel bir varlık olduğuna delildir.

“O ezelî ve ebedî hayat ile bizatihi (kendiliğinden) diridir.” (17)

“Daima diri olup, hiçbir zaman ölmeyen Allah’a tevekkül et!” (18)

“Bütün yüzler Hayy ve Kayyum olan (ölmeyen ve ezelden beri var olan) Allah’a baş eğmiştir.” (19)

“Ebedî hayat sahibi ancak O’dur. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O halde ibadeti ona halis kılarak, kendisine şöyle dua edin: Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” (20)

İLİM: Allah Teâlâ’nın her şeyi bilmesi demektir. Bu sıfat da Allah hakkında vacip zıddı olan cehalet mümtenidir (imkânsızdır). Allah olmuşu, olanı, olacağı, gerek bir bütün halinde, gerek ayrı ayrı hepsini bilir. Onun ilmi ezelden ebede bütün bilinenleri kuşatmıştır. İlim sıfatı ile her şey ona açılır. Hiçbir şey onun ilminin dışına çıkamaz. Dünya ve dünyadakiler yok iken onların hepsini nasıl ve ne zaman olacaklarsa öylece bilirdi. Onların her biri gelecekleri tertibe göre ilminde mevcuttu. Gönlümüzden geçenler dâhil hiçbir şey ona gizli değildir. Bir adamın filan zamanda doğacağını ezelî ilmi ile nasıl bilirse, onun doğduğu zaman da yine o ezelî ilmi ile öylece bilir. Onun ilmi ezelden ebede doğru değişmeden devam eder gider.

Kâinatta görülen ince nizam ve tertip yaratıcısının sonsuz ilmini ispata kâfidir. Güzel çizilmiş bir manzara nasıl onu çizenin sanattaki üstünlüğünü gösterirse, her zerresinde en yüksek bir sanat görülen bu kâinat, onu yaratanın uçsuz bucaksız ilmine delalet etmez mi? Gizli ve aşikâr hiçbir şey Allah’ın ilminin dışında değildir:

“O, öyle Allah ki, ondan başka, hiçbir ilah yok… Gizliyi de bilir, aşikârı da… O, Rahmandır, Rahimdir.” (21)

Büyük küçük, canlı ve cansız, olmuş ve olacak, gizli ve açık, her şeyi bütün tafsilatı, bütün inceliğiyle Allah’ın ilmindedir.

Bunu şu ayetler belîğ bir tarzda bildirmektedir:

“Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır. Onları ancak Allah bilir. Karada ve denizde ne varsa, hepsini o bilir. Onun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez, yerin karanlıkları içindeki tek tane, yaş ve kuru her şey Allah’ın ilmindedir (Levh-i Mahfuz’da). (22)

“Ondan (Rabbinin ilminden) göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey (ufak bir mikrop veya molekül) uzak kalmaz, ilminden kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır.” (23)

İRADE: Allah Teâlâ’nın mümkün olan şeylerden her birini, sonsuz şekillerden ve vakitlerden birine tahsis ve tayin buyurması demektir.

Allah Teâlâ Hazretleri irade sahibidir, dilediğini yapar, kâinatın varlığı ve varlıkların çeşitli cins ve şekillerde olması Cenab-ı Hakk’ın iradesine delildir:

“Elbette Allah dilediğini yapar.” (24)

“Her ne dilerse, hemen dilediği gibi yapar.” (25) ayetleri Cenab-ı Hakk’ın iradesine açık olarak delalet etmektedir. Her şey onun iradesi ve dilemesi ile olur. Onun iradesi ve dilemesi dışında hiçbir şey olmaz. İstemediği bir şeyi kendisine yaptıracak hiçbir kuvvet de düşünülemez.

Allah’ın kâinatı yaratması, ışığın güneşten, ısının ateşten meydana gelmesi şeklinde değildir. Böyle olsa, var olan şeyler, sebep ve netice kanununa göre meydana gelmiş olacağından, onların da ezelî olması gerekir. Çünkü; Cenab-ı Hak ezelî olduğundan, kendisinden bu yol ile meydana gelen şeylerin de ezelî olması lazımdır. Netice sebebe tâbi olduğu için ondan ayrılamaz. Tıpkı Ma’lûl (Netice) olan ısının illeti (Sebebi) bulunan ateşten ayrılamadığı gibi.

Hâlbuki varlıkların hâdis (sonradan var olma) ve iradesizliğin Allah’ın şanına zıd olduğu delillerle sabittir. Âlemin hâdis olması, Allah’ın iradesine delil olduğu gibi, bu âlemdeki milyarlarca çeşitli eserin varlığı da, yine Allah’ın iradesinin varlığına şahittir. Çünkü bunlardan her biri mümkündür. (Varlığı imkânsız olmayan veya mutlak surette mevcut olması lazım gelmeyen varlık) esasları bir olan Atomlardan meydana gelmiştir.

Bununla beraber, her birinin çeşidi, şekli, ölçüsü, derece ve miktarı, tabiî özellikleri birbirlerinden farklıdır ve yine bunlardan her biri sonsuz şekil ve vakitlerden birine tercih edilerek tahsis buyurulmuştur. Bu durumlar ise, Allah’ın ezelî iradesinden ileri gelmiştir. Başka şekilde olması mümkün değildir.

TEKVÎNÎ İRADE – TEŞRÎÎ İRADE:

Kur’an-ı Kerim ayetlerinden anlaşıldığına göre, Cenab-ı Hakk’ın iki çeşit iradesi vardır:

a- Tevkinî irade,

b- Teşrîî irade.

“Ben size nasihat etmek istemiş isem de, Allah sizi helak etmek diliyorsa, benim nasihatim size fayda vermez. O Rabbinizdir ve nihayet O’na döndürüleceksiniz.” (26) ayetindeki irade tekvînî iradedir.

“(Allah böyle orucu farz kılmakla) sizi zora, sıkıntıya sokmak istemez. Bilâkis size kolaylık vermek ister.” (27) ayetindeki irade teşrîî iradedir.

Tekvînî irade (Meşiyyet), yani; dileme, Teşrîî irade ise, sevgi ve razı olma demektir.

Allah’ın iradesi iki şekilde olduğu için, İlahî kanunlar da iki kısımdır. Tekvînî Kanunlar, Teşrîî Kanunlar. Tekvînî Kanunlar, Tekvînî irade ile meydana geldiği için, bunların insanların tesiri ile değiştirilmesi mümkün değildir. Fakat, Teşrîî Kanunlar, Teşrîî iradenin mahsûlü olduğu için bunların tatbikinde insanların karışması bahis konusudur. Çünkü insanlar, teşrîî kanunların uygulamasını ihmal edecek iradeye sahiptir. İslam teşrîî olsun, tekvînî olsun bütün kanunları sadece Allah’ın emir ve tedbirine dayandırır.

KUDRET: Allah Teâlâ Hazretlerinin iradesi ile mümkinâtta (varlığı imkânsız olmayan ve ya mutlaka var olması gerekmeyen) tesir ve dilediğini yapmaya kâdir olması demektir.

Kudret sıfatı Allah hakkında vacip nekîzı (28) olan acizlik mümtenidir, imkânsızdır.

Cenab-ı Hak dilerse bu âlemi bir anda yok eder, dilerse binlerce âlemi bir anda var eder. Müsbet bilgilerin gelişmesi, Allah’ın kudretinin daha fazla anlaşılmasına yardım etmektedir.

Gözlerimizi bir an fezaya çevirelim, büyüklüğünü ve genişliğini rakamlarla anlatmaya aciz kaldığımız fezada, gök kubbeyi yaldızlayan ve her gece birer hidayet kandili gibi pırıl pırıl parlayan milyarlarca yıldızdan her biri ince bir hesapla kendine ayrılan bir daire içinde hareket edip durmakta ve en küçük bir nizamsızlık eseri görülmemektedir. Bunlar kâinatı yaratan Allah’ın kudretini ve büyüklüğünü göstermeye yetmez mi?

SEM’: Allah Teâlâ’nın işitmesi demektir. Sem’ sıfatı Allah hakkında vacip, sağırlık ise mümtenidir. İşitmemek bir eksikliktir; Allah-ü Süphanehu ve Teâlâ bütün eksikliklerden münezzehtir.

Allah’ın diğer ezelî sıfatları gibi, Sem’ (Semi’) sıfatı da, tam bir kemâl üzeredir. Onun işitmesi için bir organa ve havaya ihtiyaç yoktur. Bütün harfleri ve sesleri işitir. Kullarının yalvarıp yakarmalarından, kalplerinin iniltilerinden haberdardır. Gizli ve aşikâr hiçbir ses onun işitmesinin dışında kalamaz ve bir şeyi işitmesi, diğerlerini işitmesine engel olmaz:

“Allah bütün söylediklerimizi işitendir, bilendir.” (29)

BASAR: Allah Teâlâ’nın görmesi demektir. Bu sıfatta Allah hakkında vacip, körlük mümteni’dir. Görmemek bir eksiklik olduğu için, Allah hakkında böyle bir şey düşünülemez.

Allah’ın görmesi yankı (İnikâs) ışık ve duygulara muhtaç olmadan her şeyi görür. Görülmek kabiliyetinde olan her şeyi tam ve mükemmel olarak görür, bir şeyi görmesi başkalarını görmesine engel değildir:

“O, Semi’dir. Bütün söylenenleri işitir. Basîr’dir. Bütün yapılanları görür.” (30)

KELAM: Allah Teâlâ Hazretlerinin harflere ve seslere muhtaç olmadan söylemesi demektir. Kelâm sıfatı Allah hakkında vacip, zıddı olan sükût (konuşmamak) muhaldir. Çünkü; bu bir eksikliktir. Allah ise noksan sıfatlardan münezzehtir.

Allah’ın ezelî kelâm sıfatı bulunduğu, bütün Peygamberlerden tevatür yolu nakledilmiştir:

“Allah, Mûsa’ya (vasıtasız) hitap etti.” (31) ayet-i kerimesi bunu göstermektedir.

Bununla beraber Allah’ın kelamı harfler ve sesler cinsinden değildir. Çünkü; bunlar hava ve harflerin mahreçleri gibi, hâdis (sonradan var olan) bir takım vasıtalara muhtaçtır. Ezelî bir sıfat olan Allah kelâmı ise Kadîmdir.

Bu manada Allah’ın kelâmı vardır ve bunun varlığı, aklî ve naklî delillerle icma’ ve tevatür yolu ile sabittir. Aklî yönden; Allah bir takım emirler vermiş ve nehiyler koymuştur.

Böyle emirler veren ve yasaklar koyan bir zat ise, kelâm sıfatına sahiptir. Nisâ Sûresi’nin 164. ayeti ile bütün semavî kitaplar bu husustaki naklî delillerdir.

KELÂM-I NEFSÎ – KELÂM-I LÂFZÎ:

Mutlak manada kelâm; nefsî ve lâfzî diye ikiye ayrılır. Mesela; biz çok defa dil ile söylediğimiz halde, kalbimizle kendi kendimize bir şeyler söyleriz. Sonra kalbimizdeki bu sözleri harfler ve sesle vasıtasıyla başkalarına anlatırız. İşte kalbimizdeki bu sözlere – insana nispetle- (Kelâm-ı Nefsî), harflerden ve seslerden ibaret olanlara da (Kelâm-ı Lâfzî) denir. Eski Arap şairlerinden Ahtal da kelâmın bu iki manasına temas ederek şöyle demiştir:

“Kelâm gönülde olandır. Dil ancak gönülde olana delil ve tercümandır.

Allah kelâmına gelince: Bu da kelâm-ı nefsî ile kelâm-ı lâfzî arasında ortak olan bir kelâmdır.

Allah’ın zatî kelamı: Allah’ın zatı ile var olan ezelî bir sıfattır. Harflere, seslere ve bunları bir araya getirip sıralamaya Arapça (Kur’an), İbranice (Tevrat), veya Süryanice (Zebur) gibi bir dile muhtaç olmaktan uzaktır.

İlahî vahye dayanan lâfzî kelâm ise; Kelâm-ı nefsî’yi anlamaya sebep olan ibâre ve işaretlerden, sözlerden ve harflerden, sûrelerden ve ayetlerden meydana gelmiştir. Ve buna hiç kimse karışmamıştır. Mesela; Kur’an-ı Kerim, Allah kelâmıdır. Allah’ın zatı ile var olan ezelî bir sıfat olması yönü ile Allah’ın zatî kelâmıdır. Mushaflarda yazılmış, hafızalarımızda ezber edilmiş, dilimizle okunmuş, sözler ve kelimeler olması yönü ile de, Allah’ın lâfzî kelâmıdır.

Kur’an, Allah’ın zatî kelâmı olması, yani; Allah’ın ezelî bir sıfatı olması yönü ile yaratılmamış (çünkü ezelîdir); fakat Allah’ın zatî kelâmını anlamaya vesile olan ve bizim tarafımızdan yazılan, okunan ve ezber edilen sözler ve lâfızlar olması yönü ile de mahlûktur, yani; yaratılmıştır.

TEKVÎN:

Cenab-ı Hakk’ın bilfiil (başkası karışmadan) yaratma sıfatı demektir. Cenab-ı Hak, Tekvîn sıfatı ile mümkün olan şeyleri ezelî iradesi ile yoktan varlığa çıkarır, bütün yaratılmışlar Allah’ın tekvîn sıfatı bulunduğunu göstermektedir. Bu sıfat bütün fiilî sıfatların esasıdır. Yaratma, rızık verme, diriltme ve öldürme, nimet verme, azap çektirme gibi, bütün fiilî sıfatlar (tekvîn) sıfatına râcidir. (Ona dönmektedir, onunla ilgilidir.) Yapılan işlere göre, sözler ve tâbirler değişik olsa da, sıfatta bir değişiklik yoktur. Mesela; Cenab-ı Hakk’a eşyayı yaratması yönü ile Halik Ve Mucid denildiği gibi, bu şekilde görülen sıfatına (Halk ve İcad) denir. Aynı şekilde yarattıklarına hayat ve rızık vermesi yönü ile Muhyi ve Rezzak adı verildiği gibi, bu tarzda görünen sıfatına da, İhya ve Terzik (Diriltme ve Rızık verme) denir. Aklî ve naklî deliller, tekvîn sıfatının varlığını göstermektedir. Kâinat bir var edene, bir yaratıcıya, bir yapıcıya muhtaçtır. Bu yaratıcı ve yapıcı kudret ise, tekvîn sıfatına sahip olan zat demektir.

“Allah’ın şanı, bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona sadece (ol!) demektir. O, oluverir.” (32) ayeti de, bu sıfatın varlığına naklî bir delildir.

Dipnotlar

17-Bakara: 255.

18-Furkan: 58.

19-Taha: 111.

20-Mü’min: 65.

21-Haşir: 22.

22-En’am: 59.

23-Sebe’: 3.

24-Hacc: 18.

25-Buruç: 16.

26-Hûd: 34.

27-Bakara: 185.

28-Nakiz: Bir şeyin aksi, zıddı demektir. Fakat (zıd) ile (nakiz) arasında fark vardır. Nakiz olan iki şey, ne birleşirler, ne de ikisi birden yok olurlar. Zıd olan iki şey birleşemezler, fakat ikisi de birden yok olabilirler.

29-Mâide: 76.

30-Şûra: 11.

31-Nisâ: 164.

32-Yâsin: 82.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

Bilin ki, Allah'ın lâneti zâlimlerin üzerinedir.

Hûd,18

GÜNÜN HADİSİ

Emin ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli (ayette sırat-ı müstakim ashabı olarak zikredilen) peygamberler, sıddikler, şehidler ve salihlerle beraberdir.

Tirmizi, Büyu 4, (1209); İbnu Mace, Ticarat 1, (2139)

TARİHTE BU HAFTA

*I.Dünya Savaşı Sona Erdi(11 Kasım 1918) *Bolu-Düzce-Kaynaşlı Depremi(12 Kasım 1999) *Mehmed Zahid Kotku Hz.lerinin Vefatı(13 Kasım 1980) *K.K.T.C Kuruldu(15 Kasım 1983) *Muhyiddin-i Arabi Hz.lerinin Vefatı(16 Kasım 1240)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI