Cevaplar.Org

ALİ ÇAKMAK AĞABEY'DEN HİZMET HATIRALARI-1

Osmanlının pınarı Bursa’da iman ve Kur’an hizmetinin ilk tohumlarını atanlardan muhterem Ali Çakmak beyi ziyaret edip hatıralarını dinlemek nasip oldu. Ali ağabey Cumhuriyetimizle yaşıt bir büyüğümüz. Osmanlı beyefendisi nasıl olurm


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2009-07-08 00:28:57

Osmanlının pınarı Bursa'da iman ve Kur'an hizmetinin ilk tohumlarını atanlardan muhterem Ali Çakmak beyi ziyaret edip hatıralarını dinlemek nasip oldu. Ali ağabey Cumhuriyetimizle yaşıt bir büyüğümüz. Osmanlı beyefendisi nasıl olurmuş görmek isteyenler onu görsün diyorum. Hem büyük bir dava adamı, hem mahviyet ve tevazuun zirvesinde bir beyefendi, hem de aşkın, şevkin, fedakarlık ve hizmette fani olmanın canlı kanlı bir hali olarak göründü, kalbimde öyle yer etti Ali ağabey..

 

Cenab-ı Hakk kendilerinden ilelebed razı olsun. Bu ortamı bize hazırlayan Bursa Kültür Vakfı Yetkililerine en derin teşekkürlerimizi arz ederiz. Salih Okur

 

Risale-i Nur ve Bediüzzaman ile Tanışma

 

Cenab-ı Hakk'a, Rabbi Rahimime hadsiz şükürler olsun ki, Risale-i Nur gibi büyük bir hazineyi ve onun müellif-i muhteremini tanımak şerefine nail etti..
1948 senesinde, askerden geldiğim sıralarda, Tavşanlı'da, mahallemizin sakinlerinden emekli bir öğretmen, kapıya gelip "Hafızım, şu kitabı oku" diye bir kitap uzattı. Baktım Osmanlıca ve matbu, fakat ne kabı var, ne de ismi var. Kimin kitabı olduğu belli değil. Buna rağmen kitabı aldım.

 

Ben de kitap hastasıydım, şöyle ki; ben çok fakir bir aileden gelen bir babanın, 1923 senesinde dünyaya gelen oğluyum ve babam -Allah ondan razı olsun- beni okula vermedi. Okula vermeyişinin sebebini de şu anda izaha lüzum görmüyorum. Kendisi rahatsız, hasta ve benim yardımıma ihtiyacı olan bir baba idi.

 

Beni küçük yaşlarımda çalıştırırken, Kur'an-ı Kerim'i öğretti, küçük yaşta camiye alıştırdı. O zaman, malum Halk Partisi devri, camilerde elli yaşın altında birini görmek mümkün değildi. Sadece ihtiyarlar kalmıştı. Böyle olunca bütün Tavşanlı'nın, yani memleketimin ihtiyarları, beni her gördükleri yerde namaz kılıyorum diye hürmet ederlerdi. Dört-beş yaşlarımda hatim indirdiğimi hayalen hatırlıyorum.

 

Babam beni mektebe vermemekle beraber, kendi kendime okumayı öğrendim. Genç yaşlarda kitap okuma hastası oldum. Çöp tenekelerinden bile kitap toplayarak okuyordum.

 

O bahsettiğim kitabı aldığım zaman, okumaya başladım. Anlamıyorum, fakat okumaya başlayınca da bırakamıyorum. Sonuna kadar bitirdim.

 

Başka bir arkadaşımın yanına gittim -şu anda sağdır- terziydi kendisi. Bir defa daha okudum onun yanında. Şu anda gittiğim zamanlarda bana hatırlatıyor; "Neydi o feyiz" diye. Ancak bu kadar ifade ediyor, fakat bir şey anlamıyoruz tabi.

 

Neticede iade etmek üzere gittiğimde; "Hacı ağabey okudum, teşekkür ederim" dedim. "Kitap senin olsun" dedi. Kitabı bağrıma bastığımı hatırlıyorum. Sonradan anladım ki o kitap Ayet-ül Kübra imiş. Yani Risale-i Nur'un en büyük, en mühim eserlerinden birisi. Rabbime hadsiz şükürler olsun. Bu şekilde ilk defa o bizi buldu, ben onu tanımadım, o beni buldu!...

 

Ondan sonra Eskişehir'den birkaç Risaleyi daha temin ettim. Nihayet 1952 senesinde Bursa'ya geldim. Bursa'ya geliş şeklimi de ifade edeyim. On üç- on dört yaşlarımda Kur'an-ı Kerim'i tamamen ezberlemiştim. Üstad "Bazen adem-i nimet, nimet olur" diyor ya, Cenab-ı Hakk bana ses vermemiş, makam da vermemiş ve bunları vermeyişi benim için büyük bir nimetmiş. Çünkü o zaman Cumhuriyet devrinin ilk hafızlarından idik. Kur'an ezberleyen arkadaşlarım bütün halkın Kur'an'a karşı olan hürmeti ve şevki neticesinde el üstünde, fakat bende bir şey yok..

 

"Ben de Kur'an-ı Kerim'in hakaikini elde edip imana, Kur'an'a ve Müslümanlara öyle hizmet edeceğim" diye bir ideal sahibi oldum. O zaman ki diğer arkadaşlarım her biri bir yerden mezun oldu, imam oldu, vazife aldılar ve şu anda yok oldular, silindi gittiler… Silindiler derken, kendi âlemlerinde böyle de; içtimai hayatta, cemiyet hayatında, insan içerisinde şu anda sadece emekliler. Kenarda ecellerini bekler durumdalar.

 

Bursa'ya Hicret

 

Ama Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun ki; benim sesim ve makamımın olmayışı ve o idealimin neticesinde beni Bursa'ya kadar sevk etti. Zahirde bir rızık için, çalışmak için geliyoruz, fakat hakikatte ise gayem bu idi ve bunun için de Cenab-ı Hakk Risale-i Nur gibi bir hazineyi bize nasip etti, Elhamdülillah. O şartlar içerisinde buraya geldiğim zaman yirmi beş lira haftalık ile yedi nüfus idare ediyordum. Bu zorluklar içerisindeydik. Fakat şimdi anlıyoruz ki eğer biraz varlıklı olsaydım, biraz sermayeli bir insan olsaydım; Risale-i Nur'un kıymeti, ehemmiyeti bilinmeyecekti.

 

Bizde hiçbir şey yok, hiçbir şey olmayışı da şöyle; Üstad'ımız diyor; "Risale-i Nur kendi kendini tanıtır" ve hakikaten öyle oldu. Eğer tahsilim olsaydı, ilmim olsaydı; "İlmi var, ilmi ile etrafına tesir ediyor" diyeceklerdi. Risale-i Nur'un tesiri bilinmeyecekti. Zengin olsaydım; "Serveti var, etrafındakiler serveti için toplanıyorlar" diyeceklerdi, yine Risale-i Nur'un tesiri bilinmeyecekti. Eğer tanınmış hanedandan birisi olsaydım; "Evet tanınmış, tanıyanı çok, itibarı var bunun için insanları etkiliyor" diyeceklerdi, fakat hiç birisi yok. Dışarıdan gelmiş, muhacir, fakir, hatta diplomasız, cahil birisi. Fakat o gün her akşam bir yere gidiyorum; o Risale-i Nur'un tesiri neticesinde ilk karşıma çıkan "senin tahsilin nedir?" diye sorardı. Zannediyor ki benim eserim veyahut benim tesirim. Sadece aklını zorlamasın diye "İlahiyat" der, geçerdim. Birkaç gün sonra kendisi de anlardı tabi. Bu suretle Bursa'da Risale-i Nur'un yayılmasına Cenab-ı Hakk bizi vasıta kıldı.

 

Evet, hakikaten "her insanın müteaddid şahsiyeti bulunur" diyen Üstad; "Eğer benim bu şahsiyetimin kusurlarını söylesem, benim etrafımda kalmazsınız. Sizi dağıtmamak için söylemiyorum" diyor. İşte ben de öyle; söylemiyorum ki kimse dağılmasın. Biz bugün hakikaten; tahsilsiz, ilimsiz olduğumuz halde -Cenab-ı Hakk bir buğdaydan bir çam ağacını halk ettiği gibi kudretiyle- bizi de Bursa'da Risale-i Nur'un neşrine vasıta kıldı. Demek istihdam oluyoruz, istihdam ettiler. Allah'a hadsiz şükürler olsun.

 

Hizmet Erleri ile Tanışmam

 

Hizmete devam ederken -tabi hemen kısa zamanda- ilk tanıdığım Muzaffer Aslan Ağabeydir. 1955 seneleriydi Orhan Camiinde namazdan çıktım, kapının dışarısında, kenarda bavulunu açmış, Risale-i Nur'ları satmaya çalışıyor. O şartlar içerisinde büyük cesaret, büyük metanet isteyen bir şeydir. Onu görünce birdenbire heyecanlandım. Bavulunu toparladım, aldım, hemen dükkanıma götürdüm. İlk karşılaştığım nur talebesi o oldu. Onun neticesinde de başta Sungur Ağabey, Fırıncı Ağabey, Birinci Ağabey, Ceylan'lar hepsi bana çok büyük destek oldular.

 

O zamanlar tabi dershaneler şimdiki gibi değil, sadece bizim fakirhaneye misafir oluyorlardı. Bediüzzaman Hazretlerinin ne kadar hizmetkârı varsa bizim evde misafir kalmıştır. Bu ne büyük devlettir. Bu büyük paralarla alınacak bir şey değil. Sadece Cenab-ı Hakk'ın bir lütfudur.

 

Hatta şöyle latife bir olay oldu, Fırıncı Ağabeyin kulağını çınlatmak için kaydedeyim: Tanıştığımız zaman geldi: "Benim ekmeğime mani oldun" dedi. "Hayrola Ağabey" dedim. Malum kendisi Bursa'lı. Birçok yerde o zaman Risale-i Nur'lar neşredilirken Bursa'da hiçbir ses yok. Gerçi daha evvel Afyon hapishanesinde kalanlardan Aydın'lı Ali Akdağ Ağabey gelmiş, -hatta geldiği zaman tanışmıştık onunla- gelmiş ama herhalde neşretmemiş. Tabi o zaman onları "nur talebeleri idam olacak" diye o şekilde propagandalarla korkutmuşlar, ürkütmüşler. Belki bu nokta ile neşretmedi, bilemiyorum.

 

Böyle olunca Fırıncı Ağabey niyet etmiş; "Bir seyyar araba temin edeyim, Bursa'da seyyar börekçilik yapayım, dolayısıyla da Risale-i Nur'u neşredeyim diye niyet etmiştim, sen geldin benim ekmeğime mani oldun" dedi. Allah razı olsun ve bana halen daha -ikindiden evvel beraberdik- hiç desteğini kesmemiştir. Allah onlardan ebeden razı olsun.

 

Tabi bu kadar nur talebelerinin gelmesi neticesinde Üstad Hazretleri de haberdar oluyor ve her gelen de teşvik ediyor bizi. Fakat biraz evvel bahsettiğim gibi maddi durumum yok ki ziyaret düşüneyim. Bir gün çalışmasam ekmek yok. Altı nüfus bana bakıyor.

 

Bir de Bursa'ya geldikten sonra; daha evvelki bahsettiğim idealim neticesinde Arapça öğrenmek istiyordum. Isparta-Tavşanlı'da başladım neticede muvaffak olamadım. Buraya gelince hem çalışıyor, hem de sabah namazından sonra Ulu Camiye arabiyyat okumaya gidiyordum. Cenab-ı Hakk iki sene bana devam ettirdi. Hiç olmazsa kelimelerin karşılığını anlayacak kadar öğrendim.

 

Cenab-ı Hakkın İstihdamı

 

Halk Partisi devrinde dinî neşriyat yasaktı. Ne bir mecmua, ne bir kitap, ne bir gazete, hiçbir şey yok. Biz o zaman arkadaşlarımızla dini kitap olarak Gülistan'ı okuyorduk. Fakat ben Şark ve Garb klasiklerini okumuştum.

 

Babam bu yazıyı öğrenmeyi, bu yazıda kitap okumayı yasak etmişti bana. Fakat ben ondan gizli, hem çok çalışıyorum, hem de gizli-yatarken yatağımın altında kitaplar vardı- idare lambası ile okurdum. Yatardım, kontrole gelirdi, onun gelip gittiğini anladıktan sonra kalkardım, idare lambasını ve kitabı çıkarır okurdum. Çok zaman annem kaldırmaya geldiğinde kitabın başından kaldırırdı beni. Böyle okurdum. Şark ve Garb klasiklerini okumamın neticesi ve Arabiyyat okumamın neticesi o kadarcık da olsa bu hizmet-i imaniyede yani Risale-i Nur'un tanıtılmasında büyük faydası oldu. Cenab-ı Hakk senelerce evvel neticeyi bildiği için hazırlıyor bizi.

 

Bunu niçin anlattım; o zaman Halk Partisi devrinin son günleri… Onun zamanında bütün din âlimleri yok olmuş. Birçok kimseler hoca biliniyor, fakat skolâstik bir hava içerisindeler ve Halk Partisi devrinde de iki-üç kişinin bir araya gelmesi mümkün değil. Biz o zaman kırk-elli kişiyle her akşam toplanıyoruz. Biz Risale-i Nur'ları okuyup onlara heyecan vermeye çalışırken, hoca o zaman bir kelime konuşuyor, Peygamberimiz böyle demiş diye bir hadis söylüyor. "Uğraşmayın, olmaz artık, bir daha bu millet kurtulmaz" gibi ümitsizlik atıyor, o gençleri bir ye's'e atıyor. Tabi biz de tahammül edemiyoruz, o zaman mümkün olduğunca Hocaefendi'ye; "O hadisin sarih manası budur, işari manası budur, nüktesi budur, o manada değildir" diye cevap veriyoruz. Bu suretle tesiri kalmıyor..

 

Bunun yanında diğer tarafta da, o hale gelmişti ki o devir Üniversite talebesinin memlekette bir milletvekili kadar kredisi, itibarı vardı. Onlar da geliyordu, o itibarın ve halkın onlara karşı rağbetinin neticesinde o toplulukta kendini göstermek istiyordu. Böyle derken, biz burada münasebet geldiği zaman Jan Jak Russo böyle demiş, Victor Hugo böyle demiş… Bunlardan bahsedince "A! bu garbı da biliyor" diyor. Cenab-ı Hakk mani olmak isteyenlere mani oldu. Bir büyük fahir değil, şahsiyetimi ortaya koymak değil, hizmetin muhafazası için Cenab-ı Hakk'ın bizi nasıl hazırladığı anlaşılıyor.

 

-Devam edecek-

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN KENDİ DİLİNDEN BAZI HATIRALAR

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN KENDİ DİLİNDEN BAZI HATIRALAR

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Üstad Bediüzzaman 6000 sayfalık Külliyatında zaman zaman -bazen bi

BEDİÜZZAMAN’IN ŞAM HUTBESİ VE MUHADDİS ŞEYH BEDREDDİN EL HASENİ

BEDİÜZZAMAN’IN ŞAM HUTBESİ VE MUHADDİS ŞEYH BEDREDDİN EL HASENİ

Merhum Ali Uçar Bey bir sohbetinde anlatıyor; “Ali Sert Hocamdan dinlediğim şu hatırayı, Kon

CAFER ÇİM AĞABEY’İN HATIRALARI

CAFER ÇİM AĞABEY’İN HATIRALARI

Takdim Kıymetli ziyaretçilerimiz, edep, nezaket, tevazu timsali çok kıymetli bir insan-ı kâmi

BİR AVUKATIN HATIRALARI

BİR AVUKATIN HATIRALARI

Kıymetli ziyaretçilerimiz, aşağıda nakledeceğimiz hatıralar, Mutlakıyet, Meşrutiyet, Cumhu

SAİD HALİM PAŞA VE BEDİÜZZAMAN'LA İLGİLİ BİR HATIRA

SAİD HALİM PAŞA VE BEDİÜZZAMAN'LA İLGİLİ BİR HATIRA

Güngörmüş, gün geçirmiş zatların yanında insanın ya bir not defteri olmalı veya bir kayı

SUNGUR AĞABEY’DEN AHMED FEYZİ KUL AĞABEY İLE ALAKALI ANILAR

SUNGUR AĞABEY’DEN AHMED FEYZİ KUL AĞABEY İLE ALAKALI ANILAR

Sungur Ağabey anlatıyor: ‘Ahmet Feyzi Ağabey hapiste iyice hırslanmış, Temyiz’e layiha ya

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’I AĞLATAN RÜYA

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’I AĞLATAN RÜYA

Hafız Rıza Çöllüoğlu, değerli bir büyüğümüz. Muradiye Vakfının kurucularından olan Ho

MOLLA VAHDEDDİN KÜFREVİ’DEN HATIRALAR

MOLLA VAHDEDDİN KÜFREVİ’DEN HATIRALAR

Şeyh Muhammed Küfrevi hazretlerinin torunlarından Vahdettin Küfrevi Efendi'nin hatıraları

TAHİR BÜYÜKKÖRÜKÇÜ HOCAEFENDİ VE BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ

TAHİR BÜYÜKKÖRÜKÇÜ HOCAEFENDİ VE BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ

Abdurahman Büyükkörükçü hocamızla 29.06.2011 tarihinde Konya Erenköy’deki evlerinde kısa

İMANIN TEZAHÜRÜ

İMANIN TEZAHÜRÜ

Biz bu yazımızda Üstad Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatında da neşredilen bir kahramanlığ

NUR KAHRAMANLARI-2

NUR KAHRAMANLARI-2

Üstad Hazretlerini, ortaokul talebesi iken tanıyıp ona soru sorma şansına ve yakın talebelerin

Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullara (zerre kadar) zulmedici değildir.

Fussilet, 46

GÜNÜN HADİSİ

Berâe (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: "Müminlerden (özür sahibi olanlar dışında) (evlerinde) oturanlar ile Allah yolunda malları ve canları ile savaşanlar bir olamaz."

TARİHTE BU HAFTA

*NATO'nun kuruluşu(24 Mart 1949) *Uhud savaşı(24 Mart 625) *Huneyn savaşı(29 Mart 630) *Fatih Sultan Mehmet Han'ın doğumu(30 Mart 1432)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI