Cevaplar.Org

PROF. DR. HASAN KÂMİL YILMAZ BEY İLE TASAVVUF ÇERÇEVESİNDE–2

-Özellikle Osmanlı’nın son döneminde ulema ile tekke arasında bir soğukluk müşahede ediliyor. Bunun sebebi nedir? Mesela şöyle söyleyeyim: İskilipli Atıf Hoca davasının zabıtlarını okudum. Orada bir Şeyh Efendiye Atıf Efendi hakkında soru


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2009-05-07 23:45:29

-Özellikle Osmanlı’nın son döneminde ulema ile tekke arasında bir soğukluk müşahede ediliyor. Bunun sebebi nedir? Mesela şöyle söyleyeyim: İskilipli Atıf Hoca davasının zabıtlarını okudum. Orada bir Şeyh Efendiye Atıf Efendi hakkında sorulunca diyor ki:"Efendim, bu zat bütün tarikatlara karşıdır. Ben ise Halidi tarikatındanım" diyor. Yine mesela Mustafa Sabri Efendi’nin Muhyiddin Arabî hakkında dediklerini biliyoruz. Yani biraz bazı kimselerde tasavvuf çevrelerine karşı bir soğukluk var..

-Herkeste değil, belli muhitlerde bu var, bilhassa selefi etkilerle, o selefi düşüncenin tesirinde olan insanlar da var ama bunun yanında çok büyük âlimlerden -Elmalılı Hamdi Efendi gibi- aynı zamanda ehl-i tarik olanlar da var…

-Şabaniye tarikatına bağlı değil mi?

-Evet Şabaniye tarikatına bağlı. Tefsirinde zaten bolca İbni Arabi’den, İmam-ı Rabbani’den, Ruhul Beyan'dan alıntı yaparak bunları söylüyor zaten, o derinliği hissediyorsunuz.

Bence bu ihtilafın bir sebebi, birinin diğerini kendisinin alternatifi olarak görmesi. Yani o olursa ben olmam, ben olursam o olmaz gibi kaygılar var. Tasavvuf ayrı bir şey, ilim ayrı bir şey. O kendi yolunda bir boşluk dolduruyor, ben de burada bir boşluk dolduruyorum gibi görmüyor insanlar. Dolayısıyla bir kıskançlık var işin içerisinde gibi hissediyorum ben. Bu tabi ta başlangıçtan beri var, ama Osmanlı ilk devrelerinde o kadar yok...

Özellikle 17. yüzyılda bu Kadızadeler, Sivasizadeler tartışmaları zamanında oluşuyor. Ondan sonra devlet baskısıyla bir süre biraz kontrol ediliyor. Çünkü o sıralar Tekkelerden, camilerden insanlar ölüyor. Ama Köprülülerden Rıfkı Mehmet Paşa’nın müdahalesiyle zannediyorum – isimleri karıştırmış olabilirim- bir sükûnet dönemi oluşuyor. Ondan sonra da yine az çok zaman zaman kavga olmakla beraber ölüm-öldürmek noktasına varan kavgalar azalıyor.

Son dönemlerde de zaten medreseler belli bir yara almış, tekkelerde öyle, herkes birbirinin ayağına kurşun sıkıyor. Bence o sosyal müesseselerin birlikte çöküşüne şahit olmaktan kaynaklanan bir ilandır sonuçta bu. Ama hem medrese kökenli, hem de tasavvuftan istifade edenler de var. Onlar belki en velud ve en müessir olanları. Filibeli Ahmed Hilmi gibi, İsmail Fenni Ertuğrul gibi, Elmalılı Hamdi Efendi gibi, Said Nursi gibi ve diğerleri gibi hem ilmiyeden olup, hem tasavvufi yönü çok güçlü insanlar hep olmuş.

Şimdi sizin tasavvuf denince ne anladığınız önemli. Tasavvuf denince siz sadece tarikat anlıyorsanız, o zaman buna karşı çıkılabilir belki, ama tasavvuf denilince onun içinde ihsan varsa, takva varsa, tezkiye varsa, zikir varsa, huşu varsa bunları red eden bir adam kâfir olur. Yani huşusuz bir namaz olabilir mi? Fıkıh kitaplarında huşu yok. Fıkıh kitaplarında huşu var mı? Yok; takva var mı? İhlâs var mı? Yok. Öyleyse… Demek ki bir yerde bir boşluk var, tasavvuf işte bu boşluğu dolduruyor. Yani İslami ilimler ve erbabı ilim zahir-batın, kalb-akıl ikilisinde; kalb tarafını, batın tarafını tasavvufa bırakmışlar. Dolayısıyla bu ikilemi görüp, her birini diğerinin alternatifi değil, birbirini bütünleyen puzzle’nin parçaları gibi görmek lazım. Puzzle var, o puzzle’nin parçaları bütünleşiyor ve bir şekil ortaya çıkıyor, İslam da böyle. Tefsiriyle, hadisiyle, fıkhıyla, tasavvufuyla ve kelâmıyla ortaya çıkıyor. Biri var öbürü yok, o öbürünün alternatifi değil, tefsir var hadise gerek yok, hadis var tefsire gerek yok, fıkıh var kelâma gerek yok, kelâm var tasavvufa gerek yok. Bu yanlış bence.

Aslında bazı ulemanın yapmaya çalıştığı bence bu. Kelâm varsa, fıkıh varsa tasavvufa ne gerek var diyor. Nasıl gerek yok, fıkıhta, ilm-i Kelamda siz huşu öğretiyor musunuz? Öğretmiyorsanız, o zaman müsaade edin de tasavvuf bulunsun. Onun için, bence yanlış bakış oradan kaynaklanıyor. Biz yerimizi ona kaptırır mıyız, onlar bizim yerimizi işgal eder mi? gibi bir haset var işin içerisinde diye düşünüyorum. Bu arada biraz daha iyi niyetli düşünelim; tasavvuf erbabının da bazı yanlış davranış ve hareketleri öbürlerini kızdırıyor da olabilir, onu da görelim.

-Hocam benim aklıma şu da geliyor. Bediüzzaman Hazretleri "meşhur, dehşetli dâhîlerden İbn-üt Teymiye ve İbn-ül Kayyim-i Cevzî'nin pek acib ve cazibedar eserleri İstanbul'da çoktan beri hocaların eline geçmesiyle" diyor. Herhalde bu tasavvufa karşı olan şeyde bunun da etkisi olması lazım.

-Elbette...

-Çünkü o bahsettiğimiz zatlardan mesela İskilipli Atıf Efendi’nin eserlerinde İbn-i Teymiye’den çok alıntılar var. Ömer Nasuhi Bilmen mesela Minhacü’s Sünne’den çok istifade etmiş. Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları adlı eserinde İbn-i Teymiyye'nin Minhac'üs- Sünnesinden çok yerler var. İbni Teymiye’nin eserleri İstanbul hocalarının eline geçmiş ve orada bence tasavvufa karşı olan soğuklukta etkili olmuş..

-Ama ondan önce İbn-i Arabi’nin Padişah fermanıyla, bir şeyhülislam fetvasıyla tebrie edilmiş olması, Osmanlı muhitlerinde İbni Arabi’nin eserlerine çokça şerhler yazılmasına, eserlerinden çok istifade edilmesine vesile olmuştur. Mevlana keza öyle. Zaman zaman da bu iki müellif, yani İbni Arabi ve Mevlana pek çok şerhte birlikte kullanılmış, tefsirlere, Mesnevi şerhlerine, Füsus şerhlerine birlikte girmişlerdir. Şiirimize birlikte girmişlerdir. Kültürümüzün parçası haline gelmişlerdir. Dolayısıyla Osmanlı kültüründe İbni Arabi ve Mevlana; İbn-i Teymiye’den çok daha güçlü ve çok daha müessirdir.

-Bu son zamanlar için diyorum.

-O tabi 19. yüzyıldan sonra veya günümüzde doğrudur

-Bir de tabi onların zahir-i şeriata zıt sözlerinin de tesiri olsa gerek. Mesela İbni Arabî diyor ki: "Hatemül Enbiya, Hatemül Evliyanın nurundan istimdat eder."

- Ama o, Hatemul Enbiya, Hatemul Evliya’yı da aynı zat olarak görüyor. Velayet nurunun, nübüvvet nurundan daha üstün olduğunu ifade ediyor. Yani Peygamber hem Nebi, hem Veli. Ama onun velayeti Allah’a daha yakın..

-Ama biz mesela şu zamanda onların eserlerinden bu manayı çıkartamayız değil mi hocam. İbni Arabi’nin eserlerini normal bir insana tavsiye etmemek lazım.

-Elbette, tabi. İbni Arabi’nin eserlerini ilgili kişiler şerhlerle beraber okurlarsa iyi olur, şerhsiz okurlarsa anlayamazlar. O bir zevk meselesi, haz meselesi. Oradan bir şey algılayabilecek, bir lezzet alabilecek ve onunla imanı derinleşip yükselecek insanlar okumalı. Ama kafası karışık insanların eline çok rahat verilmemeli bence, pek çok insanın ayağı kayabilir.

-Tarikat ile tasavvuf ayrı ayrı şeyler midir? Mesela bir insan mutasavvıf olup da ehli tarikat olmayabilir mi? İslam’ın ruhi hayatı olarak düşünürsek hepimiz mutasavvıf oluruz aslında…

-Tabi, şöyle söyleyeyim: Tarikat, tasavvufun sistemleşmiş, müesseseleşmiş şekli. Hicri beşinci, altıncı asırdan itibaren tarikatler kurulmuşlar. İlk Abdülkadirî Geylani, Ahmed Yesevî… Ahmed el Rufai.. Onlarla oluşmuş bir şey bu. Ama tasavvuf ondan önce var. Tasavvuf ikinci asırdan itibaren var, sufi kavramı, tasavvuf kavramı var. Dolayısıyla müesseseleşen sistem tasavvufun dışında değil belki ama onu tasavvuftan ibaret görmek yanlış olur.

Oradaki bazı değişen şartlara göre ortaya çıkan şeyh-mürid ilişkileri, tekke-dergah, dergahtaki halvet, riyazet, mücahede vs.. gibi kavramlar, oradaki uygulamalar tenkit de edilebilir. Zira bunlar sonuçta eğitim-öğretim yöntemi gibi, yani bir psikoloji, pedagolojideki eğitim-öğretim yöntemi gibi yöntemler. Bunların kabulü ve reddi noktasında insanlar müsavidir. Yani reddetseler, kabul etseler imanlarına bir zarar gelmez.

Ama onların talim ettiği ihlâsı, takvayı, tezkiyeyi bunu düşünerek tasavvuf dersek, o zaman bunu kimsenin inkâr etmesi mümkün değil. Böyle bir tasavvuf herkese lazımdır.

Zaten biz genellikle Bayezid-i Bistami’ye izafe edilen “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözünü de böyle anlıyoruz. Yani bir insanın bir iş yaparken mutlaka bir rehbere ihtiyacı vardır. Tasavvuf yoluna girince daha çok ihtiyacı vardır manasında anlıyoruz. Yoksa illa herkesin tarikata girmesi lazımdır manasına değil. Ama riyazat ve mücahede gerektiren bir tarikata girecekse o zaman mutlaka lazımdır diye söylüyoruz.

O yüzden tasavvuf ile tarikatı birbirinden ayırarak ifade ediyoruz. Tarikat bu işin pratiğidir. Tasavvuf ise; hem nazariyesi, hem ameliyesi, hem teorisi, hem pratiğidir, daha çok da nazariyesidir.

Dolayısıyla bir insan ehl-i tarik olmadan mutasavvıf olabilir. Tasavvuf kitaplarını okur, Gazali okur, İbn-i Arabi okur, diğerlerini okur ve bir şekilde onlardan istifade eder, hayatını daha muntazam, daha düzgün, daha takva ehli kılmaya çalışır, buna mani yok Ama riyazat, mücahede yapmaya kalkarsa, erbain çıkarmaya kalkarsa, yani zor bir takım işlerin altına girmeye kalkarsa, o zaman mutlaka elinden tutacak bir mürşide ihtiyacı vardır. Çünkü orada bir mezlaka-ı akdam dediğimiz bir “ayak kayması” alanı vardır. O alanda sürçebilir, düşebilir. Öyle bir şey yapmayacaksa, normal sünnet üzere gösterilen tarifler şeklinde, nafile ibadetler, nafile oruçlar, zikirler, tesbihler, evradlar, ezkarlar... Bunu herkes kendi başına yapabilir.

-Ehl-i tarikat olmayan bir Hocaefendi’nin tasavvuf ıstılahları üzerine bir kitabı var, siz de o kitaba bir tanıtım yapmıştınız değil mi hocam? “Kalbin Zümrüt Tepeleri’ hakkında bir yazınız vardı…

-O zatı bir mutasavvıf olarak görmek mümkündür.

-Evet, ehl-i tarik değil, ama bir mutasavvıf..

-Zaten onun muhatap kitlesi de tarikat değildir, olsa olsa cemaattir. Onlar kendilerini biraz da cemaatten öte “hareket” olarak kabul ediyorlar..

-Bazı ehl-i tariklerden bir şey duyuyoruz, mesela şurada bir çay demlendi, ben yaptım demiyor da, “sadatın himmeti” diyor..Neden Allah’ın yardımı demiyor da sadatın himmeti diyorlar...

-Her şeyin ifratı kötüdür. Orada aslında sanıyorum onların söylemek istediği şu: “Biz kendimize izafe etmiyoruz, her şeyin faili Allah. İnsan olarak bir şey varsa, onu da bizim Üstad’larımız, büyüklerimiz en güzelini yaparlar. Onların yol göstermesiyle bizler bir şeyler yapıyoruz. Yoksa kendimize bir şey izafe etmiyoruz. “Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh, ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsik” (Nisa:79) ayetinin medlulünden yola çıkarak, yani güzellik varsa Allah’a aittir ve Allah’ın güzel kullarının delaletiyledir, kötülük varsa bize aittir, nefsimizi tebrie etmeyiz demek istiyorlar.

Ama bir şeyin ifratı her zaman kötüdür. Lüzumsuz tekrarlanması insanları rahatsız eder. Bir hikâye vardır; Roma’da kambur bir garson varmış, bir müşteri buna hep kambur diye hitap ediyormuş. Almış adamı “oğlum demiş neden böyle diyorsun” O da: “kambursun işte ne olacak” diye alaya almış. Defaatle bu alay tekrarlanınca adam o müşteriyi öldürmüş, mahkemeye düşmüş. Mahkemede avukat tutmuş.

Avukat mahkemede “Roma’nın seçkin hâkimleri, değerli yargıçlar” diye hitaba başlamış ve devamlı “değerli yargıçlar, saygıdeğer hâkimler” sözünü tekrarlamaya başlamış. Ne dense hep aynı şeyleri söylüyor, “değerli yargıçlar, saygıdeğer hâkimler” diyormuş. Mahkeme reisi kızarak “Atın bunu dışarıya” demiş, Avukatı dışarıya atmışlar. Mahkemeye ara verilmiş.

Avukat ikinci celsede tekrar gelmiş ve mahkeme heyetine demiş ki: “ Bakın, iltifat olan bir şeyi bile çok tekrarlayınca kızdınız, beni kovdunuz; böyle hakaret olan bir şeyi takdir edersiniz ki insanlar çok da hoş görmezler ve müvekkilim çok ağır bir tahrik altında kalmıştır” demiş.

Çok güzel bir şey bile çok sık tekrarlanınca, bıkkınlık verir, bayar insanı… Bunu her yerde söylememek lazım, anlayan var, anlamayan var. Senin hassasiyetini, mesajını anlayan var anlamayan var. Anlayanın yanında söylemek güzel, ama anlamayanın yanında söylemek sözü ayağa düşürmek demektir. Sözü sahibine göre söylemek lazım, anlayana göre söylemek lazım.

-Said Havva’nın bir sözü var, diyor ki: “Tasavvuf ile alakalı, birine bir kitap adı vermekte güçlük çekiyorum. Çünkü tasavvuf kitaplarının çoğuna biraz bilgisi olan bir insanın hoşnut olamayacağı çok şeyler karışmıştır. Bakarsınız mesnedsiz ibareler, ölçüsüz şatahatlar ve bir tarafı yapayım derken başka tarafı yıkmalar çoktur.” Biz zihnimizi bunlardan salim bırakacak hangi eserleri okuyalım?

-Gazali’nin İhya’sını okuyun. Gazali’nin İhya’sında bu tür şeyler çok bulmazsınız. Yani orada da hikâyeler, kıssalar vardır, ama daha çok ibretlidir, daha çok ders çıkacak türden şeylerdir. Kur’an ve Sünnet ile mutlaka bir irtibat kurarak ve insanın sahip olduğu güzelliklerin artırılması, hastalıkların tedavi edilmesi yönündedir. Zaten ibadat, muamelat, münciyat ve muhlikat diye dört ciltten oluşan bir eserdir. Her ilim erbabının ilim öğrenmesi için bir kere kalb tezkiyesinden bahsediyor. “Kalb tezkiyesi olmadan ilim olmaz” diyor. Önce kalbinden ben iddiasını, ben ilmi kendim için öğreniyorum iddiasını, ego iddiasının çıkaracaksın, ilme öyle başlayacaksın diye, bunu ön görüyor.

Dolayısıyla ilmi hayatın içerisinde bulunan kimselerin, tasavvuftan neşvedar olmalarını arzu etmeleri takdirinde İhya ile başlamalarını tavsiye ediyorum. İhya ve Gazali’nin diğer eserlerini, El-Munkızu Min ed-Dalâl’i okuyabilirler, Minhacül Abidin’i okuyabilirler.

Ondan sonra Kuşeyri Risalesi, el-Lüma olabilir. Bunlarda da çok abartılı şeyler yoktur, bunlar okunabilir. Ondan sonra Mevlana’nın Mesnevisi biraz daha bu konuya ilgi duyan, daha gönlü yatkın olanlar için tavsiye edilebilir. Ama sadece ilahiyatçı, sadece ilmi muhitlerde olan insanlara bir artı özelliği, iştiyakı yoksa Mesnevi’de hemen çok fazla bir şey söylemeyebilir.

Onun için Gazali’yi birinci derecede öneririm. Diğer tasavvuf klasiklerinden Avarif-ül Maarif’i tavsiye edebilirim. O da Kur’an ve Sünnet’e uygundur. Zaten İhyanın özeti gibidir, ondan sonra yazılmıştır, onu tavsiye edebilirim.

El Lüma en eski tasavvuf klasiğidir. Onda da, önce ilm-i hadis, sonra ilmi fıkhı ve tasavvufun doğuşunu, Peygamber zamanındaki o zühdi anlayışı ve manevi algılayışı, ashabın tasavvuf ve manevi hayat ile ilgili nüve teşkil edebilecek davranışlarını, onların ibadet anlayışındaki nezih tavırlarını, namazdaki huşuularını, kıraat esnasında Kur’an’ı Kerim’i Allah’tan dinliyor ve Allah’a okuyormuş gibi o şekildeki tavsiyelerini anlatan ve baktığımızda hakikaten hem duygu tarafı olan, hem de belli bir zemine oturan bilgiler olduğunu görüyorsunuz.

Ama bir Tezkiretü’l Evliya, çok sonra okunacak eserler. Onlarda çok abartılı ifadeler var Nefahat’ül Üns de böyle.. Bunlar daha çok erbabına, yani o konulardan haz almaya başlamış kimselere tavsiye edilebilir.

-Günümüzde yazılan tasavvuf eserlerinden hangilerini önerebilirsiniz? Mesela Osman Nuri Efendi’nin bir kitabı var.

-Var, onun “İmandan İhsana Tasavvuf” diye bir kitabı var, tavsiye edilebilir.. Bizim kitaplarımız var; “Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar” Tasavvuf tarihini anlatan Selçuk Eraydın Hocamızın, Mustafa Kara Hocamızın, Osman Türel kardeşimizin var, Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an, Sünnet’e Göre Tasavvuf adlı kitabı var, onun eski Yaşar döneminde yazdığı eserlerden olmak üzere o da güzeldir, belli hassasiyetler vardır. Bir de Abdülbari en-Nedvi’nin neşrettiği “Tasavvuf ve Hayat” diye bir eser.

Onların fikirleri hakikaten güzeldir, Şer’i çizgiler, kaygılar, bilgiler, mesajlar içermektedir. Ben mesela Tasavvuf ve Hayat kitabını okuduğumda çok haz almıştım, talebeydim okuduğumda. Tasavvufu sevdiren kitaplardan birisi diye düşünüyorum ve özellikle tasavvufla ilgilenen bizim fakültedeki öğrencilere tavsiye ediyorum. Fazla abartılı ifadelerden korkan, Vahdet-i Vücut, Vahdet-i Mevcut gibi şeylerden kafası karışacak olan insanlara o kitabı tavsiye ediyorum. Onda daha çok ibadetlerde tezkiye nedir, zikir nedir, ihsan kıvamı ne demektir, ona nasıl ulaşırsınız, onlardan bahseder. Tasavvufu yerli yerine oturtan bir eser diye düşünüyorum.

-Bana öyle geliyor ki; o eserin fikir kaynağı olan Eşref Ali Tehanevi Hazretlerinin külliyatı belki Türkçeye kazandırılsaydı, tasavvufa itirazların çoğu kalkardı, çünkü o her şeyi ölçüsüyle sunmuş…

-Hepsine ihtiyaç var, hepsi lazım, o konuda biraz abartı sayılabilecek olan İbni Arabi’deki şeylerin de muhatapları da var, onlar da lazım. Mevlana’da lazım. Ama bu tür çok şer’i kaygıları olan eserlerin de ayrı bir yeri var, hepsinin muhatap kitlesi var.

-Allah razı olsun hocam.

-Ecmain…

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

hakan, 2011-02-13 07:17:31

Hocamızdan ve sizden Allah razı olsun. Çok bereketli bir sohbet, özellikle tasavvufa dair eser listesi ve sıralaması mükemmel.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Sedat Bayraklı, 2009-05-11 03:53:53

selam; Aziz ağabeyim,hizmetlerinizi pek takip edemesekte göz gezdirirken Hasan Kamil Yılmaz Hocanın mülakatında önerdiği isimlerden meşhur Selçuk Eraydın Hoca olacak,siz Ayaydın olarak girmişsiniz,dualarınızı umar,muvaffakiyetler dilerim.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

MUSTAFA ÖZCAN HOCAMIZ İLE COĞRAFYAMIZDAKİ SORUNLAR ETRAFINDA-2

MUSTAFA ÖZCAN HOCAMIZ İLE COĞRAFYAMIZDAKİ SORUNLAR ETRAFINDA-2

-Demin biraz değindik ama şöyle sorayım, Mezhebinin görüşünü savunan bir mümin “mezhebin

MUSTAFA ÖZCAN HOCAMIZ İLE COĞRAFYAMIZDAKİ SORUNLAR ETRAFINDA-1

MUSTAFA ÖZCAN HOCAMIZ İLE COĞRAFYAMIZDAKİ SORUNLAR ETRAFINDA-1

Takdim Kıymetli ziyaretçilerimiz, geçtiğimiz ay değerli araştırmacı-yazar Mustafa Özcan be

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE TARTIŞILAN MESELELER ETRAFINDA-4

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE TARTIŞILAN MESELELER ETRAFINDA-4

-Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde naklettiği bazı hadisler için “keşke bunları nakletmese

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE TARTIŞILAN MESELELER ETRAFINDA-3

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE TARTIŞILAN MESELELER ETRAFINDA-3

-Eş’ariler ile Maturidiler arasındaki fikri çatışmaların dini yorumlamada zarar verdiğini s

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE TARTIŞILAN MESELELER ETRAFINDA-2

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE TARTIŞILAN MESELELER ETRAFINDA-2

-Usul-i fıkıhta bir şeyin vacip veya mendup olmasında yeni bir usul olarak şu söylenmektedir;

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE TARTIŞILAN MESELELER ETRAFINDA-1

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE TARTIŞILAN MESELELER ETRAFINDA-1

Salih Ekinci Hocaefendi ile son röportajımız

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE MODERNİST DÜŞÜNCE VE BİD’ATKAR MEZHEPLER ÜZERİNE-3

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE MODERNİST DÜŞÜNCE VE BİD’ATKAR MEZHEPLER ÜZERİNE-3

-Seyda izninizle başka bir soruya geçiyorum. Vehhabiler ehl-i sünneti müşrik olarak mı görmek

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE MODERNİST DÜŞÜNCE VE BİD’ATKAR MEZHEPLER ÜZERİNE-2

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE MODERNİST DÜŞÜNCE VE BİD’ATKAR MEZHEPLER ÜZERİNE-2

-Yani şimdiki Selefilerin hataları onları ehl-i sünnetten çıkarmıyor mu? -Hayır çıkarmıy

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE MODERNİST DÜŞÜNCE VE BİD’ATKAR MEZHEPLER ÜZERİNE-1

SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE MODERNİST DÜŞÜNCE VE BİD’ATKAR  MEZHEPLER ÜZERİNE-1

-Sizce Türkiye’de Ehl-i Sünnete karşı olan cereyanlar kuvvetlenmiş midir? Mesela şöyle bir

DR. VEHBİ KARAKAŞ HOCAMIZLA MÜSLÜMAN GÜNDEMİ ÜZERİNE

DR. VEHBİ KARAKAŞ HOCAMIZLA MÜSLÜMAN GÜNDEMİ ÜZERİNE

Kıymetli ziyaretçilerimiz, yeni bir mülakatımızı sizlerle paylaşmanın sevinç ve huzurunu du

MUSTAFA ÖZCAN BEY İLE İSLAM DÜNYASI, HAREKETLER VE KİŞİLER-3

MUSTAFA ÖZCAN BEY İLE İSLAM DÜNYASI, HAREKETLER VE KİŞİLER-3

-Bediüzzaman Hazretlerinin inşa fikriyatını nasıl değerlendiriyorsunuz? -Bediüzzaman gelenek

Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur.

Zümre, 41

GÜNÜN HADİSİ

İki ni'met (iki güzel hal) vardır ki, insanlardan çoğu bu ni'metleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat, boş vakit.

Abdullâh b. Abbâs (r.a)'dan

TARİHTE BU HAFTA

*Yıldız Sarayı'nın İttihatçılar'ca Yağma Edilmesi(29 Nisan 1909) *Gazneli Mahmud'un Vefatı(30 Nisan 1030) *Yıldırım Bâyezid Tarafından Manisa'nın Fethi(1 Mayıs 1390) *Fatih Sultan Mehmed Hân'ın Vefatı(3 Mayıs 1481) *Eyüp Sultan Hazretleri(r.a.) Vefât

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI