Cevaplar.Org 1xbet para cekmeimplant dis fiyatlari

İLKLERİN İLKİ VEYA MUZAFFER ARSLAN AĞABEY

Gönüller fatihi büyük üstat Said Nursi’yi hakkıyla tanıyan mümtaz bir şahsiyet. Yarım asrı geçen hizmetinde gitmediği yer, uğramadığı diyar kalmamış. Onu şehir şehir dolaştıran, kasaba kasaba gezdiren ömrünü vakfettiği


İbrahim Köse

ibrahimkose60@gmail.com

2008-03-30 03:50:13

Gönüller fatihi büyük Üstad Said Nursi'yi hakkıyla tanıyan mümtaz bir şahsiyettir Muzaffer Ağabey. Yarım asrı geçen hizmetinde gitmediği yer, uğramadığı diyar kalmamış. Onu şehir şehir dolaştıran, kasaba kasaba gezdiren ömrünü vakfettiği Risale-i Nur davasıdır.

Bir dava uğruna ölmek kolaydır. Asıl önemli olan, o dava uğruna yaşamaktır, hayatını ona vakfetmektir. İşte bu ağabeyimiz, hayatını, davasına vakfeden bir zattır. Zaten bu dava, uğruna binlerce hayatların vakfedildiği, yolunda yüz binlerce kişinin hizmet ettiği, takdire şayan bir davadır. Büyük zatların fikirlerini, hizmetlerini anlatmadan hayatlarını anlatamazsınız. Biz de onun hayatını, fikirleriyle ve hizmetleriyle anlatmaya çalışacağız.

Denizli'den Aydın'a gidiyorduk. Nazilli'ye yakın bir yerde (Pamukören Yolu) bize dönerek:

-Yavaşla ve sağa gir İbrahim, dedi. Yavaşlayarak sağa döndük. Yavaş yavaş yol almamızı istedi. Duygulanmış ve gözleri dolmuştu:

-Otobüsten burada inerdim. İçi kitap dolu iki bavulu iki elime alır, bu üç kilometre yolu yürürdüm. O zamanlar bir kitapçı vardı. Onun misafiri olur, ona kitap bırakırdım. Akşam da kitaplardan okur, sohbet yapardık. Şimdi o zat yok." dedi.

 Üç kilometrelik yolu otomobille çıkarken, tren yolundan geçtik. Yola dikkatlice bakarak:

-Bu tren yolu o zaman da vardı, dedi.

Kasabaya varınca, ulu bir çınarın altındaki masaya oturduk. Orası on yıllar önce misafir olduğu kitapçının dükkânının önüymüş. Çaylarımızı içerken, o beldenin ilk nur hizmeti hatıralarını dinledik. Sonra dershaneye uğradık. Dershanede kimlerin kaldığını, cemaatin kimler olduğunu çok iyi biliyordu.

Muzaffer Ağabey, bu tür beldelere Nurları sadece ilk götüren değil, o gün bu gündür bu yerlerdeki hizmetleri de takip edendi. Hafızası çok kuvvetliydi. Memleketteki bütün dershaneleri ve cemaatlerini bilirdi. O, Nur hizmetinin canlı videosuydu.

Türkiye'de müracaat edilen ağabeydi. Nerede bir niza çıksa, bir huzursuzluk olsa onu çağırırlardı. Bazen Üstad'ın talebeleri onu görevlendirir. Bazen de kader-i ilahi onu, oraya sevk ederdi. Bir defasında dört kişi Kayseri'ye toplanmış, bir delilik yapacaklarmış. Muzaffer Ağabey hemen Kayseri'ye gidip onlarla tek tek görüşüp onları evlerine göndermiş.

1982 yılında Antakya'da bulunuyordu. Bu tarih bütün Türkiye'de olduğu gibi, Antakya'da da cemaatin hayli sıkıntılı olduğu zamanlardı. Onun dershanede kalmasından rahatsız olanlar vardı. Bir rüya görmüştü. Rüyada Antakya cemaati toplanmıştı ve ondan hoşnut değildi. Daha sohbetlere yeni gelen birisi olan Abdi Yiğitbaşı ona tebessüm ediyordu. O da rüyada herkese diyordu ki: "Ben Abdi'nin misafiriyim, siz neden rahatsız oluyorsunuz?" Gerçekten de bu rüya tahakkuk etmiş, ona o günlerde Abdi Yiğitbaşı ve arkadaşları sahip çıkmıştı. Bu sayede Antakya Cemaati de büyük bir bölünmenin eşiğinden dönmüştü. 

Antakya'da birlikte olduğumuz günlerdi. Adana'ya ve Mersin'e gitmiştik. Oradan da Tarsus'a geçmiştik. Tarsus'ta maalesef o zaman dershaneyi bulamadık veya dershane yoktu. İlgili birkaç dostu ziyaret ettikten sonra, 1950'lerde,1960'larda kitap verdiği bir hacı amcayı bulduk. Beyaz sakallı yaşlı amca hâlâ kitapçılık yapıyordu. Onunla hizmeti konuştuk. Bu manzara karşısında hayrete düştüm. Çünkü Türkiye'ye yayılmış koca bir cemaatin Tarsus gibi bir yerde hâlâ dershanesi yoktu, biz nur hizmetlerini, Muzaffer Ağabey'in otuz yıl önce tanıştığı bir kitapçıyla konuşuyorduk. Bu Ağabeyin ulaştığı, ama cemaatin hâlâ ulaşamadığı ne kadar yer daha vardı kim bilir? Bu abiye içimden "Tek başına bir cemaat gibi çalışmış nur talebesi" demek geliyor. Zaten Üstad demiyor mu: "Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir." Üstad'ın daha nice sözleri vardır ki, bu ağabeyde tecelli etmiştir.

Üstad'ın "müfritane irtibat" dileğine en çok bu ağabey mazhar olmuştur. Hulusi Ağabey'in cenazesini defnettikten sonra Hınıs, Horasan, Ağrı, Doğubayazıt, Iğdır, Kars, Hasankale seyahati yapmıştık. Gittiğimiz her yerde esnafı, memuru, imamı arıyor, soruyor ve ziyaret ediyordu. Bu seyahat esnasında müşahede ettiğimiz iki önemli husus var ki, burada anlatmak istiyoruz.

Ağrı dershanesine varmıştık. Muzaffer Ağabey'in geldiğini duyan Nusret Hoca, imamlık yaptığı Karacehennem Köyü'nden çıkıp Ağrı dershanesine apar topar gelmişti. Muzaffer Ağabeyle görüşmeleri görülmeye değerdi. Nusret Hocam, Konya sokaklarında Şems-i Tebrizi'ye kavuşan Mevlana gibiydi. Önce Muzaffer Ağabey'in elini öptü, sonra sarıldılar. Bir zamanların meşhur şeyhi ve şimdilerin ise muteber bir imamı olan Hoca Efendi, hızını alamamış olacak ki Muzaffer Ağabey'in ayaklarını da öpmeye kalkışmaz mı? Tabii izin verilmediği için bu davranışında muvaffak olamadı. Şeyhlikte, hocalıkta yeri olsa bile, nur talebeliğinde bu davranışın yeri yoktu. Bu davranışa en çok hayret eden ve şaşıran biz olacağız ki yemekten sonra Nusret Hocam bizi bir odaya alarak konuşma ihtiyacı duydu. Dedi ki:

-Kardeşim, siz bu Ağabey'in kim olduğunu bilmiyorsunuz, bunun derecesini anlamıyorsunuz. Bu Ağabey, Mehdiyetin büyük bir rüknüdür.

İşin doğrusu bu sözlerden bir şey anlamamıştım ve görüşüm pek değişmemişti. Ne zaman ki bütün Anadolu'ya ulaştırılan Risale-i Nur Külliyatının bu ayaklar tarafından taşındığına şahit olduk, işte o zaman, bu ayakların bir kere değil, bin kere öpülmeye layık olduğunu anladık.

İkinci önemli hususu Hasankale'de (Pasinler) yaşadık. Muzaffer Ağabey'in gerçek vasfını burada tanıdık. Hasankale'ye vardığımızda dershane kapalıymış. Anahtarı bir yerlerden bularak dershaneye girmiştik. Nur dershanesi, kapısına örümceklerin ağ gerdiği, önüne güvercinlerin yuva yaptığı mübarek mağara gibiydi. Sanki aylardır içerisine insan girmemişti. İki katlı ahşap ev, içerisinde oturulup sohbet yapılacak gibi değildi. Herhalde yaz mevsimi olduğu için insanların tarlada, harmanda olması buna sebep olmuştu. Muzaffer Ağabey, ağzını açmadı, hiçbir şey söylemedi, yüz ifadesini de değiştirmedi. Bir yerlerden bir bez parçası bulup kolları paçaları sıvayıp temizliğe başladı. Artık durmak ayıp olurdu. Onca uzun yolun yorgunluğu unutulmuş, akşama kadar temizlik yapılmıştı. Bu dershane temizliği kim bilir, Allah'ın şahit olduğu kaçıncı temizlikti!

O, dershanenin nasıl olması gerektiğini herkesten iyi bilirdi ve dershaneyi ona göre hazırlardı. Hasankale dershanesini öyle görünce içimden: "Burada hizmet yok, burada nurcu yok, niçin bu kadar zahmet çekiyoruz." demiştim. Akşam olunca dershane doldu taştı. Hayretler içinde kaldım. Ağabey de cemaate karşı hiçbir menfi tavır yok. Herkesi gülerek kucaklıyor. Kendi kendime dedim ki: "Ne olursa olsun, bize düşen, derse, dershaneye ve cemaate sahip çıkmaktır." Zaten Ağabey de bunu yapmıştı. Hasankale cemaati gece evlerine aşklı şevkli dönüyorlardı.

Bir haftalık seyahatimiz esnasında her gece bir başka yerde kalmıştık. Onun bir kahvaltıyla akşam ettiğine şahidimdir. Hizmette yemeği aklına bile getirmezdi. Acıktı mı hiçbir şey konuşmadan mutfağa geçer, bir kahvaltılık hazırlar, bir patates veya bir yumurta haşlar, ona kanaat ederdi. İşini kendisi yapar, misafirini de kendisi ağırlardı. Hassas olduğu bazı hususlar olsa bile, yemek aramaz, sofrayı mesele yapmazdı.

Maalesef onu tanıyamayan bazı kardeşler, onun davetlerini anlayamamışlar, belki de suizan yapmışlardı. O, bir defasında bu meseleyi aynen şöyle izah etmişti:

-Kardeşim, ben nefsim için sofra açtırmıyorum. Toplumumuzda "misafir ağırlamak, sofra açmak" diye sünnet olan, İslam'ın güzel bir geleneğe var. Ben varlıklı kardeşleri buna alıştırıyorum, bu güzel haslet devam etsin istiyorum. Bir de bulundukları yerde hizmet etme liyakati kesbetmiş olanları yanıma alıyor, onları gezdiriyorum. Maksadım, onların kültürlerini, görgülerini, kabiliyetlerini inkişaf ettirmektir. Kardeşim, varlıklı bir ailenin veya bir esnafın bir sofra açması ona bir şey kaybettirmez. Onu gören kardeşler, o cömertliği, o servisi, o hizmeti öğrenir dershanede herkese hizmet ederler. Yoksa ben kendi işimi kendim yapabilirim. Hem de Risalelerin satışından bana para veriliyor. Param var, kimseye muhtaç değilim."

Bu meseleyle ilgili bir hatırayı da şöyle anlatalım. Hulusi Ağabey'in cenazesinden sonra Muzaffer Ağabey'le bir haftalık şark gezisinde Kars'a varmıştık. Kars dershanesinde gece kalan yoktu. Biz o gece dershanede yatmış, sabah kalkmıştık. Sabah kahvaltısı için kendisinden ne arzu ettiğini sormamıza karşılık iki yumurta haşlayarak çayla birlikte sofraya koymamızı uygun buldu. Biz de sofrayı hazırladık fakat biraz acele ettiğimiz için yumurtalar tam haşlanmamıştı. Kırınca içlerinin daha pişmediğini gördük. O kasten böyle az pişirdiğimi sanarak dedi ki:

-Kardeşim ben ömrümde hiç damak tadımı takip etmedim. Karnımı doyurup hep hizmet-i Kur'an'iyede koşturmayı düşündüm. Sen ise daha lezzetli olsun diye rafadan yapmışsın. Ben buna alışkın değilim, bunu yiyemem.

Ölümünden bir iki yıl önce Aydın'da bulunuyordu. Biz de o sıra Aydın'daydık. Bir ikindi vakti yanına gittik. Ders yapıp sohbet ettik. Sohbet uzamış olacak ki akşam oldu. Benim müsaade isteyip gitmemi kabul etmedi. "Bu akşam benim misafirim ol" dedi. Biz de kabul ettik. Düşünebiliyor musunuz, 80 yaşlarında bir insan hem kendi yemeğini yapıyor, hem de dershaneye gelen bir kişiyi yemeğe alıkoyuyor. Biz onun hususi yemeklerinin çok sade olduğunu biliyorduk. Fakat bu defa bunu daha da yakından gördük. Ağabey akşam namazından sonra Aydın dershanesinin en üst katındaki hususi küçük odasının mutfağına geçerek yemeğini ısıttı. Bizim ısrarlarımıza rağmen "İbrahim bu basit bir iştir." diyerek yardım kabul etmedi. Açtığı sofrada birkaç dilim bayat ekmek ve bir tas mercimek çorbası vardı. Onu yemeğe başlayınca dedi ki: "Kardeş, bu çorbayı iki gün önce yapmıştım. Fakat iki günde bitmedi, bu gün birlikte bitirelim." Çorbayı bitirdik. Fakat çorbadan daha ilk kaşığı alır almaz çorbanın tadının değişmiş olduğunu anladım. Çorba biraz ekşimişti. Biz artık abiye bir şey söyleyemedik.

İşte hizmette Anadolu'nun bu koca çınarı bir ömür boyu böyle kendi işini kendi görerek, zaman zaman da misafir kabul ederek yaşamıştı. Gün olmuş söğüş ekmek yemiş, gün olmuş, pilav ekmek yemiş, bazen de gün olmuş üç günlük mercimek çorbası içmişti.

Allah nasip etmiş Muzaffer Ağabeyle Aydın'da, Erzurum'da, Hatay'da ve Simav'da beraber olmuştuk. Yine Simav'da Ağabeyle birlikte olduğumuz vakitlerin birinde içimizden geçen bazı hususları ona sorarak; bazı hususları da o bize sorarak konuştuk. Bizim Ağabeye sorduğumuz bir husus şuydu:

- Ağabey, Üstad'ın mezarı nerededir? Siz biliyor musunuz? Ziyaret ettiniz mi?

Ağabey bu soruya ne biliyorum ne de bilmiyorum diye cevap vermedi. Tebessüm ederek Bayram Yüksel Ağabey'in bu konuda bir sözünün hikâyesini anlattı:

"Bir gün Bayram Ağabeyle bir yerde bulunurken Isparta'yı ziyarete gelen bir kardeş, Ağabey'den Üstad'ın mezarının yerini sordu. Ağabey de ona dedi ki: "Kardeş, biz değil size, bazı ağabeylere bile Üstad'ın mezarının yerini söyleyemeyiz. Çünkü bu gün söylesek, yarın Türkiye duyar." Böylece biz de Muzaffer Ağabey'in bu dolaylı cevabıyla Üstad'ın mezarı'nın yerinin öyle kolay kolay bilinemeyeceğini anladık.

Ağabey'in bize sorduğu husus ise, o zamanlar bizimle birlikte hizmet için Hınıs'tan Simav'a gelen Şakir Bülbül kardeşimizle ilgiliydi. Ağabey dedi ki:

-İbrahim, bu genç kimdir, seninle niçin Simav'a gelmiştir?

Şakir Kardeş çocukluğunda ağır bir hastalık geçirmiş, çeşitli ameliyatlara maruz kalmış, bunun için ilkokulu dahi okuyamamış bir kardeşti. Okumayı öğrenmişti fakat yazı yazamıyordu. Dershanede yaptığı tek şey Risale-i Nur okumaktı. Daha on sekizinde olmasına rağmen sanki kırk yaşındaki olgunluğa sahipti. Davada çok ihlâslı ve çok samimiydi. Biz de bu bilgileri dilimiz döndüğünce Ağabey'e anlattık:

-Ağabey, bu kardeş aslen Hınıs'ın bir köyündendir. Biz onu Hınıs'ta Fahreddin Hoca'mın yanında tanıdık. Karaciğerinin üçte ikisi ameliyatla alınmış, fiziki iş yapabilmesi mümkün değildir. Kardeşleri nur talebesidir. Hatta babası bile İstanbul'da askerlik yaparken Üstad'ı yolda görmüş ve elini öpmüştür. Ailecek Risale-i Nur'a dost insanlardır. Bu kardeşin Hınıs'ta canı sıkılır diye, hem Fahreddin Hocamdan hem ailesinden izin alarak buraya getirdik. Burada biz öğretmenlik yaparken o da dershaneyi açık tutar, birlikte kalırız, diye düşündük.

Şakir kardeş ağırbaşlılığı, ihlâsı ve kitap okumasıyla Muzaffer Ağabey'in dikkatini çekmiş olacak ki, bizden de bu cevabı alınca, ömrünü bu davada geçirmiş ve hizmette insan sarrafı olmuş o değerli ağabey dedi ki:

-Şark insanı yayla buğdayı gibidir. Yavaş yavaş yetişir, geç yetişir; fakat içi dolu olur, özlü olur. Bu kardeş de inşallah davada çok ciddi bir talebe olacak. Buraya getirmekle çok iyi etmişsin. Hem hizmet eder, hem kendini yetiştirir.

Aramızdaki sohbet ilerlemişti. Söz dönüp dolaşıp Üstad'ın hizmet tarzına gelmişti. Ağabey bir ara duraklayıp düşündü. İçini çekerek duygulandı. Konuşmasına daha bir heyecanla devam etti:

-Ben Ali Uçar'ın herkese vakıflık teklif etmesine de karşıydım. O herkese vakıflık teklif ediyordu, oysa daha dikkatli olup yapabileceklere teklif etseydi, daha uygun olurdu. Mesela öğretmenlere de vakıflık teklif ediyordu. Bir öğretmen kaç yılda yetişiyor? Biz bir zamanlar bir iki öğretmenimiz olsun diye dua ediyorduk. Şimdi öğretmenlerin vakıf olmasını istiyorlar. Ben buna karşıyım. Vakıflığı herkes yapabilir, oysa siz herkesi bir okula gönderip sınıfta derse sokamazsınız.

Muzaffer Ağabey hizmette bizi de çok defa ikaz etmiştir. Biz bunların hepsinde ağabeye teşekkür etmiş ve yanlışımızı düzelteceğimizi söylemişizdir. Bir defasında kendisini Trabzon'da ziyaret ettiğimizde o bize önce şehrin yukarısına çıkarak bir türbeyi ziyaret etmemizi, sonra sahile inmemizi söylemişti; fakat biz sadece sahile inmeyi tercih etmiştik. Bunun üzerine bize kızmış ve şu nasihati yapmıştı:

-Bir yere gidildiğinde önce o şehirdeki önemli zatların türbesi ziyaret edilir, sonra yaşayan zatlar ziyaret edilir. Üstad da böyle yapardı."

Yine aynı ziyarette, Rize'deki bir okuma programından birlikte döndüğümüz on üç, on dört yaşındaki bir öğrenciyle bizi görmesi Ağabey'in dikkatini çekmişti. Bizi müsait bir an odasına çağırarak demişti ki:

-Kardeşim, bu yaştaki bir çocukla birlikte okuma programına katılmanızı uygun bulmuyorum. Ne gereği var böyle uzun mesafelere bir kişiyi götürerek okuma programı yapmaya. Kendi muhitinizde bulacağınız beş on kişiyle siz okuma programı yapabilirsiniz. Bu konuda hadisi-i şerif var. Buluğ çağındaki çocuklardan uzak durun, fazla haşir neşir olmayın.

Yine bir defasında Muzaffer Ağabey, öğretmen olarak çalıştığımız Reyhanlı'ya gelmişti. Biz daha orada birinci yılımızı çalıştığımız için henüz çevreye alışamamıştık. Ufak tefek sıkıntılarımız vardı. Bunlardan bazılarını ağabeye anlattık. Bizi dinleyen ağabey önce yüzünü döktü, sonra kaşlarını yıktı, daha sonra da sert ve tok bir sesle dedi ki:

-Kardeşim, bir hizmet mahallinde cemaatle iyi geçinemeyen kişi orada hizmet edemez.

Bu cümleleri söz olarak söyleyen Ağabey'in tavrı da şöyle diyordu:

-Ben şikâyet istemiyorum. Cemaate tahammül edeceksin.

Muzaffer Ağabey'in böyle kendine has değerlendirmeleri vardı. Bu değerlendirmeler tartışılsa bile, onun asıl tartışılmayacak yönü "Üstadın hizmet tarzını aynen muhafaza etmek" isteyişiydi.

Ağabey, vakıf meselesine çok önem veriyordu. Aydın'daki bir görüşmemizde vakıfların yanlış olan tavırlarından bahsetmişti:

- Vakıf dediğin ömrünü Kur'an hizmetine adamış kişidir. Onun kaldığı merkez de dershane olur, biz Üstad'tan böyle gördük. Günümüzde insan, adam aramak için çarşılarda mı dolaşırmış. Dershaneye gelip gidenlerin haddi var hesabı yok. Adam dershaneye geliyor, ya dershane kapalı ya da dershanede kimse yok. Gel gör ki bizim vakıf da hizmet olsun diye caddelerde sokak sokak dolaşıyor, çarşılarda dükkân dükkân adam arıyor. Böyle şey olur mu? Vakıf dediğin dershane merkezli olmalıdır."

Muzaffer Ağabey'in aklı hizmetteydi, gönlü kardeşlerdeydi. Elinde Risale-i Nur, ufkunda iki cihan vardı. Dershanelerde zamanını geçirir, Üstad gibi yaşardı.

Muzaffer Ağabey, Üstad'ı ilk tanıyan değildi. Hapse ilk giren de değildi. Risalelerde adı geçen ağabeylerden biri de değildi. Fakat o, ilklere en çok imza atan nur talebesiydi. Anadolu'da ekser beldelere Risale-i Nur'u ilk götüren oydu. Gittiği yerlerde nur sohbetlerini başlatan ve ilk dersi yapan oydu. O zamanın şartlarında, bir hikmete binaen, ekser yerlerde Mehdi ve Deccal kavramlarını asrımıza göre izah eden ilk kişi oydu. Hatta bu husus Üstad'a iletilmiş, Üstad'ın ağabey'e kızacağı beklenirken, Üstad ona hiçbir şey dememiş, görüştüklerinde hizmetlerini tebrik etmişti. Bir defasında Ağabey'e bu hassas konulara, o hassas zamanda neden girdiği sorulunca o da şu cevabı vermişti:

-Kardeşim, gittiğim her yerde insanlar bu soruları soruyorlardı, ben de bu soruların cevaplarını vererek, bu asrın daha iyi anlaşılmasını sağlıyordum.

"Bismihi Subhanehu, Aziz Ve Muhterem okuyucularımıza" diye başlayan "Bediüzzaman Said Nursi Ve Din Düşmanları" adlı kitabı 1960 yılında Maraş'ta basarak Risale-i Nur'u ve Üstad'ı, matbuat lisanıyla savunan ilk kişilerdendi.

Üstad-ı Muhteremin vefatından sonra çıkan, cemaatin ilk ciddi hadisesinde Zübeyr Ağabeyle meşveret yaptıktan sonra meseleleri Hüsrev Ağabeyle enine boyuna en ince noktasına kadar üç beş saat konuşan ilk Ağabey oydu. Zaten Ağabey kendi ifadesiyle demiştir ki: "Bu görüşmeden sonra, Hüsrev Ağabey, meseleleri kimseyle görüşmemiştir."

Muzaffer Ağabey'in ilkleri sadece bu kadar değildi. Bir zamanlar İstanbul'da günlerini geçiren "Mehmet Kutlular"ı Zübeyir Ağabey'e götürerek gazetede işe başlatan yine oydu.

Aczimendi mensuplarını ilk keşfeden ve onların "Kayseri Hadisesi"ni bertaraf eden ağabeydi. Üç kişiden oluşan Kayseri'deki bu ilk Aczimendi timine, bizzat Zübeyr Ağabeyle meşveret yaptıktan sonra Kayseri'ye giderek müdahale etmiş ve onları menfi bir iş yapmamaları hususunda uyarmıştı. O, bu insanlara Üstad'ın müspet hareketini hatırlatarak menfi davranmamalarını tavsiye etmişti. Bunun için onları oradan ayırarak evlerine göndermişti. Bir daha da gelip aynı şeyi yapmasınlar diye oraya Şerafettin Kartal Ağabey'i bırakmıştı.

Gazete hadisesinde meseleye el atan ilk ağabeylerden biriydi.

Bu ağabeyimiz o gün bu gündür hizmetin en önemli meselelerinde büyük vazifeler görmesine rağmen meziyeti ve hizmeti "hafa turabında kalan" bir şahsiyettir. Bu kudsi hizmette bu ağabeyimizi "İlklerin ilki" ismiyle tesmiye etmek uygun olur kanaatindeyiz.

"Hakkın hatırı âlidir, hiçbir şeye feda edilmez." hakikatince Risale-i Nur'un hakkını hukukunu korumak onun en büyük vazifesiydi. Bunun içindir ki ders okunurken açıklama yapmazdı ve yaptırmazdı. Duyurulması, açıklanması ve anlatılması gereken bir husus varsa, onları ders bitimine bırakırdı. Kendisi dersi dinler, ancak açıklama ve yorumları dinlemezdi. "Bu hususi bir durumdur, herkes yorumunu kendisi yapabilir, ben bunları dinlemek mecburiyetinde değilim." derdi.

Bir defasında Simav Fatih Vakfı'nda talebe dersi vardı. Derse Muzaffer Ağabey de katılmıştı. Yanında da Mehmet Serim Ağabey vardı. Talebeleri tanıdığımız cihetiyle dersi bizim okumamızı istedi. Ağabeyimizin huyunu bildiğimiz için biz de açıklama yapmadan okuyorduk. Bir ara dersi durdurarak dedi ki: "İbrahim, sen okuyorsun ama bunlar anlamıyorlar, bunlar henüz yeni oldukları için anlasınlar ki derse bir daha gelsinler. Sen bildiğin şekilde bunlara açıkla." Biz de bu izinle birlikte yer yer talebelerin dikkatini çekecek açıklamalar yaparak dersi okuduk. Ağabey de o gün bu dersi sonuna kadar dinledi. Muzaffer Ağabey, hizmetin esasları olan doğrulara bağlı kalmakla birlikte, yere, zamana ve kişiye göre "muktezayı hale mutabık" hareket ederdi.

Hizmette geçen yıllar, bazı hususlarda ağabeyimizi hassaslaştırmıştı. Hassas olduğu meselelerden biri de nisa hizmetiydi. O, bu meselede çok şey duymuştu. Her hadiseden haberi vardı. Türkiye'yi dolaştığı için bu meselenin genel bir değerlendirmesini yapardı. Yaptığı değerlendirmelere yaşanan olaylardan misaller getirir, Şer'i hükümlerden deliller gösterirdi. Kadın hizmetlerindeki bir yanlışlığın "Şüyuu vukuundan beter" olacağı için, şaibesiz, gösterişsiz ve dar dairede olması gerektiğini söylerdi. Onların hizmetlerinin erkeklerin hizmetleri gibi olamayacağını belirtirdi.

08.06.1996 tarihinde Eskişehir'de yapılan bölge toplantısında Bayram ve Sungur Ağabeylerin de hazır bulunduğu bir sırada bu görüşlerini ifade etmişti. Bayram Ağabey de onu destekleyici hayli uzun bir açıklamada bulunmuştu. Zaten kadın hizmetleri hususunda Bayram Yüksel Ağabeyle görüşleri örtüşürdü. O gün orada bulunan herkes bu konuşmaları dinlemiş, hiç kimse farklı bir görüş ortaya koymamıştı. Hatta Muzaffer Ağabey şunu da anlatmıştı;" Bir ara İzmirli ehl-i hizmet bir kardeşe dedim: "Kardeşim, sen bırak kadın hizmetini, onu onlar yapsın. Sen Basmahane Dershanesinde kal, arayan herkes seni orada bulsun, hizmetin bel kemiği ol." Antepli bir kardeşe de demiştim, "kardeş bırak bu kadın işleriyle uğraşmayı, Dersaadet'te otur, herkes sizi orada görsün ve sizden istifade etsin."

Muzaffer Ağabey, bu kadın meselesini muhtelif görüşmelerinde ve hususi sohbetlerinde şöyle değerlendirmişti:

-Birçok beldede, nisa hizmeti yapacağım diye, Nur'un en değerli elemanları hizmet edemez oldu. Böyle bir yanlışı cemaatin görmesi gerekir. Bence kadınlar, sohbetlerini evlerinde yapmalıdır. Bir kısım kardeşlerin evlerinin üstü veya altı, o mahaldeki sohbetlerin yapıldığı yerler olabilir. Müsait evlerde ve yerlerde o mahallin kadınları, kızları okuma programları düzenleyebilir. Kadınlar kendi aralarında, hatim indirme, külliyatı okuma programları yapabilirler.

Nisa kardeşlerimiz, beylerinden izinsiz, hizmet adına, bir yere gitmemledirler. Bence şehirlerarası toplu hizmet gezileri yapmamalıdırlar. Eskiden bir minibüsle İstanbul'dan Isparta'ya giden kadın kardeşlerimizin minibüsü yolda trafik kazası yapınca basına yansımış ve "Nurcu Kadınlar Toplu Gezilere Başladı." diye haber yapmışlardı. Kadınlar belde dâhilinde veya beldeler arasında meşveret yapmamalıdırlar. Hizmetle ilgili halledilmesi gereken bir mesele varsa beylerine götürmelidirler. Bir beldede kadın hizmetlerinin ifa edildiği müstakil dershane olmamalıdır. Çünkü o dershanenin kanuni işlemlerini ya kadınlar yürütecektir, bu durumda birçok resmi birimle teşrik-i mesai kurmaları gerekir. Bunu kim nasıl ne adına yapacaktır? Ya da birkaç erkek onların ihtiyaçlarını temin edecek veya işlerini görecektir. Bu da su-i istimallere sebep olabilir.

Risale-i Nurda geçtiği gibi, Üstad'ın bile yapmadığı, "Bir yerde toplanan kadınlara ders yapmak," hele hele birkaç kadına veya kıza hususi bir yerde ders yapmak yanlıştır, bu bir fitne doğurabilir, "Şüyuu vukuundan beter" hakikati buna işaret eder.

Üstad, 24. Lema'nın sonundaki lahikada, kadınların kendisinden bir camide vaaz istenmesine karşı, onlarla görüşmeyi uygun bulmamış ve onların okuması için onlara bir risale yazmıştır:

"Ehl-i iman âhiret hemşirelerim olan kadınlar taifesi ile bir muhaveredir Bazı vilâyetlerde taife-i nisâdan samimî ve hararetli bir surette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyade, onların Nurlara ait derslerime itimadlarını bildiğim sıralarda, mübarek Isparta'ya ve mânevî Medresetü'z-Zehrâya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki, o mübarek âhiret hemşirelerim olan taife-i nisâ, benden bir ders bekliyorlarmış. Güya vaaz suretinde camilerde onlara bir dersim olacak. Halbuki, ben dört beş vecihle hastayım. Ve hem perişan, hattâ konuşmaya ve düşünmeye iktidarsız bulunduğum halde, bu gece şiddetli bir ihtarla kalbime geldi ki:

"Madem on beş sene evvel gençlerin istemeleriyle Gençlik Rehberi'ni onlar için yazdın ve pek çok istifade edildi. Halbuki hanımlar taifesi, gençlerden daha ziyade bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar."

Ben de bu ihtara karşı gayet perişan ve zaaf ve aczimle beraber, Üç Nükte ile, gayet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübarek hemşirelerime ve mânevî genç evlâtlarıma beyan ediyorum."

Bu değerlendirmelerin bu ağabeyin görüşü olduğunu burada tekrar hatırlatmakta fayda var. Bu ağabey Üstad'tan ve Risale-i Nur'dan aldığı derse binaen böyle düşünürdü. Üstad'ın başka talebeleri de Üstad'tan ve Risale-i Nur'dan aldıkları derse binaen bu ağabeyden farklı düşünmüş olabilirler. Çünkü Risale-i Nur bahçesi herkesin mizacına göre açan bin bir baharı içinde saklayan bir çiçekler meydanıdır. Bazen de birbirine zıt gibi görünen fikirlerin aslında birbirini tamamladığı söz konusudur. Neyse, yorumu okuyucuya bırakıp, biz sadece hizmetine şahit olduğumuz bu Ağabeyin görüşlerini burada nakletmiş bulunuyoruz.

Değerli ağabeyimizin, Lahikalara geçmesi gereken ancak geçmeyen bir müdafaası vardı. Onun hakkındaki bilgileri bize aynen şöyle anlatmıştı: Abdullah Yeğin Ağabeyle birlikte bulundukları Manisa'da, Gençlik Rehberi'nin mahkemesi oluyor. O mahkemedeki müdafaasını Üstad'a götürüyor. Müdafaa, Üstad'ın hoşuna gidiyor, onu "Lahika Mecmuaları'na girsin" diye Hüsrev Ağabey'e gönderiyor. Hüsrev Ağabey ise, bu müdafaa, "Mehdi, Deccal meselelerinden çok bahsediyor" diyerek, "Lahikalara girmesine gerek yok" diyor. Muzaffer Ağabey de şahsiyle ilgili bir şey istiyormuş durumuna düşmemek için meselenin üzerine varmıyor ve o müdafaa da Lahikalara girmiyor.

 Bu müdafaa metnini Ağabeyimizden alarak burada neşretmeyi düşündük. Ancak Ağabey, metnin aslını unuttuğunu, hatırlayamadığını; bir yere de kaydetmediğini söyledi. Eğer bu lahika kitaplarda yer alsaydı bu gün Muzaffer Aslan Ağabey de Sungur Ağabey gibi, Bayram Ağabey gibi herkesin Risale-i Nur'dan tanıdığı bir ağabey olacaktı.

Onun herkesi hayrette bırakan en büyük hasleti ise, İzmir'de, risaleleri ilk okuduğunda elde ettiği kanaatlerdir. Bu kanaatler öyle kanaatlerdir ki onu, bir ömür boyu hizmete hadim yapmıştır. O Risaleleri ilk okuduğunda neyi anlamıştı? Hem bu anlayış, yarım asırdan fazla olan hizmet müddetinde hiç değişmemiş üstelik daha da artmıştı. Bir gün bunun nedenini anlamak için Ağabeye sorduk:

-Ağabey, sizi bir ömür boyu bu davaya vakfeden kanaati ne zaman edindiniz? Bu fikri tekâmül nasıl oldu?

Ağabey cevap verdi:

-Kardeşim, biz Risale-i Nur okumadan önce Mehdi bekliyorduk, kurtarıcı bekliyorduk. Bunun kim olacağını, nasıl geleceğini de bilmiyorduk. Ne zaman ki Risale-i Nur'u okuduk, bütün beklediğimize kavuştuğumuzu anladık. Bin yıldır beklenilen bu değeri elimizin tersiyle itemezdik, ihmal edemezdik, bu değere bigâne de kalamazdık. Bu değerin hamili olmak, onun uğruna yaşamak zaten çekip durduğum bir hasret idi. Bu hasretin taşıyıcısı olmayı, hamalı olmayı kendime borç bildim. Allah'a şükür, Rabbim bunu kabul etti. Üstad da bizi reddetmedi."

Muzaffer Ağabey, konuşmayı, hitap etmeyi, hatıra anlatmayı pek sevmezdi. Risale-i Nur'un hakkı hukuku için, yeri ve zamanı gelince "taşı gediğine koyma" kabilinden konuşurdu. Hadiseler arasında münasebetler kurmak, sebep-sonuç ilişkisi bulmak onun hafızasının ve muhakemesinin en başarılı olduğu alanlardı. O, meseleler soruldukça konuşur, konuştukça açılırdı. Nazillili Mustafa Ağabey dermiş ki: "Bu adamın inadına inadına konuşmazsanız, onu konuşturamazsınız."

11.08.2002 tarihinde, Simav Fatih Vakfı'nın arka balkonunda, yüksek kavak ağaçlarının uğultuları içerisinde ikindi çayı içiyorduk. Hazır, Ağabeyimizi bulmuşken bize hatıra anlatmasını istedik. Dedi ki:

-Bir gün Necmeddin Şahiner yanıma geldi, Ağabey, hatıralarınızı yazalım, dedi. Ben de: "Risale-i Nur'dan başka eser okunması cemaati meşgul eder, gerek yok." dedim. "Hatıra okumak, hatıra dinlemek Risale-i Nur'a perde olmamalıdır. Madem ısrar ediyorsunuz size bir hatıramı anlatayım;

Bir arkadaşımla birlikte iki bavul kitap alarak Bursa'ya götürdük. Bu gidiş, Bursa'ya ilk kitap götürüşümüzdü. Bursa'da Üstadla Afyon Hapsinde yatmış birisine ulaşacak ve onun vasıtasıyla kitapları Bursa'ya dağıtacaktık. Orhan Camii'nde namaz kıldıktan sonra o kişiye ulaştık. Kişi hâlâ hapishanenin korkusu ve telaşı içindeydi. Bize: "İş çok sıkı, şimdi bunların zamanı değil, size yardımcı olamayacağım"dedi. Artık yapacak bir şeyimiz yoktu. Koca Bursa'da iki bavul kitapla yalnız başımıza kalakalmıştık. Yanımdaki arkadaşım: "Bu ne biçim nurcu! Bize bu ismi niçin verdiler? diye serzenişte bulunuyordu.

Camii önünde kitaplarını sergilemiş olan bir kitapçı münakaşamızı duyarak: "Nedir sizin derdiniz? Söyleyin de yardımcı olayım." dedi. Biz de durumu anlattık. Darendeli kitapçı Mustafa Ağabey: "Kitaplarınızı ben sergileyip satayım" dedi. Biz de bu kitapların öyle sergilerde satılacak kitap olmadığını, bu kitapların ancak evde yapılacak bir sohbetle, mahiyetleri anlatılarak alıcı bulabilen kitaplar olduğunu söyledik. O da bizi akşam evine davet etti. Akşam evine gittik. Ders okuduk ve Nurları tanıttık. Hem kitap alanlar oldu, hem de "Yarın akşam bizde olalım" diye evine ders almak isteyenler oldu. Bursa'da on beş gün böyle geçti. İki bavul kitabı satarak bitirdik. Arkadaşımı tekrar kitap alması için gönderdim. Artık her akşam dersler yaptığımız bir cemaatimiz vardı Bursa'da.

Derslerimize gelenlerin birisi, Bursa tapu müdür idi. Bu zat Emirdağ'a, savcı abisini ziyarete gittiğinde Üstad'ı da ziyaret etmişti. Üstad ona demiş ki: "Ben yakında Bursa'ya geleceğim." Bunu derste anlatınca ben de dedim ki: "Üstad kinayeli konuşmuş, işte bak Risale-i Nur geldi."

Bursa'daki bu on beş gün içinde derslere "Ali Çakmak" adında Büyük Doğucu birisi geldi. Ulu Camii yakınında leblebicilik yapan bu zat çok iştiyaklı idi. Hem derslere katıldı, hem evine ders aldı. Büyük doğucu olan arkadaşları da hem istekli hem de gayretli idiler.

Bursa'dan İnegöl'e geçtik. Arabacı birisinin misafiri olduk. Bir hafta kalarak dersler yapıp Risale-i Nurları dağıttık. Bir gün dediler ki: "Hocam, iki tane öğretmen var, derste değil, hususi görüşmek istiyorlar." Dersten sonra gelsinler dedim. Saat on ikide ders bitti. Herkes dağıldı onlar da geldiler. Derste Beşinci Şua'yı okumuştum. Onların da soruları Beşinci Şuayla ilgiliydi. Soruların cevaplarını yerlerinden buluyor, okuyor ve konuşuyorduk. Derken sabah ezanları okundu. Zamanın geçtiğini hiç anlayamamıştık. O geceyi hayatım boyunca unutamadım."

İşte hakikatler, bu asırda bu Anadolu'da, geceleri sabahlara kadar böyle anlatılmıştı.

Üstad'ın talebeleri içerisinde âcizane en çok beraber olduğumuz Ağabey olarak Muzaffer Aslan Ağabey'in âlemimizde bıraktıklarını şöylece sıralamaya çalışalım:

1- Risale-i Nur'u ilk okuduğunda hayatını onun uğruna onun hizmetine vermeye karar veren ağabey.

2-Risale-i Nur'u Anadolu'ya sırtında taşıyan ağabey.

3-Gittiği birçok yerde ilk nur derslerini başlatan ağabey.

4-Dershane hizmetlerine çok önem veren ağabey.

5-Hizmette uhuvvetin ve muhabbetin artması için zenginlerin sofra açma geleneğini sürdürmesini isteyen ağabey.

6- Ölene kadar, çamaşır yemek dâhil, kendi işini kendisi yapan kimseye yük olmayan ağabey.

7-Cemaat meşveretlerinin faydasına inanan ve meşveretlere katılarak görüşlerini Risale-i Nur'un ve Üstad'ın ifadelerine göre söyleyen ağabey.

8- Erzurum'da doğup, İzmir'de ikamet eden, hizmette yazları doğuya, kışları batıya veya güneye giderek bütün Türkiye'nin dershanelerinde kalan ağabey.

9-Bütün ömrünü, zamanını ve dikkatini cemaate veren ağabey. Adeta cemaatin hafızası. Herkesi tanıdığı için, her yerde cemaat içi meselelerde herkesin dertlerini dinleyen ve onlarla meşveret eden ağabey.

10- En ciddi meselelerde, seçilen hakem heyetlerinin müdavim üyesi.

11-Üstad'tan sonra herkesle her meseleyi açıkça konuşan ve herkesin tarzı hizmetini Risale-i Nur'a göre değerlendirebilen Ağabey.

Bir gün Simav Eynal Kaplıcalarında banyolara girdikten sonra, Eynal Camisi'nin karşısındaki çay bahçesinde oturup sohbet etmiştik. O bize Üstad'ın nur bahçesinden kalan son güllerden olduğu için, o fark etmeden ara sıra dönüp yüzüne bakıyordum. Hem yaz mevsiminin etkisi, hem de banyodan çıkmanın hararetiyle olacak ki sürekli yüzünden aşağı damla damla terler dökülüyordu. İşte o zaman o terleri sabah güllerinin şebnemlerine benzetmiştim. Evet o artık benim Üstad'tan kalma iri bir gülümdü. Bunun için olacak ki aşağıda Muzaffer Ağabey'i anlatan şiirin adını "İri Bir Gül" koydum. Şiir biraz uzun olsa da hizmet-i nuriyede geçen seksen küsur senelik uzun bir ömrün yanında kısa kalacağı düşüncesindeyim.

İRİ BİR GÜL

Ölüm Günü

03 Ağustos 2007

Gaziantep

 

Kıyametler kopacak bir zamandı,

Harpti, felaketti, ahir zamandı.

 

Yıkılmıştı, mahvolmuştu memleket,

Cahillik, yoksulluk, açlık, felaket.

 

İşte böyle bir anda, iri bir gül,

Akarken kirli sular gürül gürül.

 

Annesi koklayıp onu başından,

İlk suyunu verip ilk gözyaşından.

 

Daha çocukmuş giderken gurbete,

Hem kavuşmak için cehde, gayrete.

 

Eli boşmuş, cebinde para yokmuş,

Hal bu ki "gurbet elde para çokmuş."

 

Şikâyet etmemiş, derdini dememiş,

Aç kalmış, haram lokma yememiş.

 

Abi, İzmir'de okumuş, bir eser,

Soracak kişi arıyormuş meğer.

 

Oturup konuşmuş, Abdullah Abi'yle,

O anlattıkça, demiş ki: "Demek öyle!"

 

Okuyup eserleri hayrette kalmış,

Derin düşünüp, bir verip bir almış.

 

İş ciddiymiş, zaman ahir zamanmış,

Bediüzzaman farklıymış, yamanmış.

 

Ona tam bir talebe olmak, için,

Dua edip, ağlamış için için.

 

Kıyamet yakınmış, vakit darmış,

Şimdi Mehdi'ye asker olmak varmış.

 

Abiler diyormuş: "Hakk'ındır zafer,

Üstad'a talebe ol, ey Muzaffer!"

 

Geçeceksin sen de anadan, yardan,

İçeceksin "hizmet" denen o sudan."

 

O gün Abi, eline nurları almış,

Sonradan daldıkça derine dalmış.

 

Üstad'ın, "git" dediği, yere gitmiş,

Kur'an'dan bir ışık tecelli etmiş,

 

Ellerinde kitap dolu iki bavul,

Bu işe ne esir dayanır, ne kul.

 

Yol sarpa sarıyor, yokuşa çıkıyor,

Abi, durmadan hep ileri bakıyor.

……………………………….

Yavaş es hey gidi deli rüzgâr,

Artık Antep'te bir "Aslan" yatar,

 

Haşmetli aslanın ağlayanı yok.

Ne şaşkınlık var, ne hüzün ne de şok.

 

Yeryüzünde, ne baba var, ne ana?

Kardeşleri, evlatları yok ki yana!

 

Kimse taziye için bir eve de gitmez,

Hey ağalar! Bu destan burada bitmez!

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

MERHUM KIRKINCI HOCAMIZIN TALİM VE TEDRİS YÖNÜ

MERHUM KIRKINCI HOCAMIZIN TALİM VE TEDRİS YÖNÜ

Mehmed Kırkıncı Hocamız âlet ilimleri tabir edilen sarf, nahiv, belâğat ve benzeri ilimleri E

ŞAHİN YILMAZ HOCAEFENDİ(1936-2007)

ŞAHİN YILMAZ HOCAEFENDİ(1936-2007)

Şahin Yılmaz Hocaefendi, 1936 senesinde Erzurum’un İspir İlçesi Elmalı Köyünde dünyaya ge

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR “UMMAN”

MAHVİYET KUBBESİ ALTINDA BİR  “UMMAN”

Kitaplar, insanların ufuklarını açmada ve terakki hususunda hayatın temel unsurlarındandır. F

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

HACI KEMAL BOYNUKALIN AĞABEY

İsmi gibi cismi de kâmildi, güzel ahlakın kemalinde bulunuyordu. Mütebessim bir çehreye sahipt

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

KIRKINCI HOCAM’I BÖYLE TANIDIM

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Şubat ayında Rahmet-i Rahmana uğurladığımız Mehmed Kırkıncı H

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

HOCAMIN CENAZESİ BAŞINDA

Doksan sene bereketli bir ömür yaşayan, Ümmet-i Muhammed’in dirayetli bir allamesi, nur cemaat

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

KIRKINCI HOCAM, HACI İSHAK ABİ VE TESBİH OLAYI

Yıl 1982. Mayıs'ın sonları. Erzurum İmam-Hatip Lisesinde öğretmenim. 6 yaşlarında ciğerpar

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

AHİR ZAMANDA İLİM, ÂLİM VE MEHMET KIRKINCI HOCAM

Rasulullah Efendimiz buyurmuş: “Ahir zamanda ilim kalkacak, cehalet hâkim olacaktır.”(Bkz.

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

Nam-ı diğer Kırkıncı Hoca… Kırkıncı Hoca, ilmî cesaret, münazara, cihat, Risale-i Nur ve

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

MEHMED KIRKINCI HOCA KİMDİR?

Tam kırk altı sene evvel haftalık “İttihad” gazetesinde neşredilen bu yazı, merhum Mustafa

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

KIRKINCI HOCAMIZI YÂD EDERKEN

Geçtiğimiz Çarşamba günü büyük bir âlimimizin vefatıyla sarsıldık. “Şarkın bilgesi

Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

3, Kadir

GÜNÜN HADİSİ

Ey Allah'ın Resulü," dedim, "şayet Kadir gecesine tevafuk edersem nasıl dua edeyim?" Şu duayı okumamı söyledi: "Allahümme inneke afuvvun, tuhibbu'l-afve fa'fu anni. (Allahım! Sen affedicisin, affı seversin, beni affet.)

Tirmizi, Da'avat 89,

TARİHTE BU HAFTA

*H.z. Osman (r.a.)'ın Şehadeti(17 Haziran 656) *I.Kosova Zaferi ve I.Murad'ın Şehadeti(19 Haziran 1389) *II.Murad'ın İstanbul Kuşatması(20 Haziran 1422) *Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.lerinin Vefatı(22 Haziran 1780) *Hz.Ali'nin Halife Seçilmesi(23 Hazir

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI