Cevaplar.Org

ABDÜLKADİR UNGAN HOCAEFENDİ(1932–1971)

Bu yazımızda bir büyük dava adamını, bir büyük İslam âlimini, bir büyük hamele-i Kur’an’ı tanıtmak arzu ettik. Risale-i Nur şakirtlerinin “âlimler kısmı”ndan olan bu zat hakkında uzun zamandır bir şeyler toplamayı düşün


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2009-03-17 04:19:35

“Bugün bizim, şuna-buna değil; (Benim milletimin maddî-manevî mutluluğu için cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım) diyenlere... Şahsî menfaat ve bencillikleri bir tarafa iterek Hakk ve millet yolunda fani olanlara... Toplumun ızdıraplarıyla kıvrım kıvrım kıvranıp, hep inilti kovalayanlara... Elinde ilim meş’alesi, her yerde bir çırağ tutuşturup cehalet ve görgüsüzlüklerle mücâdele edenlere.. üstün bir inanç ve azimle, dökülüp yolda kalanların imdadına koşanlara.. mâruz kaldıkları zorluklar karşısında isyan etmeden, ümitsizliğe düşmeden bir küheylan gibi yoluna devam edenlere.. yaşama arzusunu unutarak yaşatma zevkiyle şahlanan babayiğitlere ihtiyacımız var..!”(Yitirilmiş Cennete Doğru)

Bu yazımızda bir büyük dava adamını, bir büyük İslam âlimini, bir büyük hamele-i Kur’an’ı tanıtmak arzu ettik. Risale-i Nur şakirtlerinin “âlimler kısmından olan bu zat hakkında uzun zamandır bir şeyler toplamayı düşünüyorduk. Zira bu gibi insanların hatıraları yeni nesiller için bir şevk depolama vazifesi görmektedirler. Muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendi bu meselede şunları yazmaktadır; “Hatıralar ve portreler, örnek insanların galerisidir. Büyük adamların hayatlarını okurken insanlar kendi küçüklüklerini görürler, onlar bir endam aynası gibidir. İnsan onları okumak suretiyle kendini sigaya çeker ve onlara benzemeye çalışır.”

İstifadeye medar olması dileklerimle..Salih Okur

Neşet Ettiği Çevre

Abdülkadir Ungan Hocaefendi, Erzurum’un İspir kazasının Kırık Nahiyesi’nin Alacabük Köyünde, 1932 senesinde dünyaya gelir.

İlim tahsiline Başlaması

İlkokulu köyünde okuyan Hocaefendi, daha sonra hafızlığa başlar. Koyun otlatıp, çobanlık yaparken dahi Kur’an ezberiyle meşgul olur. İlme karşı bir istidadı vardır ve bu, o yörenin meşhur büyüğü Alvarlı Hace Muhammed Lütfi hazretlerinin gözünden kaçmaz. Merhume hanımının naklettiğine göre, küçük Abdülkadir’i gören Efe hazretleri “Bu iyi ders okur. Her gün bir ekmek verin” der.

Alvar İmamının Himmetleri

Burada saded harici olarak, dikkatimi çeken bir hususu nazarınıza arz etmek istiyorum. Sanırım, Alvarlı Efe hazretlerinin serhat şehri Erzurum’a yaptığı en büyük hizmetlerden biri, din tahsili yapan talebe yetişmesi ve bunların himayesi yönündeki teşvik ve gayretleri olsa gerektir. Sanki o, nerede bir istidat görmüş ise, karınca kaderince onunla ilgilenmiş ve “ulema yatağı” olan bu mübarek belde de ilim çerağının sönmemesine vesile olmuştur. Böylece “yirmi beş senelik dehşetli ve medreseleri öldüren istibdad”a ve “medresesiz bir zaman”a karşın, Erzurum’da tedrisat faaliyeti devam edegelmiştir.

Mesela Fethulah Gülen Hocaefendi de Efe hazretlerinin “Bunu muhakkak okutalım” demesi üzerine medreseye başlamıştır. Hocaefendi bir sohbetinde buna şöyle değinir; “Alvar imamı beni iyi tanıyordu, tabii teveccühü de vardı, “talebem” diyordu. Biraz azmim, biraz çalışınca iyi çalışmam dikkatlerini çekmişti yani. Hafızlığa başlayınca, mesela kuşlukta başlarım, ikindiye kadar sekiz sayfa ezberlerim. Bunlar dikkatlerini çekmişti.”

Mehmed Kırkıncı Hocafendi’nin ilim tahsilinde de Alvarlı Efe hazretlerinin yol göstericiliğinin tesiri vardır; “Ağrı’nın Karkarık Köyünde Nadir Efendi isminde bir müderris vardı. Şarkın tanınmış itibarlı âlimlerinden olan bu zat, Efe Hazretlerinin halifelerinden biriydi. Erzurum’daki hocam vefat edince, Efe Hazretlerinin tavsiyesiyle dersimi tamamlamak için onun yanına gittim. O da bizi memnuniyetle talebeliğe kabul etti ve tedrisata başladık.”

Medrese Eğitimi

Erzurum’da medrese tahsiline başlayan Ungan Hocaefendi, Gürcü Kapıdaki Yetim Hoca medresesinde ders veren ve aynı zamanda gezici vaiz olan merhum Sakıp Danışman Hocaefendi’nin tedris halkasına dâhil olur.

O sırada Erzurum’da dört hocanın ders halkası dikkat çekmektedir:

1-Erzurum’un kırk senelik müftüsü meşhur Sadık Efendi

2-Tivnikli Hacı Faruk Bey

3-Sakıp Efendi

4- Osman Bektaş Efendi

Ders arkadaşı merhum Şahin Yılmaz hoca, beraber okudukları o günleri şöyle anlatıyor; “Abdülkadir Hoca ile beraber Erzurum’da Sakıp Efendi’den ders aldık, Molla Cami’yi okuduk. 1952 yılları kış aylarında Abdülkadir Hoca askere gitti. Ben de o sene İstanbul’a gittim.” Şahin Yılmaz merhumun belirttiğine göre Mebarik adlı hadis kitabını da Sakıp Efendi’den ders almışlardır.

Manisa’lı tanıdıklarından Mesut Cesur Bey medrese günleri için şu nakilde bulunuyor; “Erzurum’da Sakıp Hocaefendi’den ciddi medrese dersi aldığını, muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi, Şahin Yılmaz Hoca Efendi ve Osman Demirci Hoca Efendilerin de ilk buradan eğitim aldıklarını bize bahsederdi.”

 Vazife alması

Merhum hocamız, asker dönüşü derslerini vererek, Sakıp Efendi’den icazet alır. Bir yandan İspir’de Kur’an Kursu hocalığı yaparken, öte yandan talebe okutur. Aynı zamanda Erzurum’un muhtelif köy ve kazalarında vaaz u nasihatlerde bulunur. İşte böyle bir vaaz hizmeti için Erzurum’a geldiği bir sırada asrın mana tefsiri ile tanışma şerefine erer.

 Risaleleri Tanıması

Mehmed Kırkıncı Hocaefendi, Abdülkadir Hoca’nın Risaleleri tanımasını şöyle anlatıyor: “Ramazan’da vaaz etmek üzere İspir’den Erzurum’a gelir, bir medresede kalırdı. O vaazına devam ederken medresede Risale dersleri yapılır. Bir gün Risale-i Nur dersine hiç çağrılmayan Abdülkadir hoca, birkaç gün sonra risale dersi yapılırken kulak misafiri olur. Duydukları onu çok etkiler, Risaleleri ciddi bir şekilde okumaya başlar. Düşüncesinde yeni ufuklar açılır. Vaaz ettiği camide vaazın şekli değişir. Bu cemaatin dikkatini çeker.”

Manisa eşrafından muhterem Fuat İşbilir Bey, bu hususta bizlere şunları anlatıyor: “Risale-i Nurları tanımadığı dönemde Öküz-Balık ile ilgili meşhur hadis-i şerifin manasını tam anlayamadığı için, Erzurum’da gittiği köylerde ilmi tartışmalar yaşadığını, fakat bu müteşabih hadisi Risalelerden okuyup anlayınca, yanlış anlattığı köylere giderek doğrusunu okuyup açıkladığını anlatırdı.”

Mesut Cesur Beyin bu konuda bize naklettikleri ise şunlar; “İspir’de Risaleleri ilk tanıdığında çok etkilendiğini ve "küçük kitapları, herkesin okuması lâzım" deyip, herkese dağıtmaya kalkınca sıkıntı yaşadığını, gidip tekrar topladığını anlatırdı.”

“Onun risalelere ciddi bir bağlılığı vardı. Hem okur, hem yaşardı” diyen merhum Şahin Yılmaz Hocaefendi’nin şehadeti anlamlıdır; “Şehadet ediyorum ki Abdülkadir Hocaefendi sadık bir Nur talebesidir.”

O, Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini tanıyınca, günümüzün tefsiri olduğuna inanmış, çocuklarından Üstad Hazretlerinin hayatını ezberlemelerini ve öğrenmelerini istemiştir.

Merhume eşi Emine Ungan bu konuda şunları anlatır: “Abdülkadir Hoca samimi bir dava adamıydı. Risaleleri çok iyi kavramış, “biz onu bilememişiz, geç tanımışız. Risale-i Nur’u herkes okumalıdır” derdi..Gündüzü gecesi, her şeyi Risale-i Nur’du. Kendisi Bediüzzaman için:” Onu erken tanısaydım, gidip arar, bulurdum” diyordu.”

Üstad hazretleri ile ilgili gördüğü bir rüyayı, merhume hanımı şöyle anlatıyor bizlere: “Rüyasında: Bediüzzaman Hazretleri gelip kapısını çalar. -Benim yazıcılarım sağa-sola gitti. Sen benim kâtibim olur musun? der, daha sonra uyanır.”

Onun risalelere vukufu hakkında muhterem İsmail Hakkı Zeyrek Hocaefendi şöyle der; “Risalelere çok vakıftı. Hatta bir bayram vaazında Muradiye camiinde 30. Söz gibi ağır bir sözü, halkın seviyesine inecek şekilde, gayet güzel bir şekilde aktarmıştı.”

İspir’de bir Hatıra

Risale-i Nur davalarının meşhur avukatlarından Gültekin Sarıgül Bey, merhum Hocaefendi ile ilgili bir anısını şöyle paylaşır:"

Erzurum’da Mustafa Polat’ın davasına gitmiştik. Yaz mevsimiydi. Muzaffer Arslan ağabey de oradaydı, o İspir’in bir köyündendir . Bize dedi ki; “Ben sizi bizi köye götüreyim. Hem köyü görmüş oluruz, hem de bir gece kalırız.”

Demirci Hoca, ben, Muzaffer Ağabey ve bir arkadaş, bir otobüse bindik. İspir’de indik. Orada Abdülkadir Hocayla karşılaştık. Kendisi İspir’de Kur’an Kursu Hocasıydı..

Abdülkadir Hocayı da aldık, köye doğru gidiyoruz. Çoruh nehrini geçiceğiz. Bir asma köprüden geçiyoruz. Sallana sallana geçtik. Çoruh ırmağı da o zamanlar müthiş. Tam coşkun zamanı..

İleriden birisi de merkebin üzerinden geliyor. Derken merkebin ayağı kaydı. Adam yuvarlandı. Hemen koştuk, adamı tuttuk. Abdülkadir Hoca; “Tutmayın, tutmayın, hain boğulsun gitsin” dedi. “Ya Abdülkadir Hoca, sen nasıl böyle dersin, böyle yaparsın?” dedik. Dedi ki; “Çoluk çocuğunun nafakasını götürüyor, kumara verecek. Kumar oynamaya gidiyor hain” dedi. Tabii muhiti biliyor..”Velev öyle bilse olsa, olmaz dedik.” Yani çok kızıyor da, onun için öyle diyor..

Neyse, köye geldik. Köyde bir sivrisinek var, uyumak mümkün değil. Yattık, ama sivrisinek tacizinden uyuyamadık. “Tezek yakalım” dedik. Meğer tezek yanınca da dumanından bizle gelen İbrahim Küpeli rahatsız oldu. Kendisinde astım varmış. Öksürmekten bizi sabaha kadar uyutmadı..Daha sonra Abdülkadir Hoca ile İspir’e döndük.”

Şahin Yılmaz Hocaefendi’nin İspir dönemiyle alakalı dedikleri ise şöyledir: “Abdülkadir Hoca İspir’de Kur’an Kursu hocası idi. Kur’an Kursu binası Osmanlı zamanından kalmaydı. Görenlerin içi açılırdı.”

Hanımı da onun irşad yolundaki gayretine şöyle ışık tutar: “Bir köyde görev yaptığı zaman o köyde namaz kılmayan kalmadı. Hepsini namaza alıştırmıştı.”

Manisa’ya gelişi

Abdülkadir Hocaefendi, 1968–69 yıllarında, kaderin kendisi hakkında ördüğü kanaviçenin son kısmını işlemek üzere Manisa’ya gelir. Onun vazifeli olarak gelmesine vesile olan İsmail Hakkı Zeyrek Hocaefendi o günleri şöyle anlatır: “Karaköy Kur’an Kursu …. Talebeleri tarafından idare ediliyordu. Bazı yanlış ve uygunsuz şeyler öğrettiklerini biliyorduk.

Nihayet orası yapılan bir kongre ile el değiştirdi. Ondan sonra arkadaşlar “buraya bir hoca bulalım” dediler ve bana “sen bulabilir misin?” diye sordular. Ben de “araştırayım, bulmaya çalışayım” dedim.

Sonra durumu Osman Demirci Hocaya yazdım. Bana göndereceğini söyledi, ama aradan aylar geçti, göndermedi. O sıralar biz bir vesileyle Van’a gitmiştik. Van dönüşü Erzurum’a uğradık, Osman Demirci hocayla görüştük. “Ben birisini göndermiştim, gelmedi mi?” dedi. “Gelmedi” dedim. “O zaman başka birini bulayım” dedi.

Aradan bir ay mı, iki ay mı geçti bilemiyorum. Abdülkadir Hocayı göndermiş. Abdülkadir Hoca Kur’an Kursu’nun başına fahri olarak geldi.

O zamanlar evlerde ders yapıyoruz. Ders sonrası kendisine soruyoruz; “Bir aşır okur musun?” Maksadımız da Kur’an okumasını görmek. Fakat bir türlü Kur’an-ı Kerim okutamıyoruz, okutamadık.

Meğer Kur’an okuması o kadar düzgün değilmiş. Yani ses seda bakımından, belki hurufat bakımından düzgün değilmiş yani. Sonradan öğrendik onu…”

Ailesi Erzurum’dan gelinceye kadar Karaköy Kur’an Kursu’nda kalır.

Ailesi gelince, Kuyualanı camiinin meşrutasına geçerler.. İlk ziyaretçilerinden biri yakın arkadaşı Şahin Yılmaz Hocadır; “1968–1969 yıllarıydı. Abdülkadir Hocaefendi’nin Manisa’ya Karaköy Kur’an Kursu’na geldiğini duydum. Ziyaretine gittim. Küçük bir odada kalırdı. Henüz ailesini ve çocuklarını getirmemişti. Hal hatır sormamızdan sonra risalelerden Mesnevi-i Nuriye kitabını açtı. Şu konu çıktı;”Merayı tecavüz eden koyun sürüsüne çobanın attığı taşa muhatap olan koyun: “Biz çobanın emri altındayız. Madem onun rızası yok, dönelim” der. Kendi döner sürü de döner. Ey kaderden musibet taşına maruz kalan insan! Sen o koyundan daha fazla asi ve dal değilsin, kaderden bir musibete maruz kaldığın zaman ”İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” de ve ona dön.”

İrşad Faaliyetleri

Kursun başına gelmesiyle beraber bir canlılık da getirmiş ve kendisini kısa zamanda sevdirmiştir. Bunun temelinde ise feragat ve fedakârlığı, hasbilik ve samimiyeti yatmaktadır. O günlerin şahitleri buna şöyle parmak basmaktalar;

*Çok samimi bir insandı. Ehl-i ilim bir adamdı. Arapçası güzeldi. Hitabeti güzeldi. Her şeyden önce çok samimi bir insandı. Böyle memur gibi hareket etmiyordu. Gece yarılarına kadar, saat birlere kadar orada, kursta kalıyordu. Boş kaldıkça etrafa hizmet için gidiyordu.(İsmail Hakkı Zeyrek)

* Sık, sık çevre köy ve ilçelere giderdi. Birisi Kur’an okur, ardından Hocam kısa bir vaaz ederdi. Sonra “sohbetimizi gidilen yerin eşrafından falanca amcanın evinde devam edeceğiz” der ve cemaat oraya toplanırdı. Saatlerce ilmî sohbetler devam ederdi. Akçapınar Köyü’ne ve diğer köylere motosikletle gider gelirdi. Bu yüzden birçok sıkıntı çekerdi.

Zaman, zaman Saruhanlı ilçesi’ne pazara kumaş satmağa gittiğimde, halk onların tekbirler getirerek vefat ettiklerini üzülerek ve takdirle anlatırlardı.(Mesut Cesur)

* O çok mübarek ve fedakâr bir insandı. Karaköy Kuran Kursu’nda çok öğrenci yetiştirmiştir. Hitabeti güzel olup camilerde de vaaz ederdi.(Nusret Muğla)

Talebe yetiştirmesi

Abdülkadir Üngan Hocaefendi, kurs talebelerini yetiştirmekte de çok hassas davranır. Talebelerinden İsmail Cesur bey,hocamızın bu yönüne şöyle ışık tutar; “İlmi ile amil bir âlim idi. Bildiğini yaşardı. İhlâslı ve çok samimiydi. Talebelerine hem ilmi hem de haliyle örnek olurdu. Rehber bir insandı.

İdealist olması sebebiyle öğrencileri ile gözü gibi ilgilenirdi. Yiyecek içecek gibi her ihtiyaçlarını temin için çabalardı. Gece üstümüzü örter, sabah namaza o kaldırırdı.

Kur’an Kursunda herkesten önce yoklama salonuna gelir, dünyaca meşhur hafızların kasetlerini teybe koyar ve bizleri beklerdi.

Talebelerin hepsinin geldiğine kanaat getirince ismen yoklama yapar, sonra bazı arkadaşlara ezberinden vecizeler okuturdu. Kısa bir ders yapar, sahabe-i kiramın hayatından ya okur veya anlatırdı.

Bütün bunlardan sonra “Allah zihinlerinizi açık etsin. Allah muvaffak etsin” diyerek, dualarla bizi sınıflarımıza gönderirdi.

Bir başka talebesi Enver Gürler Bey şunları anlatıyor: “1970 yılında Karaköy Kur’an Kursu’nda Memduh hoca’mızla birlikte kurs öğrencisi olarak tanışmıştık. 12 yaşında hafızlık yapan öğrencilerdik. Babası muhterem Abdülkadir Hocamızdı. Abdülkadir Ungan Hocaefendi âlim bir zattı. Vaazları çok tesirli idi. Ötelerden konuşuyor gibi gelirdi bana. Kurstan 12–16 yaşları arasından biz öğrencilere her gün sabah yoklamasından sonra “Tarihin Şeref Levhalarından” bir sahabe misali bizlere okur, anlatırdı. Çok tesirli anlatımı vardı.”

Hitabeti ve sohbetleri

Hocaefendi, ilmi seviyesinin yüksekliği yanında bilgisini halkın idrakine indirmekte de çok muvaffak olmuş, sohbet ve vaazları ile dikkat çekmiştir. Bu konuda da sözü zamanın şahitlerine bırakalım;

* Çok âlim ve faziletli idi. Gayretli idi. Sohbet etmeğe başladığında sadece onu dinlemeğe gelenler olurdu. O’nu göremeyince bakıp ayrılanlar olurdu. (İrfan Sel)

* Sohbetlere erken gelirdi. Yine böyle bir gün bize geldi. Takvimden bir yaprak kopardı. Yarım saate yakın ondan sohbet yaptı. Biz okuyup geçiyoruz. Çok âlim ve faziletli bir büyüğümüzdü. (Mesut Cesur)

* Hitabeti çok güzeldi. Onu çok samimi bulduk. Hatta gece saat bire kadar Kuran Kursu’nda kalır talebeleri ile meşgul olurdu. Çok güzel vaaz ederdi. Risalelerden otuzuncu sözden ders yapar, Muradiye Camii’nde vaaz ederdi. Fakat dinleyenlerin seviyesine göre cazip hale getirirdi. Köylere gider, ders yapar, cazip fıkralarla dersini süslerdi. Herkes onun ders yapmasını isterdi. (İsmail Hakkı Zeyrek)

* Osmanlıca yazıyı, hattı iyi bilirdi. Sohbetleri bu hat ile yazılı risalelerden yapardı, okurdu. Derslerde bazen okuduğu kitabı gösterir, “bunu elli defa okudum” der ve bizleri okumağa teşvik ederdi. Evi Arap alanı camiinin yanında çıkmaz sokakta olmasına rağmen, müezzin Hüseyin Gürler Hocamızın Dilşeker mahallesindeki caminin yanındaki evine yaz kış ders yapmağa yayan olarak devamlı gelirdi.(Fuat İşbilir)

Muhtelif Hatıralar

Ungan Hocaefendi bir müddet fahri olarak görev yapar. Ama Manisa halkı onu, o da Manisa’yı çok sevmiştir. Bunun üzerine dernek yöneticileri işi resmiyete dökme kararı alırlar. Sözü muhterem hocamız İsmail Hakkı Zeyrek beye bırakalım:

“Geldikten sonra, evlerde derslere gelmeye başladı. Bir müddet nasıl bir insan olduğunu tam olarak anlayamadık. Fakat gittikçe samimiyetini daha yakından görmeye başladık. İlk başta fahri olarak gelmişti. Sonra "kurs hocalığını resmiyete dökelim" dedik. Epey bir uğraştık, resmiyeti çıkarttık. Abdülkadir Hocayı kursun resmi hocası haline getirdik. Üç sene böyle resmi olarak devam etti. Daha sonra da kazada vefat etti.”

Zeyrek Hocanın anlattığına göre, müftülüğün Ramazanda vaaz vermek isteyenler için düzenlediği imtihana da medrese arkadaşı Şahin Yılmaz merhumla birlikte girerler; “Ramazanda vaaz edecek hocaları imtihan için müftülükte bir komisyon vardı. Ben de komisyonda üyeydim. Vaaz edeceklerin Arapça, fıkıh ve saire alanda ehliyetlerini ölçmek için kurulmuş bir komisyondu. Şahin Yılmaz hocayla, Abdülkadir Hoca da imtihana girdiler. Elli puan üzerinden Şahin Hoca 42, Abdülkadir hoca da 41 puan almıştı.”

O sıralar Ege havzasında meşhur olan Emin Zeyrek Hocaefendi ve Bediüzzaman’ın talebelerinden Ahmed Feyzi Kul merhumla da çok iyi diyalog kurar. Emin Hocaefendi’nin oğlu İsmail Hakkı Zeyrek şöyle latif bir hatırayı bizle paylaştı;

“Babamla gayet iyi anlaşıyorlardı. Ahmet Feyzi ağabey ile de çok güzel anlaşıyordu. Yalnız, bir gece şöyle bir hadise cereyan etti; Çok samimi kardeşlerimizden şoför Ali ağabey vardı. Onun evinde ders yapılıyordu. Dersten sonra, Ahmed Feyzi ağabey ortaya bir söz attı.

Babamla, Abdülkadir hoca daha ağabeyin ne dediğini anlamadan, sanki üstada bir nakısa geliyormuş gibi zannedip, ona hücum ettiler, şiddetle münakaşaya giriştiler. Hâlbuki Ahmed Feyzi ağabey o sözü üstadı sena maksadıyla söylemişti.

Ondan sonra, çok ileri geri konuştular. Feyzi ağabeyin bayağı canı sıkıldı. Feyzi ağabeye “yatsı namazına beraber gidelim” diyerek, odadan çıkarttım. Yolda yürürken “Ağabey” dedim, “sen bunların yanında niye böyle şeyleri söylüyorsun? Bunlar hoca geçiniyorlar. Bunların yanında söylemen uygun değildi” filan dedim.

“Ya, ben de pişman oldum, ama bir kere oldu” dedi. Bayağı canı sıkıldı yani o gece. Hatta onlarla hiç konuşmayacak gibiydi. O kadar canı sıkılmıştı. Sabah olunca “Haydi kalk, Abdülkadir Hocanın yanına gidelim” dedi.

Hocanın evine gittik. Kapıya çıktı. Hiçbir şey olmamış gibi karşıladı. Sarmaş dolaş oldular ve eski muhabbet devam etti.”

Bilvesile belirtelim ki, bu yüksek haslet Ahmed Feyzi ağabey de görülen değişik bir hususiyettir; Dargınlığa yaşama alanı bırakmama ve gönülden hemen silme.. Üstün insanlara ait bir şuurun hayata aksetmesidir bu. Ahmed Feyzi ağabey ile bir küçük tartışmasını anlatan Fethullah Gülen Hocaefendi, bu hususa parmak basar: “Pustu, hiç bir şey söylemedi. Ben kitabı okudum, ders yaptık, dağıldık. O zaman Kestanepazarında idareciyim. Ertesi gün geldi, sarıldı bana, “hakkını helal et” dedi, ağladı. Aşkın bir insandı. Ben o zaman 26 yaşındayım. Güngörmüş, üstadımıza hizmet etmiş, 65- 70 yaşındaki bir adam. Bu, onun büyüklüğü.”

Karanlıklar Aydınlansın Diye

1971 senesi ülkemiz için karanlık günlerdir. Bir kötülük “gasikin iza vekap” ayetinde de işaret edildiği gibi, gecenin karanlığında irinlenmektedir. 60 darbesinden sonra bazı karanlık mihraklar çeşitli zinde güçlerin içine sızarak, ülkeyi Sovyetlerin bir uydusu yapma, bunun da en birinci evrimi olan anarşiyi hortlatma uğraşısı içindedirler.

Kastamonu’nun medar-ı iftiharı Mehmed Feyzi Efendi’nin o günlerde söylediği şu söz ne kadar anlamlı, ne kadar tonludur; “Üstad, Denizli Mahkemesinde, ‘Bu milletin dinle olan rabıtaları ve bağları çözülürse, o zaman anarşi olur” demişti. O zaman ‘Anarşi de neymiş?’ diyenler, şimdi baksınlar da bu hali görsünler!..

Sonunda gittikçe gölgesi ülkenin üzerin kaplayan “dehşetli bir şer 12 Mart muhtırası ile durdurulur. Bu sefer de tekrar demokrasinin ayaklar altına alındığı bir utanç dönemi baş gösterir. Bu dönemin bütün sıkıntısını birkaç alperen üzerlerine çekecekler, onların vücutlarına bedel nice bela ve musibetler def ü ref olacaktır. Bunların başında Zübeyir Gündüzalp gelir ki,2 Nisan 1971’de ebedi âleme tayeran eder.

Diğer hizmet paratonerleri ise Abdülkadir Hoca ve dört arkadaşıdır. O, büyük dava adamı hassasiyetiyle İman ve Kur’an hizmetine bedel kendisinin kurban olmasını Rabbisinden istemiş, dua dua yalvarmıştır. Abdullah Aymaz Bey bir yazısında bunu şöyle anlatır; Kur’an Kursunda okuttuğu masum talebelerine “Şimdi ben dua edeceğim, siz âmin deyin” dedikten sonra İslam cemaatine, bilhassa hizmet dairesine gelecek bütün bela ve musibetleri kendisine ve nesline vermesi için Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, masumlar da hep bir ağızdan, işin nereye varacağını bilmeden “Âmin” dediler.

Birkaç gün sonra Saruhanlı’dan vaazdan dönerken içinde bulunduğu otomobilin iki vasıta arasında kalıp ateş alması ile arkadaşları ile beraber yanarak şehit oldu. Manzaraya şahit olanlar son anlarına kadar tekbir ve şehadet getirmekten geri kalmadıklarını hayretler içinde görüp, işittiler.”

Vefatından az bir süre evvel o sırada İzmir'deki bir Medrese-i Yusufiyesinde çile dolduran nur talebelerini ziyaret eder ve helalleşir. Sanki bir şeyler sezmiş gibidir. Bu durumu Küçük Dünyam adlı hatıratında muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle anlatır; “Abdülkadir Hocaefendi de ziyaretime gelmişti. O da durmadan tel örgünün arkasında gözyaşı dökmüştü. "Yahu niçin ağlıyorsun?" dedim. "Sana ağlıyorum" dedi ve kendini iyice salıverdi. Çıktıktan sonra görüşemedim. Erzurum'a gitmiştim. Döndükten bir-iki gün sonra da bir trafik kazasında yanarak öldü. Onu en son görüşüm, beni ziyarete geldiği zaman olmuştu. Bu da benim büyük hicranlarımdan biridir.”

Ve.. Hitamuhu Misk

Beraber yanarak şehid olan bu beş kutlunun vefatlarından üç gün önce bir ehl-i hizmet şöyle bir sadık rüya görür; Manisa Sultan Camii tarafında elektrik tellerinin üzerinde beş kişi ezan okuyor. Üç gün sonra ise beş cenazenin salaları Sultan Camisinden okunur..

O gün beş arkadaş Sabah namazında Manisa Muradiye camiinde buluştuktan sonra Hacırahmanlı Beldesi’ne, geliri Karaköy Kur’an Kursundaki öğrencilere verilmek üzere takvim satmağa gitmek üzere yola çıkarlar.

O günü İsmail Hakkı Zeyrek Hoca şöyle anlatır; “O zaman kursun yararına takvim satmak üzere köylere gidiyorlardı. Hem bir yandan ders yapıyorlar, hem de takvimleri satıyorlardı. Beş kişi yola çıkmışlar. O bahsettiğim şoför Ali ağabeyin arabasıyla gidiyorlar. Saruhanlı’ya gelmeden önce, yol üzerinde bir köye uğruyorlar. Orada namazdan sonra, Abdülkadir hoca konuşma yapıyor. Oradan kalkıyorlar. Manisa’ya doğru gelirken, bir kaza görüyorlar. Kaza yapan bir kamyonun arkasına, yardım edilecek bir şey var mı diye duruyorlar. Daha içeriden çıkmadan arkadan gelen bir otobüs hızla bunlara çarpıyor, iki araba arasında sıkışıyorlar. Bindikleri araba yanmaya başlıyor.

Soğuk bir gece.. 22 Aralık gecesiydi. Biz dersteydik. Dersten çıktık. Saat onu yirmi geçiyor. Onu nereden biliyorum? Çünkü kazada vefat eden kardeşlerden birinin saati tam o sırada durmuş. Kaza tam o sırada olmuş..

Evlerimize gittik. Bir şeyden haberimiz yok. Gece yarısı haber geldi, hemen kaza mahalline gittik. Son derece soğuk bir geceydi.

Vefat edenlerden birinin kardeşi vardı. En bu gibi şeylere çok fazla yaklaşamam. O dedi ki; “dört kişi var diyorsunuz, burada bir kişi daha var.” Meğer araba yanmış ve çökmüş. Cesetlerden biri arabanın altına geçmiş. Tuttu, bir parça pişmiş et çıkardı. Böylece beşinci birinin de vefat ettiğini anladık. Onun da her tarafı yanmış. Sadece kazağının kolu kalmış, oradan tanıdık yani. Hem de böyle seçilmiş, en sâfi, en samimi insanlardı bunlar. Beşi de öyleydi.

En son vefat eden de- orada bir çobanın anlattığına göre-Hocaefendi olmuş. Ayakları belden aşağısı sıkışmış, çıkamıyor. Çoban çıkarmak için gelmiş. Çobana “sen git, sana da zarar vermesin, ateş geliyor” demiş. “Şehadet getire getire vefat etti” demişti çoban.”

Manisa eşrafından Hüseyin Sel beyefendi de o elim günü şöyle hatırlıyor; “Her gece beraber hizmete giderdik. Vefat ettiği gece ben gidememiştim. O gece bekâr olduğum için, çoğu geceler olduğu gibi eve de gitmemiştim. Beni de öldü zannetmişler. Bir gurup arkadaş gece 3.00 sıralarında dershaneye geldiler. Kapıyı açtığımda Tahsin ağabey hazırlanıp aşağıya inmem gerektiğini söyledi. Sorduğumda kaza olduğunu söyledi. Diğer ağabeylerle beraber kaza yerine gittik.

Kaza yerine vardığımızda hâlâ yanan araçların dumanları tütüyordu. Alman, Bordvard marka mavi renkli bir araba kullanıyorlardı. Arabaları ve diğer kaza yapan 302 otobüs tamamen yandığı ve eridikleri halde arabalara göre cenazeler tanınacak halde idi. Kaza 22 Aralık 1971 günü 21.30 sıralarında olmuş ve kaza yakınlarında bir çoban “Kurtaran yok mu? diye sesler işitmiş. Çevredekiler olanlar beş şehidin şehadet seslerini günlerce unutamadıklarını söylemişlerdi.

Kazada Abdülkadir Ungan hocamızdan başka Faruk Kumcular, Kâmil İgan, Ali Eryılmaz ve Nazım Saydam kardeşlerimiz de vardı. Allah hepsine rahmet etsin.”

Merhum Ungan Hocaefendi, beraber ruhlarını teslim ettikleri Faruk Kumcular’ı çok sevmekte, çok iyi anlaşmaktadır. Kazaya yakın tarihlerde aralarında şu konuşmalar geçer:

“Eğer ben senden önce ölürsem cenazemi sen kaldır, mezara sen koy.” Arkadaşı Faruk Bey ise:

“Eğer ben ölürsem beni de sen kaldır” der. Sonra birbiriyle el sıkışarak can-ı gönülden sarılarak:

İkimiz bir ölelim!” derler.

Kaderin cilvesine bakalım ki Saruhanlı yolundaki kazada arabada beş kişi vardır. Üç kişi ilk anda şehit olur. Geriye iki kişi, Abdülkadir hoca ve Faruk Kumcular kalır. Arabanın içinde ikisi de sıkışmıştır. Tekrar iman tazelemesi yaparak, Kelime-i Şehadet getire getire benzinin de tutuşmasıyla yanarak şehid olurlar. Gücünü sevgi ve ihlâstan alan istek orada gerçekleşir.

Vefat sonrası

Hocaefendi ve arkadaşlarının vefatı başta aileleri olmak üzere Ege havzasında şok etkisi yapar. Yakın arkadaşı merhum Şahin Yılmaz Hocaefendi bunu şöyle anlatır; “Bizim Akhisar’da 1971 yılında küçük bir Kuran Kursumuz vardı. Sabahleyin Manisa’dan telefon geldi. ”Kaza Geçirdiler” haberi ulaştı. Ben o zaman bir insanın en yakınını kaybederken duyacağı en büyük acıyı o gün çektim.” O hafta Cuma Hutbesi’nde ”Vele neblüvenneküm bişeyin minel hafvi vel cui.”... “Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. (2/155) ayetini okumuş ve ağlamıştım. İnsan hayatında çok değişik acılar tadar. Bunu ben Abdülkadir hoca, Bayram ağabey ve Ali Uçar kaza geçirdikten sonra daha iyi anladım. Ali Uçar’ın üç sene şokundan kurtulamadım. Cenab-ı Hak hepsine gani gani rahmet eylesin.”

Avukat Gültekin Sarıgül Bey ise sorumuz üzerine şunları söylediler; “12 Mart muhtırası oldu. Tevkif edildik, Fethullah Hoca, ben, hepimiz içerdeyiz. O zaman Abdülkadir Hoca bizi ziyarete geldi. Fethullah Hocayla ikimizi çağırdı. Gittik, kendisiyle konuştuk, görüştük, ayrıldık. Son görüşmemiz de o oldu.

Tahliye olduk. Sonra Antalya’ya gittim. O zaman Yeni Asır gazetesi gelirdi. Bir gazetecinin önünden geçerken şöyle bir baktım; gazetenin ilk sayfasında Abdülkadir Hoca, Ali ağabey ve diğer tanıdığım, bildiğim kardeşlerin fotoğrafları var.

Hemen gazeteyi aldım, baktım. Meğerse bir hizmetten dönerlerken bir vasıtanın kaza yaptığını görmüş ve durmuşlar. O anda arkadan gelen bir araba gelip bunlara vurmuş. Bindikleri araba alev almış, çıkamamışlar. Şehadet getire getire hepsi şehit olmuş.”

Mübarek na’şlar Sultan camiinde büyük bir kalabalık tarafından kılınan namazlarının ardından dar-ı bekaya uğurlanırlar.

Dinimize göre yanarak ölen, suda boğulan, göçük, çığ, toprak veya bina altında kalan, vebâ gibi salgın hastalıklardan vefât eden veya akrep sokmasından ölen, gurbette veya ilim yolunda ya da cuma gecesinde vefât eden müslümanlar şehid hükmündedir. Doğumdan vefat eden kadın da böyledir. Hz. Muhammed (s.a.s)'in bu kısma giren, savaş dışındaki şehîdler hakkında söylemiş olduğu hadisler vardır (Bakınız, Buhârî, Ezan, 32, Cihâd, 30; Müslim, İmâre, 164; Tirmizî, Cenâiz, 65, Fedâilu'l-Cihâd, 14; Ahmed b. Hanbel, I, 22, 23, II, 323, 325)

Biz de "inşallah şehid oldular" deriz. Hatta parmaklarını kaldırıp, kelime-i tevhidi o esnada ilan ettiklerini söyleriz. Bunların hepsi doğru olabilir. Fakat bizim bulunduğumuz âlemden bir perde öteye giden bir insan hakkında hüküm verirken Allah'a karşı, dinin ruhuna karşı saygılı olma mecburiyetindeyiz. Onları kendi yönümüze, keyfimize, heveslerimize ve cennette çeşitli makamlara oturtmak ne hakkımızdır, ne salahiyetimizdir, ne de bize düşer.

Taziye için Abdülkadir Hocamızın evine Şahin Yılmaz Hocaefendi geldiğinde oradaki herkesi gözyaşına boğan bir hadise cereyan eder; Abdülkadir Hocaefendinin küçük kızı Fatma Nur, babasına benzeterek Şahin hocanın boynuna ”Baba” diye sarılır…

Merhum Hocaefendi’nin vasiyeti üzerine ailesi de Manisa’yı terk etmez. Hocamızın oğlu Memduh ve damadı İbrahim Beyler de Abdülkadir Hocaefendi ile aynı kaderi paylaşır ve trafik kazasında vefat ederler. Bir insanın kaldıramayacağı kadar ağır yükleri kaldıran ve “Bizim dünyamız karanlık ve üzüntülü geçti. Cenabı Hak inşaallah ahirette güldürür. Abdülkadir hoca öldükten sonra sanki ortalık yıkıldı kaldı” diyen Emine Üngan hanımefendi de geçtiğimiz Şubat ayında vefat etmiştir. Allahu Teala felek çarklarını sürdürdükçe kabrine nurlar yağdırsın. Âmin.

Bazı Ahlaki Hususiyetleri

Malûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Biz bulabildiğimiz bilgi kırıntılarını sizle paylaşarak bir portre ortaya koymaya gayret ediyoruz. Bu büyük dava adamının da bazı hususiyetlerine kısaca temas etmeyi gerekli gördük.

*Tefekkürü: “Tefekkür öyle bir limandır ki, insan onunla eşyayı aşar, Esma’ya ulaşır ve Esma yoluyla da Müsemma-yı Akdes’e vasıl olur. Ardından sıfatlar dairesine girer ve hayrete erer.” Hanımı, hocamızın bu yönünü şöyle anlatıyor: “Onun tefekkür boyutu çok derindi. Terasa çıkar, yıldızları, ayı seyreder, kitap okur, ağlardı.”

*İstiğnası:

Üstad Bediüzzaman’ın hizmet mihverinin temel taşlarından olan istiğna düsturu iman ve Kur’an hizmetinde halktan maddi ve manevi bir ücret talep etmemeyi ifade eder. Üstad Mektubat’ta hizmette bu düsturun sebeplerini sıralarken; “Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cerr etmekle ittiham ediyorlar. "İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar" deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzib lâzımdır” der.

Bir büyüğümüz de meseleye ışık tutarken; “Gönül ne kadar arzu ediyor ki, bu işe omuz verenler, İslâmî hizmetler içinde bulunanlar, Kur’ân ve iman hizmetine sahip çıkanlar; geleceğin gerçek mimarları kudsîler, aydınlar ve ışık ordusu mübarekler dünyanın malına, menaline meyil göstermesinler, eteklerini kire, lekeye bulamasınlar, istiğna içinde hareket etsinler ve neşr-i hak hizmetinde kimseden bir şey istemesinler. Kifaf-ı nefs edecek kadar bir şey bulurlarsa, onunla geçinsinler ve kendileri çekip gittiklerinde, arkalarında bir ev bile bırakmasınlar” demektedir.

Abdülkadir Hocamız bu düstura da azami dikkat eden kutsilerdendir. Merhume hanımı Emine Ungan bu konuda şunları söylüyor; “Çalıştığımız çeşitli yerlerde aileler yiyecek konusunda bir şeyler getirirse: ”Kesinlikle almayın!” diye bize tembih ederdi. “Bunları almayın, size hakkımı helal etmem” derdi.

Yine bir gün çocuğun biri bir şeyler getirip kapının önüne koyup kaçtı. Onu görmesin diye divanın altına koyduk. O zeytin ve yiyecekler divanın altında çürüyüp, küflendi kaldı. Dışarıdan gelen ne olursa olsun kabul etmezdi. Sahabeyi kiram’ı hatırlatan özellikleri vardı. Belki dine hizmetin çok hassas bir konu olduğunu hatırlatmak için böyle yapıyordu.”

*Edebi

Edebin nevileri var. Ama onu temel olarak ikiye ayırabiliriz.

1-Allah’a karşı edeb

2- Allah’ın kullarına karşı edeb.

Merhum hocamızın Rabbisine karşı edebine dair çarpıcı bir özelliğini Derici Kemal ağabey’den dinleyelim; “Abdülkadir hoca Allah’a(c.c.) karşı çok edepli idi. Banyoda bile her şeyini setrederdi. Allah da onun saygısına binaen belinden aşağısına ateş dokundurmamıştı. Hz. İbrahim (a.s.) gibi onu yaktırmadı. Mahrem yerlerini göstermedi.”

Onun Bediüzzaman’ı görenlere karşı tavrını da, hayattayken Üstadımızı ziyaret etme bahtiyarlığına ermiş olan Turgutlu’da mukim olan 85 yaşındaki Cafer Çim ağabeyimizden aktaralım: “Bu kardeşimiz son derece saygılı ve edepli bir kardeşimiz idi. Manisa’da görev yaptığı 1970 yıllarında, üç gün için Turgutlu’ya müftülükteki bir işi için gelmişti. Kendisini yemek için evimize davet etmiştim. Evimizde bulunduğu sürece hep diz çökerek oturuyordu. Rahat oturmasını ne kadar istediysem de bunu kabul etmedi ve “ Üstadımızı gören bir ağabey karşısında rahat oturmaktan Allah’a(CC) sığınırım” dedi ve gidinceye kadar hep öyle oturdu.”

Mümin kardeşlerine karşı saygısına dair Mesut Cesur beyden naklettiğimiz şu davranış da örnek insan tavrıdır; “Annemden dinlemiştim. Rahmetli babam, merhum hocamı aramış. Evde kendisini bulamayınca, gelince kendisini aramasını eşine söylemiş. Hocaefendi evine geldiğinde, hanımı “Hacı Ekber seni aradı, seni görmek istiyor” demiş. Abdülkadir Hocam hanımına darılarak “ Hanım, Hacı Ekber Ağabey demek zor mu geliyor. Onlar bizim asker arkadaşımız mı ?” diyerek üzüntüsünü belirtmiş. (Bu edebe ne kadar çok muhtacız). Bunu eşi daha sonra anneme anlatmış.

Hakkında Denilenlerden

*O Manisa da Abdülkadir Hoca vardı, yanarak öldü. Benim talebe arkadaşımdı. Oğlu Memduh da trafik kazasından öldü. Allah Allah, trafik kazası o ailenin kaderi.  Memduh’un bir müftü eniştesi vardı, kardeşlerimizdendi. O da trafik kazasından öldü. O hemşiremiz öyle beyi, oğlu, damadı.. Trafik kazaları ortasında makam-ı hayrete ermiş gibi hayret ve dehşet içinde kaldı. Orada da beş insan yanarak ölmüştü. Araba geliyor çarpıyor arkadan ve benzin deposu patlıyor, alevler alıyor. Kapı sıkışıyor, çıkamıyor, yanıyor.

Hapishanede beni ziyarete gelmişti Abdülkadir Hoca. Öyle ağladı, öyle ağladı, öyle ağladı.. “Yahu” dedim, “Hoca ne var yani bu herkesin başına gelen şey, bizim de başımıza geldi”. Sonra bizi bir ay sonra salıverdiler, (09.11.1971) ben Erzurum’a gittim geldim, görüşmek nasib olmadan cenazesine gittim. M. Fethullah Gülen 14.07. 1996’daki bir sohbetinden)

*O mücaz bir âlimdi. Fevkalade bir insandı. Sakıp Efendi’den okumuştu. Allah Rahmet eylesin. Mehmed Kırkıncı

*Kur’an ve iman hizmeti deyince her yere koşardı. Her akşam derslere gelirdi. Fedakâr bir insandı..Hüseyin Sel

* Çok halis, mübarek bir zattı. Mazlum bir tipi vardı...Talebe okutan, talebe yetiştiren çok ehl-i hizmet, çok gayretli bir insan..Av. Gültekin Sarıgül

* Gayretli ve çok çalışkandı. Çak âlim bir büyüğümüzdü. Allah makamlarını cennet eylesin. Fuat İşbilir

* Oğlu Memduh da samimi bir insandı. O da 88’de deri toplarken kazada vefat etti. Damadı İbrahim de samimi bir insandı. O da Abdülkadir hocanın talebesi idi. Aynı şekilde o da trafik kazasında vefat etti. Burada Denizli’nin bir kazasında müftü idi. Arapçası Abdülkadir hocadan da iyiydi. Hatta Kadı tefsirinin baş tarafını Abdülkadir Hocaefendi, ben ve bu damadı beraber mütalaa etmiştik. İsmail Hakkı Zeyrek  

OĞLUNA VASİYETİ

Merhum Abdülkadir hocamızın oğlu Memduh’a şiir olarak yazdığı ve ona ilim öğrenmesi, âlimlik şerefini ihraz etmesi için çalışması için tavsiyede bulunduğu vasiyetini de çok ibretlik olması hasebiyle buraya almayı uygun bulduk

Nur-ı aynım, re’fet-i kalbim

Rih-ı cenanım, oğlum Memduhum.

Nushum gûş et, kalbine nakş et

Talib-i irsim, tahsil-i ilm et.

O dad-ı haktır, ama sen sa’yet,

Çeksen de cefa, sefa bil, zevket.

Var mıdır faidesi dünyada

Deseler sana, Abdülkâdir-zâde

İrs olur mu eb ve ceddin hüneri,

Oğluna ilmidir irs-i pederi.

İlim ve irfan sebeb-i rif’attir.

Âlim olmak ne büyük devlettir.

İlmin izhar edince Âdem

Oldu bilcümle melâik mülzem

Enbiya varisi olmuş ulema

Anla kim, bu ne veraset, ne gına

Mal ile ilmi müsavi sanma,

Mala rağbetle varup aldanma

Ağniya müflis olur bir demde

Görmüşüz nicesin bu âlemde.

Mal bir nesne ki çok düşmanı var.

Yolunu bekleyici rehzeni var.

Ulema çekse de faraza hüsran,

İlim sermayesi bulmaz noksan.

Ateşe yansa da cihan, gark olmaz

Kopsa tufan, suya da gark olmaz.

Cebr ile hâkim, vali alamaz

Kalsa meydanda, hırsız çalamaz

Kusur noksan veremez bezl ve seref,

Yoktur onda hatar, mahv ve telef

Dar-ı ukbaya beraber gider

Hem cihanda bırakır binlerce eser

Âlim-i fasık olundu tercih,

Cahil-i âbide bâ nakl-i sarih

İlmin evsafına nihayet yoktur

Ne kadar söylesem, ondan çoktur.

Evveli sa’y, sonu mevhıbedir.

Kuluna canib-i Hak’tan hibedir

Pendimi etme sakın mahv-ü heba

Deme kim lâf, nasihatçı baba

Sana bu pak nasihat benden

İsterim tutmaya himmet senden.

Var ise sehv ve hata benden,

Umarım ola karîn-i gufran

Vazifen yavrum, dine hizmettir

Sonra pederine afv dilemektir.

Cenab-ı Hak benim niyazım kabul buyursun

Oğluma salih amel ile kamil imanı nasip buyursun.

Pederiniz Abdülkadir

Teşekkür:

Bu çalışmayı hazırlarken Manisa Alperenleri adlı kitaptan çokça istifade ettim. İlk teşekkür hakkı bu şahsi basım eseri hazırlayan heyetin. Allah ebeden razı olsun ve sa’ylerini meşkûr etsin.

İkinci olarak Manisa ve civarında çalışmamız için kısa mülakatlar gerçekleştiren saygıdeğer büyüğüm Hilmi Arkın beye, görüştüğü bütün kıymetli büyüklerimle beraber teşekkürü borç bilirim.

Ayrıca görüşlerine bizzat başvurduğum Mehmed Kırkıncı ve İsmail Hakkı Zeyrek Hocaefendilere ve Avukat Gültekin Sarıgül beyefendiye şükran borçluyum.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

İsmail Armağan, 2009-03-25 09:17:41

Allah rahmet eylesin. ne değerli insanlar var şu dünyada.. Hak erleri var gönül dünyamızda , aramıza cefasına dururlar dediği gibi Kırık Mızrap şairinin.. Kurumuş göz pınarlarmı nemlendirdiniz. Sağolun

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

halil, 2009-03-21 00:30:29

emeğe saygı duymak lazım.Allah razı olsun. güzel bir çalışma olmuş. gerçekten islam alemi çok büyük şahsiyetler yetiştirmiş. bizse onları tanımıyoruz bile. böyle değerli insanların hizmetlerini araştırıp bizlere ulaştıran site çalışanlarına teşekkür ederim.değerli hocamızın bir araba kazasında yanarak vefat etmesi beni çok etkiledi. yeri mekanı cennet olsun. Allah sayılarını arttırsın inşallah. Rabbim bizlere de hizmet etmeyi nasip etsin. çalışmalarınızda Rabbim muvaffak kılsın...

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

feridun, 2009-03-20 04:46:11

yazı çok güzel. acaba "manisa alperenleri" kitabına nasıl ulaşabilir? bu konuda yardım edebileceklere müteşekkir kalacağım.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

muaz arslan, 2009-03-18 14:38:06

Allah razı olsun. Böyle bir çalışma yaptığınız için ailesi adına teşekkür ederiz. Ben o mübarek ailenin bir parçasıyım. Allah bizlere de onların yolundan yürümeyi ve hayatımızı şehadetle noktalamayı nasib etsin. Amin

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

hüseyin eroğlu, 2009-03-17 06:10:18

Cenabı Hak razı olsun.Şefaatine nail etsin cümlemizi.Ne kadar büyük insarlarımız hocalarımız abilerimiz varmış meğer bilmiyorduk.İnşaALLAH ahirette şefaatıyla tanışırız.Fatiha okumayı unutmayalım.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

SELAMİ DAĞCI, 2010-01-02 05:35:55

TEBRİK ve TEŞEKKÜR EDERİZ Yöremizden ve yakın köyümüzden yetişmiş islama ve dine hizmet eden ve bu yolda diyer kader arkadaşları ile beraber din uğruna şehit olan Başta tanıdığımız Abdul kadir ungan Hocamız olmak üzere kendilerinin ve diyer kader Hoca efendilerinde Ruhları Şad olsun Makamları Cennet olsun Burada rahmetli Hoca efendinin hayatını araştırıp ve Hakkın rahmetine kavuşması ile araştırıp biz okurlarına yazdığı için Salih Okur Kardeşimizi Cani gönülden Tebrik Ediyorum Kendisinin nereli olduğunu bilmiyorum ama tanıtmamış kendisini Hoca efendi hakkında toplamış olduğu bu bilgilerden dolayı SALİH OKUR Kardeşimizi Kutların Kırık Nahiyesi köyünden Selami Dağcı Kırık nahiyesi Sitesi

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

AHMED FEYZİ KUL(1899-1972)

AHMED FEYZİ KUL(1899-1972)

Geçen yaz Çamlık’ta, tabiatına uygun haşmet ve samimiyetle geçen hatim cemiyetinde kendisini

HÜSEYİN BAYRAKTAR HOCAM

HÜSEYİN BAYRAKTAR HOCAM

Hüseyin Bayraktar Efendi Hoca; 1931 yılında Muş’un Malazgirt ilçesinde doğmuş. Özellik

ABDÜLKADİR UNGAN HOCAEFENDİ(1932–1971)

ABDÜLKADİR UNGAN HOCAEFENDİ(1932–1971)

Bu yazımızda bir büyük dava adamını, bir büyük İslam âlimini, bir büyük hamele-i KurR

ARİF ÇAĞAN

ARİF ÇAĞAN

Arif Çağan, 1922 Edremit doğumlu. Dedesi, Müderris Nasuh Efendi Fatih medreselerinden icazetli m

ŞAMLI HAFIZ MEHMET TEVFİK GÖKSU (1887–1965)

ŞAMLI HAFIZ MEHMET TEVFİK GÖKSU (1887–1965)

TAKDİM Elinizdeki bu çalışma, aslen Barla'lı olan, fakat çocukluk ve gençlik yılları gur

MERHUM PEDERİM HOCA EMİN EFENDİ (1900–1981)

MERHUM PEDERİM HOCA EMİN EFENDİ (1900–1981)

15 Mart 1315 günü Manisa merkezine bağlı (Recepli) köyünde doğmuştur. Babası İsmail Çavu

NURUN MANEVİ AVUKATI AHMED FEYZİ KUL

NURUN MANEVİ AVUKATI AHMED FEYZİ KUL

İman ve Kur'an hizmetinin alp erenlerinden büyük dimağ Ahmed Feyzi Kul merhumunun ufulünün 36

Sizi topraktan yarattık; oraya döndüreceğiz ve oradan tekrar sizi çıkaracağız.

Tâ Hâ, 55

GÜNÜN HADİSİ

Size, takat getirebileceğiniz amel yaraşır. Siz (ibadet yapmaktan) usanmadıkça, Allah da (sevab vermekten) usanmaz. Allah'a en hoş gelen dini amel, kişinin devamlı olarak yaptığı ameldir"

Buhari, İman 32, Teheccüd 18

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Peygamber Efendimiz hakkında aşağıdaki eserlerden hangisini en çok beğendiniz?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI