Cevaplar.Org

MUSTAFA CAHİD TÜRKMENOĞLU

1930 İstanbul doğumlu Mustafa Cahid Türkmenoğlu ağabey Hukuk Fakültesi mezunudur. 1956 senesinden itibaren Üstad Hazretlerinin emriyle üç sene içinde Ankara’da; Atıf Ural, M. Said Özdemir, Mehmed Emin Birinci, Ahmed Kalgay Ural.. ağabeyl


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2008-02-14 04:54:43

1930 İstanbul doğumlu Mustafa Cahid Türkmenoğlu ağabey Hukuk Fakültesi mezunudur. 1956 senesinden itibaren Üstad Hazretlerinin emriyle üç sene içinde Ankara’da; Atıf Ural, M. Said Özdemir, Mehmed Emin Birinci, Ahmed Kalgay Ural.. ağabeylerle beraber yeni harflerle Risalelerin ilk basımını yapmıştır. Toplam 54 ay olarak en çok hapis yatan nur talebesidir. 2007’de Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur.

ANKARA 1969

Türkmenoğlu ağabeyi ilk defa 1969 senesinde Ankara’da talebelik yıllarımızın başladığı sırada tanıdım. O zaman Diyanet İşleri başkanlığında Özlük işleri müdürü idi. Hemen her akşam derslere iştirak eder, husûsan Üstad’ımızın şahsiyetiyle alâkalı mektuplardan okurdu. Güzel hitabesi ve kendine has coşkulu okuma usulü ile dersleri çok hoşumuza giderdi. Zaten kendileri her zaman neş’eli ve espirili idi. 1969 da Bayram ağabeyimizin de bulunduğu “Maltepe dersanesi baskınında” Türkmenoğlu ağabey de vardı, orada bile polislerle şakalaştığına şâhid olmuştum. Polis Abdülkadir’e “Ben çok yattım beni götürmeyin artık” şeklinde espriler yapmıştı, öyle de olmuştu.

1930 İstanbul doğumlu olan bu ağabeyimizin hayatı kahramanlıklarla dolu. Nur târihinde en çok hüküm giyen, (sadece 1971 Ankara Sıkıyönetim davasında 7 sene). En uzun süre hapis yatan bir ağabey (tam 54 ay). Çok iyi hatırlıyorum, ’71 ihtilâlinden sonra, radyo sık sık “İzmir Sıkıyönetim Mahkemesinin Bekir Berk ve arkadaşlarının dâvası” ile “Ankara sıkıyönetim Mahkemesinin Cahid Türkmenoğlu ve arkadaşlarının dâvası” diye taraflı haberler verirdi. Beş kere hapis. Hiç nefes aldırmadan âdeta memleketin bir bu tarafında, bir öbür tarafında, zindandan zindana dolaştırılmış. Peki, şikâyetçi mi? Kat’iyyen, hatta: “Âhiretim için iyi oldu” diyor.

Üstad Hazretleri ile ilk görüşmemiz

Üstad 1952 “Gençlik Rehberi” mahkemesi vesilesi ile İstanbul’a gelmişti. Ben de o tarihte hukuk fakültesinde talebe idim. Bir gün arkadaşla beraber Gülhâne parkında ders çalışmış, tramvayla okula dönüyorduk. Tramvayda watman’ın yanında ayakta birisi duruyordu. Ben daha önce Üstad’ı görmemiştim ve duymamıştım, ama arkadaşım tanıyormuş. Bana: “Bak, watman’ın yanında duran zat evliyadır, gel elini öpelim” dedi. Benim çocukluktan beri böyle evliya zatlara hürmetim vardı ama, öyle İslâmî hizmet falan bilmiyordum. Tramvay okula yaklaşırken o arkadaş önde, ben arkada Üstad’a yaklaştık. Binişler arkadan, inişler öndendi. Arkadaşım, Üstad’ın elini öptü, ben de Bediüzzaman Hazretleri olduğunu bilmeden elini öptüm. Üstad: “Siz nerede okuyorsunuz” diye sordu bize. Biz de, okulu göstererek “burada okuyoruz” dedik. Okulun büyük bir bahçesi vardır. Üstad: “Benim burada başımdan çok hâdiseler geçti, ben filanca yerde kalıyorum, gelin görüşelim.” dedi. Ama o zaman nasip olmadı. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçince, ben kendimi Ankara Hukuk Fakültesine naklettirdim. Orada rahmetli “Atıf Ural” ile tanıştık. O da yeni yeni okumaya başlamış Risaleleri, o okuyor, ben dinliyordum...

Risalelerin Latin hurufu ile basımı

Üstad Hazretleri, Risaleleri Diyanet bassın istiyordu. Onun için bize haber gönderdi, “Diyanet’in Risaleleri basması için teşebbüse geçin” dedi. Biz talebeyiz, pek Diyanete tesirimiz olmaz diye, rahmetli “Isparta Meb’usu Dr. Tahsin Tola” görev aldı. Biz onunla tanışmıştık, Ziyaretine gittik ve durumu anlattık. Allah rahmet etsin çok mübarek bir zattı, çok temiz bir insandı, bizim önümüze düştü ve Diyânet’e kadar gittik. O içeriye Reis’in yanına girdi, biz dışarıda bekledik. Reis’e teklifi yapmış. Reis demiş ki:“Başbakan bize emir vermediği müddetçe, bunları basamayız.”

Bunun üzerine rahmetli “Menderes”i ziyaret ettik beraber, ama biz yine dışarıda bekliyoruz, Tahsin ağabey durumu Menderes’e anlatmış. Menderes de demiş ki: “Ben sizi vekil tâyin ettim, gidin Diyânet İşleri Başkanına söyleyin, bassın.” Biz tekrar Diyânet İşleri Başkanına gittik, yine rahmetli Tahsin Tola içeri girdi, fakat Reis: “Ben Başbakanla kendim konuşmadıkça basamam” diyerek kabul etmemiş. Neyse Reis Başbakanla görüşmek için çok uğraştığı hâlde muvaffak olamıyor, en sonunda Başbakanın müsteşarı “Ahmet Salih Korur” ile görüşüyor. Bu adam zannımca 33 dereceli bir masondu.. O zamanlar Başbakan Müsteşârının bakanlardan daha çok sözü geçerdi. Diyanet İşleri Reisi bu adamla konuşuyor. Müsteşar Üstad’ımızın ismini göstererek: “Bu eserlerin basılmaması için bu isim kâfi değil mi?” diyor ve kabul etmiyor. Bunun üzerine Reis, Tahsin ağabeye gelerek: “bu durumda ben bu eserleri basamam” demiş. Tahsin ağabey de bize bildirdi, biz de Isparta’da bulunan Üstad’a bildirdik. Üstad’dan bize derhâl bir emir geldi: “Bu azîm sevab onlara nasip olmayacak, derhâl siz basacaksınız” dedi.

Abone Aramamız

Sene 1956, Üstad’dan bu emir geldi, ama öyle bir durum var ki, bizde ne para var, ne pul var, matbaacılık hakkında da hiç bir bilgimiz yok. Üstad’dan da “Risaleleri basın” diye böyle bir emir geldi. Bunun üzerine biz rahmetli Atıf’la beraber bir mektup hazırladık. Mektup öyle uzun bir şey değil iki-üç satırlık bir şey. Mektubu Anadolu’daki kardeşlere göndereceğiz, ama postane ile göndermek lâzım pul için bile paramız yok, biz de Ankara’ya muhtelif vesîlelerle gelen kardeşlerle mektubu gönderiyoruz. Mektupta: “Biz Büyük Sözler Mecmûasını tab’ edeceğiz, fiatı 25 liradır, orada kaç kişi abone olacaksa, parasını gönderin, bilâhare kitapları göndereceğiz.” Tabî biz talebeyiz, elimizde para olmuyor. Zaten elimize üç kuruş geçse, bir kuruşunu hizmete ayırıyoruz, cüz’i de olsa katkı olsun diye, ama yetmiyor. Ama Üstadımızın da emri var.

Bu mektûptan sonra muhtelif yerlerden bize para gelmeye başladı, diyelim ki sen Kütahya’dasın iki kişi abone olmuş, bize göndermişsin, Afyon’dan üç kişi, Urfa’dan beş kişi gibi.. Van’da “Hamid Kuralkan” diye bir kardeş vardı. 1967’lerde vefat etti. O zamanın parasıyla iyi hatırlıyorum, Ziraat Bankası kanalıyla benim adıma, “beş yüz” lira göndermişti. Bir de rahmetli “Nazif Çelebi” (İnebolu) ağabey de beş yüz lira kadar gönderdi. Bütün gelen paralarla biz ancak basılacak kitapların yarısının kâğıt parasını verebilirdik, matbaacıya verilecek para yok. Sonra Tahsin ağabey’i alarak “Yıldız matbaası”na gittik, kaça basarsınız diye pazarlık ettik, fiyatını unuttum ama kâğıdını biz vermek üzere anlaştık.

Osmanlıcadan çeviri

Elimizdeki kitaplar Osmanlıca, biz bunları matbaaya versek basamazlar, yeni harflere çevirmek lâzım. Bizim bunları daktilo ile yeni harfle çevirmemiz lâzımdı. Önce Üstad’dan bize üç tane “Büyük Sözler” geldi. Bunların hepsi de bizzat Üstad’ın tashihinden geçmişlerdi. Birimiz Osmanlıcadan okur meselâ, ben diğer kitaptan takip ederim, bir de Hayri ağabey diye binbaşılıktan ayrılma biri vardı, o da daktilo ile yazardı. Biliyorsunuz Osmanlıcada; büyük harf, nokta, virgül yoktur, meselâ cins isim de, özel isim de küçük harfle yazılır. Ama Türkçede özel isimler büyük harfle yazılır. İşte düz yazılan o daktilo yazısını Âtıfla ben satırbaşı, nokta, virgül.. koyarak düzeltiyorduk. Bu iş tasarrufumuzda idi, matbaaya da öyle târif ettik. “Said Özdemir” kardeş aramıza Sözler’in yarısından sonra gelmişti.

Tasarruflarımız

Önemli yerleri eğik yazı ile yazardık. Üstad karışmazdı

-Koyu harflerle yazılan cümleler var, bunlarda mı sizin tasarrufatınızda idi?

-Evet bazı önemli gördüğümüz cümleleri koyu veya eğik “itâlik” yazı ile yazıyorduk. Yâni bu da bizim tasarrufumuzla oluyordu. Ama esas ve her harf tamâmen Üstad’ın idi, Üstad’ın tashihinden geçmişti. Bugün basılan Risalelerde bu koyulaştırılan yerler değiştirilmiş olabilir, zaten biz daha çok “itâlik” harf kullanıyorduk nazar-ı dikkati çekmesi için. Karışmazdı Üstad böyle şeylere. O zaman ben noktalamaları yanlış yapmayayım diye fakültede okuduğum hâlde imlâ kılavuzu almıştım.

Parasızlıktan, İlk baskı “Sözler” iki cilt olmuştu.

Nihayet matbaaya verdik, ama Üstad’dan da haber üstüne haber geliyor bize “derhâl basacaksınız” diye. Fakat bizde zaten acemilik var, para yok, onun için “1.Sözden 23.Söz”e kadar olan kısmı “Yıldız Matbaası” na verdik, “24.Söz”den itibaren de “Doğuş Matbaası” na verdik. Yâni ilk Sözler iki cilt hâlinde basılmıştı mecburen. Doğuş Matbaası o zamanlar Ankara’nın en iyi matbaası idi, rahmetli Tahsin ağabey de onlara gitti geldi, ilgilendi. O insanlar biraz çekinerekten bile olsa şarklı olmaları hesabiyle kabul ettiler. Fakat çok para istediler.

Üstadın tashihi

Üstad çok güzel ve tashihli basım üzerinde çok dururdu, çok ehemmiyet verirdi. Biz artık bir o matbaaya, bir öbürüne gidiyorduk. Risaleler önce kolon hâlinde uzun basılır, biz de noktasını virgülünü tashih ederdik hata var mı diye. Sonra sayfa hâlinde basılması için kurşun harfleri dizerler numune sayfaları tekrar tashih ederdik, en son basıma girmeden her sayfayı yeniden dikkatle tashih ederdik. Matbaalarda ekseri yüzde seksen ben dururdum. İlk tashihatları evde yapardık, fakat baskıdan çıkan ilk sayfayı hemen hata var mı diye yine bakardık, yanlış varsa durdururduk, şunu düzeltin, yeniden basın derdik.

Risaleler Üstadın sağlığında basıldı

-Üstad’ımızın onayı nasıl olurdu bu basılan sayfalara?

Meselâ iki forma, üç forma çıktı mı, Üstad’a gidenlerle bunları gönderirdik. Yahut bizden biri giderdi. Diyelim Erzurum’dan biri geldi, Üstad’a gidecek onunla gönderirdik, zaten Üstadımız hizmetle alâkalı olmayınca ziyaretçi kabul etmezdi, ama o kişi formayla giderse o forma hatırı için yüzde doksan dokuz kabul ederdi.

Hatta iyi hatırlarım, ben Zübeyr ağabey ile Ankara 27 numarada bir buçuk seneye yakın beraber kalmıştım.1960 ihtilâlinde onları Urfa’dan çıkarmışlardı. O zaman anlatmıştı: “Biz Üstadla kırlara giderdik, Üstad orada hem tefekkür eder hem de tashihat yapardı. Fakat bazen yeni gelmişiz, ortada hiç bir şey yokken Üstad: “Hemen dönmemiz lâzım, bizi bekleyen var” derdi. Biz de hemen döner bakarız ki, kapıda biri elinde bir forma ile bekliyor.

Üstad Risale ile gelenleri hemen içeri alır, açar Osmanlıca Risaleyi, başlar yeni basılan formaları okutmaya. Ekseri Zübeyr ağabeye okutur, eksik var mı, atlama var mı diye tashih edermiş. Üstad tashih ettiği formayı verip geriye bize yollardı. Üstad’ın bir tashihatı varsa o formayı değiştirirdik. Bilâ istisna bütün formalar Üstad’ın tashihinden mutlaka geçmiştir. Formalar tamamlanınca ciltletip kitap hâline getirirdik.

Üstadımızın sağlığında bütün büyük risaleler basıldı, bizzat biz bastık Allah’ın inâyeti ile. Hepsi Üstad’ın tashihinden ve tasvibinden geçer, çok duâ eder ve memnun olurdu. Küçük Risalelerin bazıları büyük risalelerin arasında basılırdı. “Küçük Sözler, Gençlik Rehberi, Zühret-ün Nur..” gibi.. onlar da giderdi Üstad’ın tashihine. Üstad matbaa parasını verir, takdir ve tasvip ederdi, öyle yeni Türkçeye rızası olmasa hiç para verir mi, dua eder mi?

1959 da bütün büyük kitapların basımı bitti

Emniyet el koymasın diye formalar basıldıkça biz matbaadan kaçırırdık. Normalde basılan her şeyin resmi yerlere verilmesi lâzımdır. Biz formaları paketlerle kaçırır, hepsi bittikten ciltlendikten sonra tekrar matbaacıya getirir, matbaacı kanunen verilmesi lâzım gelen; İçişleri bakanlığı, emniyet, milli kütüphâneye.. verirdi. O şekilde verirdik ki, bastıkları vakit matbaada hiç bir şey bulamasınlar. Bu şekilde 1956 senesinde Allah’ın inâyeti ile matbaada basma işi başlamış oldu. “Sözler”den sonra “Lem’alar”ı bastırdık, arkasından “Mektûbat”ı bastık... 1959 da bütün büyük kitapların basımı bitti.

Acip bir istihdam hâdisesi: “Ne Hürriyeti !!!”

Matbaa iki üç katlı bir yerdi, en üst katta bize bir oda vermişlerdi. Ama karanlık bir oda idi, gündüz bile elektrik yakardık, namazları da orada kılardık. Sabah namazından sonra doğru matbaaya gider, ekseriye yatsı namazına kadar çalışır, namazı orada kılıp çıkardık. Yemekleri de orada yerdik, yemek dediğimde aperatif, zeytin ekmek, peynir ekmek gibi, lokantaya gidecek paramız olmazdı.

Bazen ilâhiyatlı talebeler gelir tashihata yardım ederlerdi. Onlar yazın tatile memleketlerine gittiler, bir arkadaşımızın da dünyevî işi çıktı evine gitti, bir arkadaş da üç aylar girdi diye mecbûren muhtelif yerlere vaaz etmeye gitti, o zaman ben matbaada yalnız kaldım bir müddet. Gerçi sağdan soldan yardıma gelenler oluyordu, ama hem acemiler, hem de fazla tutamıyorsun ki. İşler çok zorlaşmıştı. Ben de: “Ben de vâlidemi on onbeş gün ziyaret edeyim, hem de arkadaşlar yavaş yavaş gelmeye başlarlar, sonra hep beraber devam ederiz” diye düşündüm. Memleketim İstanbul, Pendik.

Matbaa tren istasyonuna yakındı, o zamanlar otobüs yoktu. Fakat tam gitmeye karar veriyorum İstanbul’a, tren istasyonuna giderken bir kuvvet beni zorla matbaaya çeviriyor, bir türlü gidemiyorum. Ertesi gün kati gideceğim diyorum, fakat yine yönümü bir kuvvet çeviriyor. Sonra düşündüm “ben niye gidemiyorum acaba” birinci, ikinci, üçüncü.. gün aynı. Düşünüyorum “ben niye vâlideme gidemiyorum, halbuki biraz kalsam ne olur, 20 gün geç bitse ne olur” diye düşünüyorum.

Böyle bir gün yine o karanlık odada yalnız başıma tashihatla meşgûl iken dedim: “Yâ Rabbi! ben hürriyetime sâhip değil miyim? Benim hürriyetim elimde değil mi? Ben niçin istediğim yere gidemiyorum? Yâ Rabbi! ben hürriyetime sâhip değil miyim?” diye odanın içinde kendi kendime bağırmaya başladım. Bir müddet geçtiği hâlde yine gidemiyorum, ben de “Hürriyetim yok mu?” diye hep söyleniyorum, ama kendi başımayım hiç kimse yok, kimse duymuyor. Odadaki masalar sandalyeler, kapılar duyuyordu yalnız.(!)

Neyse arkadaşlar geldiler, ben de bari şimdi üç beş gün gideyim vâlideyi ziyaret edeyim dedim. Üstad Isparta’da, benim memleketim İstanbul Pendik. Üstad’ı ziyaret edeyim de öyle gideyim vâlideme diye düşündüm.

Isparta’ya gittim, arkadaşlar kapıyı açtılar, Üstad “gelsin” demiş, merdivenlerden üst kat’a çıkıyorum, merdivenlerden çıkar çıkmaz sol tarafta oda vardır. Biliyorsunuz, orası şimdi müze oldu. Arkadaşlar “sen gir” dediler, ben girdim, Üstad yatağın üstünde oturmuş, arkadaşlar kapıyı açık bıraktılar, Üstad’ın elini öpmeğe gidiyorum ben.

Üstad şöyle hafifçe doğruldu: “Ne hürriyeti!!!” diye şiddetle bağırdı bana. “Ne hürriyeti!!. Ne hürriyeti!!” çok şiddetli bağırdı bana. Ben şaşırdım kaldım. (Türkmenoğlu ağabey bu hâdiseyi anlatırken Üstadımızın sesini taklid ediyor, sanki aynı heyecanı yaşıyor ve bizlere de yaşatıyordu. Ömer Özcan)

Halbuki ben ne Üstad’ın yanında, ne de hiç kimsenin yanında dememiştim, hatta dersane de bile değil, matbaadaki karanlık odada kendi kendime demiştim. Hiç kimsenin yanında “hürriyetim yok mu?” demedim. Ama Üstad duymuştu, artık nasıl duymuştu?...

O zaman Üstad çok güzel bir ders verdi bize, hayatım boyunca unutamam o dersi. Elini öptüm, yanına oturdum. Diğer kardeşler de geldi. Çok net bir şekilde: “Kardeşim” dedi “Öyle kimseler gelmiş ki Kur’anın bir tek harfinin mânasına kendini feda etmiş. Bize ne oluyor ki, şimdi Kur’anın bütününe taarruz var, biz niçin kendimizi feda etmiyelim? ilh...” Bir ders verdi biz hiç ses çıkarmadan öylece dinledik, sonra “haydi dön” dedi bana. Ben de İstanbul’a falan gitmeden doğru tekrar Ankara’ya döndüm, vâlideye gidememiştim. Vâlidem yaşlıydı, ben yedinci çocuğu idim, dört sene ziyaretine gidememiştim, dile kolay dört sene, Allah rahmet etsin..

Tarihçe-i Hayattaki fotoğraflar nasıl basıldı?

Tarihçe basılırken Said (Özdemir) kardeşe Badıllı’dan (Abdülkadir Badıllı-Urfa) bir fotoğraf geldi, Said kardeş de, matbaada ekseri ben bulunduğumdan fotoğrafı bana verdi: “Bu fotoğrafı kitaba koy” dedi. Tamam dedik ve ilgili bir yere kitaba koydum. O formayı da Üstad’a ben götürdüm.

Üstadla bu Tarihçeyi tashih ederek okurken o sayfaya geldik. Üstad fotoğrafa baktı baktı: “Bu Said değil” dedi. Meğerse o fotoğraf Üstad’a aid değilmiş. Badıllı, Üstad’a aid diye resmi birinden almış, Said Özdemir’e göndermiş. O da, “Üstad’ın resmidir bas” diye bana verdi, yani hiç birimizde kabahat yok.

Eyvah yanlış basmışız deyip ben hemen Ankara’ya döndüm ve o formaların iki sayfalarını kitaplardan çıkarttık, Üstad’ın esas resmini koyduk. Aslında ilk baskılarda fotoğraf koyamadık, çünkü bazı yerlerden “câiz değil, hadîs var” diye tenkid geliyordu. Fakat gönlümüz de basmak istiyordu. Onun için bâzı boy fotoğraflarını kûşe kâğıdına bastık, fakat kitaba ilâve etmedik. Bu sefer kitabı “Mehmed Emin Birinci” götürdü Üstad’a. Üstad kitabı karıştırırken: “Burada Said’in resimleri olacaktı” demiş. Hemen kûşe kâğıda basılmış ve kitaptaki yerleri belirlenmiş fotoğrafları aralara koyuvermişler. Üstad hiç ses çıkarmamış, yalnız kurşun kalemle fotoğrafların boynuna çizgiler çekmiş. Tabi biz çizgi çekmeden öylece dağıttık kitapları.

1958 Ankara mahkemesi nasıl başladı?

1958 de Nazilli’de bir hâdise cereyan etti, dershane basılmıştı. Gazeteler aleyhte yazdılar. Üstad’dan bize Risale-i Nur’un mahiyetini anlatan bir mektup geldi. Nazilli hâdisesi münasebeti ile Isparta’dan gelen bu mektûbu neşretmiştik. Onu matbaada biz bastırmıştık. Mektûpta “Tâhirî, Sungur, Bayram, Zübeyr, Ceylan, Rüşdü” –Rüşdü ismi yoktu sonradan ben yazdım— altı kişinin ismi olduğu için onları tutukladılar, bizi de neşr ettiğimiz için tutukladılar, bazıları da tevzî ettiği için... O zaman 65 gün kadar yattım Ankara’da.

Ispartadan Üstad’dan gelen mektûpta 5 kişinin ismi vardı aslında. “Rüşdü Çakın” ağabeyin ismi yoktu, ama baktım mektûbun altında boş yer var, kimsenin haberi yokken Rüşdü ismini yazdım, üç, üç alt alta altı isim simetrik olmuştu. Cemalettin ağabeyle bu mektuplardan bir miktar Üstad’a göndermiştik. Rüşdü ağabey ismini görünce baştan hoşuna gitmiş.

Ben İstanbul’a “Kirazlı mescid dersanesine” kitap bırakmaya gitmiştim, vâlideme de uğradım Pendik’teyim, sabah erkenden kapı çalındı, baktım “Birinci” karşımda (Mehmed Birinci), yanında bazı gençler var. Bana ”Giyin, giyin gideceğiz” dedi, Meğer yanındakiler sivil polismiş. Mektûp yüzünden Ankara’da mahkeme tutuklama kararı vermiş. Bir gece yatabilmiştim vâlidemin yanında, ertesi gün İstanbul 1. şubedeyiz, orada vicâhi tutuklama kararını aleniyâta çevirdiler, bizi apar topar doğru Ankara’ya hapishâneye. İlk defa hapse giriyorum, baktım karanlık bir koğuşta bizim arkadaşlar oturmuşlar, bir baktım Tâhirî ağabey, Sungur ağabey.. hepsi orada. Baktım bir kenarda Rüşdü ağabey düşünceli oturmuş bekliyor, “Aaah ben ne yaptım” diye düşündüm, kabahatliydim, gittim yanına “ağabey bu da geçer yâhu” dedim. “Türkmenoğlu! Geçer geçer de delip geçer” dedi, Allah rahmet etsin. O hâdisede 65 gün kadar hapiste yattık. (Bu davanın vekâletini Dr.Tahsin Tola’nın teklifi ile Av.Bekir Berk almıştır. Bekir ağabeyin ilk Nurculuk davası olup, kendisinin Risaleleri daha iyi tanımasına vesile olmuştur. İleride alacağı binlerce beraatın de birinci basamağı olmuştur. Ö.Özcan)

Hapishanelerle alâkalı hatıralar

Hapishanelerde, ilk zamanlardakilerde bize iyi davranırlardı. Ama 1971 de bizimle beraber çok komünistler de girmişti. Onlar iyi davranmazdı, meselâ biz namaza durduğumuzda şarkılar söylerler, gürültü patırdı yaparlardı, ama biz hiç kaçırmadan o gürültü patırdı arasında kılardık elhamdülillah, bazen ranzanın üstünde kılardık o sıkıntılar oluyordu. Ondan önceki hapislerimde solcular olmadığından bunlar olmadı, zaten onlara Risale okuyorduk..

Üstad şahsi hatalara bakmazdı

Üstad 1956 – 57 senelerinde yaptığım ilk ziyaretimde: “Kardeşim bu zamanda âzamî ihlâs, âzamî sadakat, âzamî fedâkarlık, âzamî dikkat lâzım” demişti. Zübeyr ağabeyle beraber kalırken. “Dikkat et Türkmenoğlu Üstad bu dersleri herkese vermez” derdi, beni îkaz ederdi, tabi fedâkarlığı ben yapamadım.

Üstad bana Emirdağ’da 2500 lira para vermiş, “hemen Ankara’ya matbaaya git“ demişti. Ben Eskişehir’e geldim, kardeşler illâ bir gece kal dediler, Eskişehir’de bir gece kaldım. O zamanlar Emirdağ’ından Ankaraya Eskişehirden gidiliyordu. Cebimde de Üstad’ın parası var 2500 lira. Ertesi gün Üstad da Eskişehir’e gelmiş, ben “dün görmüştüm ama tekrar ziyaretine gideyim” dedim ve gittim. İşte o zaman Üstad bana bir tokat vurdu ilk defa. Üstad bir gün bile hizmetin geri kalmasını istemezdi, halbuki bana “hemen matbaaya dön” demişti. Ben işi bir gün aksatmıştım.

Üstad Hazretleri beşer olarak yapılan şahsi hatalara hiç ehemmiyet vermezdi, hizmete zarar vermeyen hatalara güler geçerdi meselâ, ama hizmetle alâkalı hataları istemez, müsaade etmezdi.

Sen Benim dilim ol

Bir gün Üstad’ı ziyaret ettim. Üstad da bana: “Falan’a Filan’a selâm söyle” dedi. Ben “tamam Üstad’ım” dedim ve ayrıldım. Geldim dershanede 7-8 kişi var o anda, fakat orada başka bir kardeş daha var, ama üstad onun ismini zikretmemişti. Sırayla hepsine isim isim “Üstad’ın sana da selâmı var” derken, sıra o kardeşe geldi, kardeşi atlasam olmayacak. Onun için ona da “Üstad’ın sana da selâmı var” dedim. Ama sonradan ben niçin böyle yaptım diye üzülüyordum.

Neyse sonra bir gün yine Üstad’a gittim, Üstad hiç bir şey söylemediğim halde, benim sıkıntımı anladı gibi: “Sen benim dilim ol” dedi, bu kerametle ben de rahatlamıştım, Üstad yalancılık durumundan beni kurtarmıştı. Artık ben Üstad’ın dili gibi rahat rahat herkese yalan korkusu olmadan: “Üstad’ın sana selâmı var” diyebiliyordum. Bu hâtırayı ilk defa size anlattım.

Üstad duasıyla zorla çalıştırdı bizi

Her zaman söylerim: Nasıl bir merkebe yüklersin sonra vurursun kamçıyı mecbûren çalışır, onun gibi Cenab-ı Hak bizi istihdam etti, lûtfetti, bizi çalıştırdı. Yoksa biz isteğimizle, hele o zamanlarda pek yapılabilecek iş değildi yâni. Onun için kimse kendine “ben yaptım, ben ettim” diye pay çıkarmasın. Üstad duasıyle zorla çalıştırdı bizi, gençlik var, nefis var, dört sene insan bir yere gitmezse nefis bunu istemez. Ama hiç bir yere gidemiyorduk, Ankara’dan bir yere kıpırdayamıyorduk, bir tek Üstad’a ziyarete gidebiliyorduk, o da hizmetle alâkalı olursa. Cenab-ı Hak ihlâstan ayırmasın ve tabele-i ulûm sıfatı ile ruhumuzu kabz etsin inşallah. Âmin..

Türkmenoğlu ağabeyle bir hâtıram

Burada, o zaman daha yeni olduğumuzdan beni şok eden, şimdi ise Üstad’ımızın bir düstûrunun tatbikatı olarak düşündüğüm bir hâtıramı anlatmak istiyorum: Türkmenoğlu ağabeyimizin tevâzusundan aldığımız rahatlıkla, aynı dersanede kaldığımız rahmetli Mustafa Doğan kardeşimizle beraber işyerinde, bürosunda kendisini ziyâretine karar verdik. O zaman Diyanet İşleri Başkanlığında Özlük işleri Müdürü idi. Neyse gittik girdik odasına, ne görelim tanıdığımız o sempatik, güleç ağabey gitmiş, yerine resmî, soğuk bir yüz gelmişti. Tabi çok canımız sıkıldı... Hâlbuki biz kendisinden dersanelerdeki tavırlarını bekliyorduk. Meğerse sonradan öğrendik ki “evinde tevazû, makamında vakar” diye bir hakikat varmış, bu vesile ile unutulmaz bir ders almış olduk. Ö.Özcan

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

abdullah doğan, 2012-09-07 11:58:35

selamün aleyküm.aynı dersanede kaldığınız mustafa doğan dan bahsedermisiniz. ölmemiş olabilir mi? selam ve hürmetler

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali verdik.

Zümer,27

GÜNÜN HADİSİ

Kurban hakkında

"Kim gönül hoşluğu ile,sevabını Allah'tan umarak kurbanını keserse,o kurban onu ateşten koruyan bir perde olur"Tergib ve Terhib:2/155

TARİHTE BU HAFTA

-İbn-i Batuta'nın Vefatı(24 Şubat 1369) -Malcolm X'in Vefatı(25 Şubat 1965) -Tarık Buğra Vefat Etti.(28 Şubat 1994) -Buhari'nin Vefatı(2 Mart 869)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI