Cevaplar.Org implant

CİNLER HAKKINDA MERAK EDİLENLER

CİN NEDİR? Önce şunu kaydedelim ki (CİN) yani (cim) ve (nun) harflerinden türemiş olan bütün kelimelerde: Bir şeyi duygulardan örtmek ve gizlemek manası vardır. Arapçada (cennehu) ve (ecennehu) denir ki (onu örttü ve gizledi) demektir


İsmail Hakkı Zeyrek

ekremyilmaz08@gmail.com

2009-03-14 08:08:12

CİN NEDİR?

Önce şunu kaydedelim ki (CİN) yani (cim) ve (nun) harflerinden türemiş olan bütün kelimelerde: Bir şeyi duygulardan örtmek ve gizlemek manası vardır. Arapçada (cennehu) ve (ecennehu) denir ki (onu örttü ve gizledi) demektir.

Kur’ân-ı Kerim’de: (cenne aleyhi’l-leyl : En’âm Suresi/76) buyurulmuştur. Yani “Gece Hz. İbrahim’in üzerini örttü.” manasındadır. (Cünne) kalkan, yani siper, (cenin) henüz doğmamış, rahimde örtülü duran çocuk, (cenan) içteki kalp, (cennet) zemini örtmüş bağ ve bostan, yahut duyguların erişemeyeceği derecede gizli bağ, (cünûn) nefis ile akıl arasına perde olmuş delilik hali demektir ki, bütün bunlarda hislerden ve duygulardan gizlenme manası vardır.

(İns) karşılığı olarak kullanılan, yani görülen ve hissedilen insan değil de onun hisleri ve duyguları ötesinde bulunan tasavvurları, hayalleri ve iradesi gibi ruhanî âlemle bir münasebet ve ilgisi olan gizli kuvvetler manasına gelen (CİN) hususî ve umumî olmak üzere iki manada kullanılmıştır.

Bir manada: (İns) karşılığı olarak duygularımızdan gizli kalan bütün rûhanilere (CİN) denilmektedir ki bu manada melekler ve şeytanlar da bunun içine girer. Yani her melek cindir, fakat her cin melek değildir, demek oluyor.

İkinci manada ise: Rûhanîlerin hepsi değil bir kısmıdır. Çünkü rûhanîler de üç kısımdır.

Birinci kısım: Hepsi hayırlıdır. Bunlar meleklerdir. Yanlış iş yapmazlar, insanları aldatmazlar, Allah’ın emrinden dışarı çıkmazlar.

İkinci kısım: Hepsi kötü olan ruhlardır. Bunlar da şeytanlardır. İnsanları aldatırlar, kötülük ve fenalık yapmağa çalışırlar.

Üçüncü kısım ruhanîler: İkisinin ortasında bulunanlardır ki, hem iyileri, hem kötüleri bulunan ruhlardır. İşte özel manadaki (Cin) bunlardır.

CİN: Gözlerimizle göremediğimiz ve mahiyetlerini anlayamadığımız Cenab-ı Hakk’ın yarattığı bir takım varlıklardır ki, Kur’ân-ı Hakîm’de: “Şeytan ve kabîlesi, sizi, kendilerini göremiyeceğiniz yerlerden, görürler.” (Araf/27) buyrulmaktadır. Cinlerin insanlar yaratılmadan önce ve şiddetli alevden yaratıldıklarını Sure-i Hicr’in 27. âyeti bildirmekte ve Sure-i Rahman’ın 15. âyetinde de dumansız saf ateşten yaratıldıkları beyan olunmaktadır.

Biz cinlerin varlığına inanırız. Çünkü cinlerin varlığı masum yani günah işlemeyen bir zat (Peygamber a.s.v.) tarafından hem sübutu yani Allah’a ait oluşu, hem de delâleti yani ifade ettiği mana itibariyle kat’i ve kesin bir nass ile bize bildirilmiştir. Şunu demek istiyoruz ki: Mesele sadece aklın çözeceği cinsten değildir. Naklen sabit olmuştur. Eğer Cenab-ı Hak bize cinlerden bahsetmemiş olsaydı bu gizli varlıkları aklımızla bilmemize ve bulmamıza imkân yoktu.

İbn-i Teymiyye diyor ki: Bütün Müslüman fırkalar ile başka dinlerin mensupları cinlerin varlığını kabul etmişlerdir. Çünkü Peygamberlerin (Aleyhimüssalâtü vesselâm) bu husustaki tebliğatı insanlarda zarurî bilgi meydana getirecek kadar çoktur. Ancak her ümmetin çeşitli fırkaları onları başka başka şekillerde kabul ve telakkî etmişlerdir. Bundan dolayı cinnin, bu telakkî şekillerinin bütününü içine alabilecek bir tarifini yapmak mümkün olamamıştır. Bu görüşlerin birleştikleri noktaya göre cin, hava ve koku gibi lâtif (göze görünmeyen) ve akıllı bir cisimdir, diye tarif olunmuştur.

Cinler lâtîf cisimlerden oldukları içindir ki gözlerimizden ve duyularımızdan gizli bulunuyorlar. Fakat bu durumlarıyla öteki ruhanîlerle ortak bir mana kazanıyorlar... Zaten biz yukarıda rûhânilerin üç grup olduğunu açıklarken bu noktaya temas etmiş ve herbirisinin arasındaki farka işaret etmiştik.

Sure-i Kehf’in 50. âyeti olan:

“O iblîs cinden olduğu için Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Şimdi siz beni bırakıp ta onu ve onun neslini, hepsi sizin düşmanınız olduğu halde, dostlar edinir misiniz?” âyeti cinlerin de insanlar gibi zürriyyet sahibi olup çoğaldıklarını açıkça bildirmektedir.

Cinlerin akıl ve şuur gibi melekelere sahip olduklarını da şu âyetlerden anlamaktayız.

“De ki bana şu hakikat vahy olunmuştur: Bir takım cinler (sabah namazında Kur’ân okuduğumu) işittiler de (kavimlerine döndükleri zaman) dediler ki biz çok hoş bir Kur’ân dinledik. Hidayete erdiriyordu. Biz de ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize asla hiç kimseyi ortak koşmayacağız.” (Cin Suresi/I, 2)

İşte bu ayetlerde (kâlû:söylediler), (âmennâ :inandık), (len nüşrike : ortak koşmayacağız) sözleri vardır. Söylemek, iman etmek, Allah’a ortak tanımak ancak konuşma, düşünme ve idrak etme özelliklerine sahip olan varlıkların işidir ki cinlerde bunların hepsi var demektir.

İnsanlarda olduğu gibi cinlerin de iki sınıfı bulunduğunu şu âyetler açıklamaktadır:

“Gerçekten bizim içimizde (Kur’ân ve peygambere iman eden) müslümanlar da vardır. Bizden iman etmeyen zalimler de var... Müslüman olanlar, işte onlar hidayeti arayanlardır. Zulüm edenlere (kâfir olanlara) gelince onlar cehenneme odun olmuşlardır.” (Cin Sûresi / 14, 15)

(Cin, cân, cinnet) kelimeleri aşağıdaki surelerde 31 kere geçmektedir:

1) el-En’âm,

2) el-A’raf,

3) Hûd,

4) el-Hıcr,

5) el-İsra,

6) el-Kehf,

7) en-Neml,

8) es-Secde,

9) Sebe’,

10) es-Sâffat,

11) Fussilet,

12) el-Ahkaf,

13) er-Rahman,

14) el-Cinn,

15) en-Nâs

Cinler hakkında nazil olup Kur’ân-ı Kerim’in 72. Sûresi olan Sure-i Cinn’in anlattığı hakikatlerden bir kısmının özeti şudur:

— Cinlerden bir tâife Resûlüllahın okuduğu Kur’ân’ı dinlemiş ve hidayet bulmuşlar, diğer bir grup ise küfürlerinde devam etmişlerdir.

— İnsanlardan bir kısmının cinlerden bazılarına sığınmaları cinlerin cür’etlerini ve azgınlıklarını artırmıştır.

— Cinler semayı yoklamışlar, onu sert bekçiler ve ateş şuleleri ile dolu olarak bulmuşlardır.

— Cinlerden kim semadan kulak hırsızlığı yapmak isterse derhal bir ateş şu’lesi ile karşılaşır.

— Cinler arasında iman edenler de vardır, kâfirler de...

—Cinler yeryüzünde bulunsalar da, göklere kaçsalar da Allah’ı âciz bırakamayacaklarını itiraf etmişlerdir.

— Allah’ın kulu Hz. Muhammed (s.a.v.) kalkıp Allah’a ibadet ederken cinler Kur’ân’ı dinlemek için Peygamber (s.a.v.)’in etrafında üst üste öyle yığılıyorlardı ki âdetâ bir keçe gibi oluyorlardı.

— Allah “Allâm’ül-Guyûb”tur. Gaybın izâfî olanını da, mutlak olanını da o bilir. Ve gaybına yani (el-Batın) ism-i Celîlinin mazharı bulunan kendi ilmine kimseyi muttali kılmaz. Bunun için ne insanlar, ne cinler, ne de melekler mutlak gaybı yakînen bilemezler. Ancak bir peygamber olarak seçtiği müstesnâdır; dilerse ona gaybından bazı şeyleri bildirir. Böylece Resûlüllah bizâtihî gayb-ı bilmiş olmaz. Ancak kendisine haber verilmiş ve bildirilmiş olanı bilir. Resûlüllah (s.a.v.) kendisine gayptan bildirilen şeylerin cin yahut vehim ve hayalden değil, Allah tarafından geldiğini ve hak olduğunu, Cenab-ı Hakk’ın peygamberin önünden ve ardından muhafız melekler tayin edip onu korumasıyla bilir. Böylece peygamberlik cin ve şeytan gibi dessas ve hilekâr mahlukların şerrinden muhafaza buyurulmuştur.

Resûlüllah (s.a.v.) cinleri görmüş mü idi?

Bir takım cinlerin Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’e gelip Kur’ân-ı Kerîm dinledikleri ve ona iman edip topluluklarına döndüklerinde İslâm’a davet ettikleri hususunda şüphe yoksa da peygamber aleyhissalâtü vesselâmın onları görüp görmediği hakkında değişik rivayetler vardır.

Buhari-i Şerîf’te İbn-i Abbas (r. Anhüma)’dan rivayet olunduğuna göre: Resûlüllah (s.a.v.) cinlerin üzerine Kur’ân okumamış ve onları görmemişti. Ancak efendimiz (s.a.v.) birkaç sahabî ile “Sûk-ı Ukâz”a giderken “Nahle” denilen yerde sabah namazını kıldıkları sırada okuduğu Kur’ân’ı cinler dinlemişlerdi. Bu da şöyle olmuştu:

Hz. Muhammed (s.a.v.)’e risâlet gelmesiyle şeytanlar semâdan haber alamaz olmuşlardı. Semaya yaklaşmak istediklerinde onları yakıp yok eden şahaplarla karşılaşmışlardı. Ve birbirlerine şöyle demişlerdi: “Herhalde yeni bir şey olmalı ki sema haberleri ile bizim aramıza bir hail (engel) girdi. Yeryüzünün doğusuna ve batısına giderek araştırın, ortaya çıkan bu engel nedir?” Bu konuşmadan sonra doğu ve batıyı araştırırlarken (Tihâme) tarafına doğru yola çıkan taife Sûk-ı Ukâz’a giderken Nahle’de sabah namazını kıldırmakta olan Peygamber (s.a.v.)’in okuduğu Kur’ân’ı dikkatle dinlemişler (Resûlüllah’ın okuduğu sûre Rahman Sûresi veya -zayıf bir kavle göre- El-Alâk Sûresi idi) sema haberlerine engel olan hadise budur diye hüküm vermişler, sonra kavimlerinin yanına döndüklerinde (Sure-i Cin’in ilk ayetlerinde beyan olunduğu üzere): “Biz çok hoş bir Kur’ân dinledik, hidayete erdiriyordu. Biz de ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize asla hiç kimseyi ortak koşmıyacağız.” demişlerdi. Bunun üzerine Sure-i Cin vahyolunmuştu. Sahih-i Tirmizî’de ve Taberî tefsirinde bu rivayetin başında: “Resûlüllah (s.a.v.) ne cinlerin üzerine Kur’ân okumuş, ne de onları görmüştü.” fıkrası vardır. Buhari’de ise bu fıkra bulunmamaktadır.

Bu mevzuda ikinci rivayet İbn-i Mesûd (r.a.)’e aittir. Demiştir ki: Resûlüllah (s.a.v.) “Ben cinne Kur’ân okumakla emrolundum, beraberimde kim gider?” buyurdu. Ashap sükût ettiler; ikinci defa soruyu tekrar buyurdular, yine sükût ettiler. Üçüncü defa tekrarladıklarında: “Ben Abdullah yanınızda giderim ya Resûlellah” dedim. Bunun üzerine kalktı, İbn-i Ebî Düp kabîlesinin yanındaki “Hacûne” denilen yere geldi, benim üzerime bir hat çizdi, bu çizgiyi geçme buyurdu. Sonra kendileri Hacune’ye geçtiler. Cinler derhal üzerine keklikler gibi uçuştular. Sanki Zutt kabilesinin erkeklerine benziyorlardı. (Zutt: Araplardan kara Arap kabîlesi veya Hindden bir kabiledir.)

Kadınların def çalması şeklinde def çalıyorlardı.Nihayet onu sardılar, gözümden kayboldu, hemen ayağa kalktım, bana eliyle “otur” diye işarette bulundular. Sonra Kur’ân okumağa başladı, gittikçe sesini yükseltiyordu. Hepsi yere yapıştılar. O kadar ki seslerini işitiyordum da kendilerini göremiyordum. Sonra Resûlüllah (s.a.v.)’ın bana döndüğünde “Gelmek istedin, değil mi?” buyurdu. “Evet ya Resûlellah” dedim.” O sana gerekmezdi, onlar cindir, Kur’ân’ı dinlemeğe geldiler, sonra da kavimlerini inzar etmek üzere döndüler. Benden azık istediler Ben de onlara kemiği azık ettim. Kemikle, deve gübresiyle kimse taharetlenmesin.” buyurdular.

Yine Buhari’de geçen bir hadis-i şerifte: “Bir kere Resûlüllah kaza-i hacet için çıktığında Ebu Hüreyre (r.a.) de arkasını takip etmişti. (Resûlüllah yürürken dönüp arkasına bakmazlardı. Bunun için: o kimdir? diye sordu. Ben de:

— Ben Ebu Hüreyre! diye cevap verdim. Resûlüllah:

— İstinca için bana birkaç taş ara (getir), sakın kemik ve tezek getirme! buyurdu. Eteğimin içinde birkaç taş getirip yanına koydum. Sonra yanından ayrıldım. Nihayet kaza-i hacet edip bittikten sonra Resulüllah ile beraber yürüdüm ve (yolda):

— Ya Resûlellah, kemikle istinca etmekte ne var ki diye sordum. Resulüllah:

—Kemik cin yemeğidir, tezek de hayvanların yemidir! diye cevap verdi.”buyurulmakla kemik ve tezekle temizlenme ve istincanın men’ edilmesindeki hikmet açıklanmıştır. (Kastalani C: 6, s. 153)

Diğer peygamberlere gönderilen semavî kitaplarda cinlerden bahsedilmiş midir?

Evet, öteki peygamberlere gönderilen semavî kitaplarda da cinlerden bahsedilmiştir. Misâl olmak üzere Hristiyanların mukaddes kitaplarından bir iki örnek verelim:

1) “İsa o süfli ruhu azarlayıp koğdu. Bunun üzerine şeytan delikanlının bedeninden çıktı, delikanlı da hemen şifa buldu.” (Matta, s. 17, Ayet: 28)

2) “Cinlere önem vermeyiniz ve onlardan müsahharlar aramayınız, çünkü onlarla kirlenirsiniz...” (Levililer, S: 9, Ayet: 31.)

CİNLERİ İNKÂR MÜMKÜN MÜDÜR?

İslâm âlimleri cinleri çeşitli yönlerden incelemişlerdir:

1- Cinlerin varlığı,

2- Cinlerin ne zaman yaratıldığı,

3- Cinlerin cisim mi yoksa sadece bir cevher mi olduğu,

4- Cinlerin çeşitleri,

5- Cinler niçin yaratılmışlardır?

6- Bunlara niçin cin denilmiştir?

7- Cinler yiyip içerler mi? Aralarında üreme var mı?

8- Mükellef midirler? Yani teklif icabı olarak bunlara sevap ve azap, mükâfât ve mücâzât gibi şeyler var mıdır?

9- Kendi cinslerinden peygamber gelmiş midir?

10- Çeşitli suret ve şekillere girerler mi?

İşte cin meselesi böyle gayet geniş olarak incelenmiş ve cinlerin varlığı meselesi müstesna olmak üzere bu mevzuların hepsi ulema arasında ayrı ayrı ihtilâf zemini olmuştur. Buhari şarihleri ve özellikle Aynî bu görüş ayrılıklarını delilleri ile birlikte nakletmiştir. Biz bunlardan en mühim gördüğümüz bir kısmını kaydetmekle yetineceğiz.

Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, diğer milletler arasında cinleri inkâr edenler bulunduğu gibi İslâm fırkalarından mu’tezile ve cehmiyye de cinleri inkâr yolunu tutmuşlarsa da milletlerin çoğu cinlerin varlığını kabul ve i’tiraf etmişlerdir. Çünkü peygamberlerin (Aleyhim’üs-salâtü vesselâm) cinlerin varlığına dair verdikleri haberler insan için zarurî ilim ifade edecek derecede mütevatirdir.

Maddî âlemin dışında kalan herşeyi inkâr eden, akılları gözlerine inmiş olanların inkârdan ibaret bulunan mesleklerini takip etmeği ilericilik sanan bir kısım bedbahtlar melekleri ve cinleri inkâr ettikleri için bunların varlığına delâlet eden kelimeleri de te’vil etmek zorunda kalıyorlar; ta ki Allah’a ve Kur’an-ı Hakîm’e olan iman ile cin ve melekleri inkâr arasında bir tezat ve tenakuz (çelişki) görülmesin.

Halbuki cin ve meleklerin varlığını inkâr Kur’an-ı Kerîm’in sarîh beyanlarını ve haberlerini inkâr olduğundan aradaki tezat (çelişki) gündüz gibi âşikârdır. Bunların batıl te’villerine göre: (Melek, melâike) tabîat kanunları; (cin, şeytan, iblis) kelimeleri de kötü, azgın ve bozuk ruh taşıyan insanlar demekmiş!..

Burada şunu hatırlatmak yerinde olacaktır ki, inkâr bir ilim yolu ve usulü değildir; inkâr ile hiçbir hakikatı isbata imkân yoktur. Acaba böyle batıl te’vile ne gibi bir zaruret vardır? Halbuki mesnedsiz te’viller batıldır.

Gerçi usulde: “Akıl ile nakil birbirine muarız ve zıt gelse akıl tercih, nakil te’vil olunur.” diye bir kaide vardır. Fakat meleklerin ve cinlerin varlığı imkânsız bir şey değil ki onlardan bahsetmek akla zıt bulunsun da, akıl ile nakil arasında bir tezat olmaması için nakil te’vil edilsin. Aksine bunların varlığı aklî imkân dairesindedir. İnsanların görememesi onların yok olmamalarını gerektirmez. Nitekim ancak binlerce defa büyüten mikroskoplar sayesinde varlıklarını görebildiğimiz ve mikrop adını verdiğimiz varlıklar asırlarca insanların gözlerinden uzak ve gizli yaşamışlardı. Hiç kimse onların varlığını bilmiyordu, ama bu çok uzun süren devirler içinde bu varlıklar yine doğuyor, gelişiyor ve çoğalıyorlardı.

Demek ki duyu organlarımızla hissedemediğimiz şeylerin yokluğuna hükmetmek kadar büyük hata olamaz. Cenab-ı Hak bizim duyularımızı daha başka şekil ve keyfiyyette yaratmış olsaydı kim bilir belki de melekler, cinler ve hiç kimsenin hatır ve hayalinden geçmeyen nice âlemler bize görünecekti.

Görülüyor ki burada te’vile hiçbir zaruret yoktur.

Pozitif ilimlerin bu kadar ilerlemesine rağmen bugün insanoğlunun mahiyetini bilemediği ve anlayamadığı daha pek çok şey bulunmaktadır. Meselâ: mıknatıs, elektrik, çekim... Evet kâinatta öyle şeyler var ki biz ne bunları görebiliyor, ne de mahiyetleri hakkında en küçük bir bilgiye sahip olabiliyoruz. Fakat mahiyetlerini bilemediğimiz bu eşyayı inkâr edemiyoruz, hatta onlardan faydalanma yoluna gidiyoruz.

Kâinat henüz keşfedilmemiş binlerce sırlar ve gizliliklerle doludur. Keşf edilenler, edilmeyenlerin binde biri bile değildir. Artık bugünün insaflı ve aklı başında ilim adamı, Allah’ın kudretinin hudutsuzluğu ve sanatının inceliği karşısında, 19. asrın şımarık tipleri gibi davranmıyor, bir perdeyi kaldırmaya muvaffak olduğu zaman onun arkasında binlerce perdenin kapalı kaldığını görüyor da bu sonsuz kudret, bu derin hakikat ve bu muhteşem nizam karşısında bel kırmaya, boyun bükmeğe ve aczini itiraf etmeğe mecbur kalıyor. Zaten Kur’ân-ı Hakîm şöyle ferman etmiyor mu? “Size ilimden, başka değil, ancak az bir şey verilmiştir.”

Not: Konuyla alakalı bir bilgiyi de buraya-İsmail Hakkı Hocamızın hoşgörüsüne sığınarak- eklemeyi uygun bulduk; Suriye ulemasından merhum Said Havva, Ruh Terbiyemiz kitabında şöyle yazmakta; “Alimlerimize göre, cinler yaratıldığı andan itibaren mükelleftirler. Mükellef oluşları büluğ(ergenlik) şartına bağlı değildir.”(Cevaplar.org)

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

RUHUN MAHİYETİNİ ANLAMAK MÜMKÜN MÜDÜR?

RUHUN MAHİYETİNİ ANLAMAK MÜMKÜN MÜDÜR?

İslâm âlimlerinden bir kısmı (Selefiye) diyorlar ki: Ruh ilâhî bir sırdır. Ruhun hakikatın

RUHUN VARLIĞINI VE BAKİ OLDUĞUNU GÖSTEREN DELİLLER

RUHUN VARLIĞINI VE BAKİ OLDUĞUNU 
GÖSTEREN DELİLLER

Ruhun varlığını ve ölümsüzlüğünü gösteren enfüsî ve âfâkî (Sübjektive ve objektive

RUH

RUH

RUH NEDİR? Ruh varlığı: Müslümanlar ruhun varlığına inanırlar. Dini nasslar (kitap ve s

MELEKLERE İMANIMIZ

MELEKLERE İMANIMIZ

MELEK NEDİR? Buraya kadar cin ve şeytan gibi varlıklar üzerinde durduk. Halbuki ruhanîlerin

ŞEYTAN VE HÜCUM YOLLARI ÜZERİNE

ŞEYTAN VE HÜCUM YOLLARI ÜZERİNE

“Şeytan “kelimesi; azgınlıkta, kötülükte, habislikte fevkalâde bir farklılık ve

CİNLER HAKKINDA MERAK EDİLENLER

CİNLER HAKKINDA MERAK EDİLENLER

CİN NEDİR? Önce şunu kaydedelim ki (CİN) yani (cim) ve (nun) harflerinden türemiş olan bü

İman edip iyi yararlı işler yapanları, muhakkak salihler (zümresi) içine katarız.

Ankebût, 9

GÜNÜN HADİSİ

"Biriniz bir oturma yerine girince selâm versin. Oturmak isterse otursun. Kalkarken yine selâm versin. Çünkü, birinci selâm ikincisinden daha üstün değildir."

Ebu Davud

TARİHTE BU HAFTA

*Kanije müdafaası(18 Kasım 1601) *Hz.Fatıma'nın(r.anha) Vefatı(22 Kasım 632) *İstanbul'un Müttefikler Tarafından İşgali(23 Kasım 1918) *Alparslan'ın Şehadeti(24 Kasım 1072) *Öğretmenler Günü(24 Kasım)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI