Cevaplar.Org

HAYREDDİN KARAMAN HOCAMIZLA BİR UFUK TURU

Soru: Günümüzde İslami terör diye bir ifade var.. bu ifadeyi son yıllarda çok sıklıkla duymaya başladık.. meseleyi intihar komandolarına getirmek istiyoruz.. bir takım insanlar üzerlerine bomba bağlayıp intihar ediyor ve bu şekilde etrafındaki


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2008-02-14 04:32:40

"Kendileri İlahiyat Fakültesi'nde öğrenci iken hocamızdı. Yoklama yapmazdı. Buna rağmen anfi tıklım tıklım dolardı. Hatta onun dersini dinlemek için okul dışından öğrenciler de gelirdi.

 

Onun simasına her bakışımda, nazarımda bir Gazzâlî, bir İmam Rabbânî, bir Bediüzzaman derinlik ve samimiyeti, bir Mevlânâ, bir Şeyh Gâlip, bir Mehmed Âkif heyecanı, bir Hâlid, bir Ukbe, bir Salahaddin, bir Fatih ve bir Yavuz iman ve aksiyonu belirir.

 

Hatta ve hatta bir büyüğümüzün ifadesiyle onda Hârizmî, Bîrunî, İbn-i Sina, Zehrâvî'nin varlığı didik didik eden dehâsını; Ebû Hanife, İmam Muhammed, Serahsî, Mergînânî gibi üstadların fıkhını; İmâm Gazzâli, Râzî, Mevlânâ, Şâh-ı Nakşibend ve daha nicelerinin mantığı kalb ve mantıkla yenip hayatı vicdan endeksli yaşama istidadını; İmam Mâturîdî, Taftazânî, Seyyid Şerif, Devvânî gibi engin dimağların muhâkeme ve fetanetini görebilirsiniz.

 

Kitaplarını okumasanız da onu mutlaka bir televizyon ekranında veya bir radyoda dinlemişsinizdir. O, sözü-sohbetiyle merhamet, mülâyemet ve her hâli nezaket bir hakikat kahramanıdır. Onun yıllardır yazdığı gazete makalelerini okuduğunuzda kendisinin, çevresindeki insanların mutluluğunu planlayan, hem mensup olduğu toplum hem de bütün insanlık için nakış nakış huzur ve saadet projeleri geliştiren, insanlığın, hususiyle de kendi milletinin ızdırap ve sefaletleri karşısında hafakandan hafakana giren diğergam bir sine olduğunu anlarsınız.

 

Evet, belki de tahmin ettiğiniz gibi ülkemizin yetiştirdiği nadide fıkıh üstadı Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hocamızdan bahsediyoruz. Zat-ı âlileriyle sitemizin inci avcısı Salih Okur Bey, sizin için çok önemli bir röportaj gerçekleştirdi. Şimdi sizi bu röportajla baş başa bırakıyor, hocamızın ellerinden öpüyor, kendisine hizmet dolu hayırlı ve sıhhatli ömürler diliyoruz." Ali İhsan Er

 

Soru: Günümüzde İslami terör diye bir ifade var.. bu ifadeyi son yıllarda çok sıklıkla duymaya başladık.. meseleyi intihar komandolarına getirmek istiyoruz.. bir takım insanlar üzerlerine bomba bağlayıp intihar ediyor ve bu şekilde etrafındaki insanlara da zarar veriyorlar.. bunu da şehit olmak için yaptıklarını söylüyorlar.. ne dersiniz..

 

-Terör İslamî olamaz. Çünkü İslam terörü caiz görmez. Ama Müslümanların –tıpkı diğer topluluklar gibi- dinini ve ülkesini koruma ödevleri vardır ve bu maksatla direniş yapabilirler.

 

Bombalı intihar eylemlerini tek boyutlu olarak açıklamak doğru olmaz. Her şeyden önce "ülkesi işgal edilmiş bir halkın başka çare bulamayınca askeri hedeflere karşı (bunu amaçlayarak) bombalı intihar eylemi ile başkalarını birbirinden ayırmak gerekiyor. Konuyu Filistin örneği üzerinden şöyle açıklayabiliriz:
Filistinlilerin yurtlarındaki tarihi varoluşları milattan öncesine kadar uzanmaktadır. Yahudiler Mısır'dan göç ederek bu topraklara geldiklerinde (M.Ö. 12. yüzyıl) orada yaşayan halklar arasında Filistinliler de vardı. Hz. Ömer'in fethinden itibaren Filistin toprakları İslâm hâkimiyetine girdi ve hâkim nüfus da bugün adına Filistinliler dediğimiz müslümanlaşmış Araplar oldu. Diğer halklar gibi Yahudiler de Osmanlı döneminin sonuna kadar bu topraklarda huzur ve adâlet içinde yaşadılar, göçlerle çoğaldılar. Her şeye rağmen 1947 taksim plânında bir milyon Filistinli müslümana karşı beş yüz bin Yahudiye toprakların yarıdan fazlası verildi. Hazırlıklı Yahudi kıtaları, Arapların parçalanmışlık ve dağılmışlıklarından yararlanarak ve arkalarına Amerika, İngiltere gibi destekçileri de alarak, 1948'de Filistinlileri -ülkenin yüzde yetmişine ulaşan- topraklarından sürüp çıkardılar, bunu yaparken hiçbir meşrûiyyet ölçüsüne dayanmadılar, hiçbir uluslararası kural ve karara uymadılar. 1967'de ise Gazze ve Batı Şeria'da (Filistin'in yaklaşık onda birinde) sıkışmış olan Filistinlileri buradan da sürdüler, yerlerini işgâl ettiler ve kalanları da yönetimleri altına aldılar. Dağılmış, birbirine düşmüş, her birinin yönetimi halktan kopmuş, belli bir ideolojinin -ve bu ideolojiyi temsil eden dünya gücünün- dümen suyuna girmiş İslâm ülkeleri bu olup bitenler karşısında ya hissiz ve ilgisiz, yahut da aciz kaldılar. Bir avuç Filistinli zulme ve yok edilmeye karşı direndi.
Filistinli direnişçiler "niçin direndiler?" İnsan tabiatı, hukuk, ahlâk, dinler, "İsrail'in yaptıkları karşısında direnmeyi, boyun eğmemeyi gerektirdiği, hattâ emrettiği için" direndiler. İsrail ülkede, sulh ve adâlet içinde kendilerine de bir yurt edinmenin peşinde değildi. Onun amacı Fırat'tan Mısır'a kadar uzanan bölge içinde yalnızca Yahudilere ait bir yurt edinmek ve bu yurt içinde başka hiçbir bağımsız, insan haklarına sahip insan grubunu barındırmamak idi. Bu amaç karşısında binlerce yıldan beri bu topraklarda yaşamış Filistinli ya yok olacak, yahut da direnecekti. Direnmeye karar verildi. Elinde yumruğu, tırnağı ve taşından başka silâhı yoktu. Eğer silâh bulabildiyse, bu da, İsrail'in elindeki gelişmiş silâhlara karşı birkaç küçük el silâhı, bomba ve modası geçmiş küçük, kısa menzilli füze idi. Filistinli işte bu imkânsızlıklar içinde direndi, direniyor, İsrail'i korkutuyor, rahatsız ediyor, âdil bir barışa zorluyor...
Elli yıldan beri Filistinlinin Yahudi'den neler çektiğini bilmeyen, İsrail'in etkili propagandasına aldanmış, gaflete hattâ hıyanete düşmüş birçok müslüman, direnen Filistinlileri ayıplıyor, zulümden ve aldatmacadan ibaret olan barışa râzı olmasını istiyor, direnişte kullandığı yöntem ve araçları normal -hattâ tarihi- şartların kurallarına göre değerlendiriyor, sorguluyor ve mahkûm ediyorlar. Sivillere zarar veren, eylemciyi de yok eden bazı eylemlerin meşrû olmadığını savunuyorlar. Onlara şu birkaç hususu hatırlatmak belki faydalı olur:
a) Şimdi savaşlar kılıç, ok ve mancınıkla değil, ateşli silâhlarla yapılıyor ve bu silâhların zarar veren etkisini askerlere tahsis-sivillere zarar vermeden savaş- mümkün olmuyor.
b) Normal hallerin kuralları, fevkalâde hallere, çaresizlik içinde yapılan eylemlere uygulanmaz; zarûretler gerektiği ölçüde yasakları, haramları kaldırır. Gazzali'nin kaide kalıbına soktuğu şekliyle ifade etmek gerekirse "zarûret topluma ait (genel) ve kesin olunca nasların yasaklarını -geçici olarak- kaldırır." Yine onun verdiği örneği kullanmak gerekirse "Önlerine müslüman esirleri siper edinerek İslâm ordusuna veya kalesine doğru ilerleyen düşman askerlerini yok etmek için, müslümanlar atış yaparlar. Bu atışta müslüman esirlerin isabet almaları kaçınılmazdır, ancak bunda zarûret vardır ve atışı yapan müslümanların maksadı esirlere zarar vermek değil, düşmanın ilerlemesini durdurmaktır."
Özetlemek gerekirse Yahudiler, önce İngilizlerin sonra da Amerika'nın himâye ve yardımı ile müslüman Filistin topraklarını gasbetmiş, şiddet kullanarak insanları yurdundan etmiş, tüyler ürpertecek işkenceler yapmışlardır ve bu eylemlerine dünyanın gözü önünde devam etmektedirler. Kendileri için uzun vâdede bile olsa tehlike gördükleri her oluşumu ortadan kaldırmakta, bunun için -her ölçüye göre- meşrû olmayan yolları ve yöntemleri kullanmaktadırlar. Filistin halkına zorla kabûl ettirmeye çalıştıkları barış ve antlaşma da maskeli ve katmerli bir zulümdür. İşte bütün bu eylemler terördür, bunları yapanlar da teröristtir. Öte yandan Filistinli mücahitlerin eylemleri terör değil, cihaddır; çünkü onlar canlarını, dinlerini, mallarını, nesillerini, rûh ve akıl sağlıklarını korumak ve savunmak için eylem yapmaktadırlar; yerine bir başkasını koymaları mümkün olmayan eylemler yapmaktadırlar, yaptıkları meşrû müdâfaadır ve meşrû müdafâa bütün hukuklara göre insan hakkıdır

 

Soru: Türkiye'de yıllardan gündemden düşmeyen bir mesele var: İrtica. Siz de geçtiğimiz günlerde bu meseleyi köşenize taşıdınız. Sizce Türkiye'de irtica var mı? İrticayı nasıl tarif edersiniz?

 

-İrtica ile ilgili resmi raporlara bakılırsa Kur'ân kursları, İmam-hatip okulları, tarikatlar, cemaatler, İslâmî sermaye ve bir kısım medya irtica yuvaları ve destekçileridir. Belli kurumlarda namaz gibi ibadetler, başörtüsü, sakal, sarık, cüppe... irticadır. İrtica'ın tarifi verilmeyip bu kadar kurum, kuruluş, faaliyet, şahıs ve şahsiyet irtica ile damgalanınca kafalar karışıyor ve insanlar bu kelimenin hangi mânada kullanıldığını, İslâm ve geleneğimizle alakasını, iyi mi kötü mü olduğunu anlayamaz, ayıramaz hale geliyorlar.
İrtica Türkçe'ye "gericilik" kelimesiyle geçmiştir. Kelimenin aslı rucû' kökünden gelir, lugat mânası başlangıç noktasına, bir yere gittikten sonra geriye dönmek demektir. Siyasî, sosyal ve kültürel alanda kullanıldığı zaman irticadan kastedilen mâna "iyiye, kemâle doğru gelişmiş ve değişmiş bir toplumun bundan vazgeçerek geriye dönmesi, kötü, eksik ve ilkel olana avdet etmesi"dir. Eğer bu tarifte anlaşma hasıl olursa resmî raporlarda geçen irticaî kurumlar ve faaliyetleri bir ölçüye vurmak ve yapılan değerlendirmeleri "değerini" açıklığa kavuşturmak da mümkün olacaktır.

 

Yukarıda zikredilen kurum, kuruluş ve faaliyetlerin hedefi İslâm'ı doğru öğrenmek ve mümkün olduğu ölçüde tam yaşamaktır. Aklı başında hiçbir Müslüman çağdaş bilimi ve teknolojiyi reddetmez. Ancak bunların kullanılış alan ve amaçlarının, İslâmî-insanî-evrensel değerler açısından denetlenmesini, kötüye kullanılmamasını ister. Bir de bilimin sınırının farkında olarak onu yerinde kulanır, "bilimciliğin" din yerine konmasına karşı çıkar. Bu anlayış ve tavır alışın gericilikle bir ilgisi yoktur. Buna gericilik diyenler olursa bu takdirde (bu mânadaki) gericiliğin Müslümanlar için hedef olduğunun bilinmesi gerekir.
Kılık-kıyafeti, İslâm inancını, bütün çeşitleri ve şekilleriyle İslâmî ibadetleri, haramlardan uzak durmayı, İslâmî eğitim usulleri ve kurumlarını çağdaşlık çerçevesinin dışına çıkarmak, irtica olarak değerlendirmek yalnızca bizim bir kısım aydınlarımıza(!) has olsa gerektir. Dünyada çağdaş ve gelişmiş sayılan, böyle değerlendirilen ülkeler ve toplumlarda değil hak dinin iman ve ibadetleri, batıl dinlere ait inanç ve âyinler bile çağ dışı olarak görülmemektedir. Kılık kıyafete ve kişilerin hayat tarzına gelince buralarda tam bir serbestliğin bulunduğu, ne devletin, ne de bireylerin bu konulara müdahale etmedikleri ve kimsenin "kendisinden farklı düşünen, inanan, yaşayan kimseleri gerici olarak nitelemediği, kamu alanında da din ve vicdan hürriyetine azami derecede riayet edildiği" herkesin bildiği bir gerçektir.

 

Meselenin düğüm noktası -rejim ile ilgili olan- siyasî gericilik olabilir. Resmî ağızlara bakılırsa "bazı kurum, kuruluş ve faaliyetlerin amacı ülkenin rejimini değiştirmek ve şeriat yönetimini getirerek halka dayatmaktır" ve işte bu gericiliktir, bunun için kurulan kurumlar, faaliyet gösteren şahıslar gericidir.

 

Bu meseleye demokrasi açısından bakıldığında şöyle demek mümkündür: Halkın çoğunluğu hangi rejimi istiyorsa ülkeye o rejim gelir. Rejimin adı ne olursa olsun insan hak ve hürriyetleri korunur, zorunlu olan "ortak/kamu alanına ait kurumlar ve kurallar" dışında kimseye bir şey dayatılmaz. Bizim bildiğimize göre son yıllarda benimsenen demokrasi tanımı, tasvir ettiğimiz sistem/model ile çatışmaz, aksine bununla örtüşür. Siyasî gericiliği işte bu çerçevede ele almak ve kimin -bu mânada- gerici olduğunu bu ölçüye göre değerlendirmek gerekir

 

Soru: Ülkemizde ve dünyada bir İslam korkusu var. Siz bir yazınızda bu korkunun İslam'dan değil bazı Müslümanlardan kaynaklandığını söylediniz. Özellikle siyasi iktidardan dolayı bazı çevrelerde bir endişe var. Hatta bunu yer yer köşelerine de taşıyorlar. Sizce bu korkunun kaynağı ne? İnsanlardan İslam'dan mı yoksa bazı İslami anlayışlardan mı korkuyorlar?

 

-"Doğru anlaşılan ve uygulanan bir İslam'dan kimler korkar?" sorusuna şu cevabı vermek mümkündür: Zalimler, sömürücüler, sömürgeciler, ahlaksızlar, gelenek ve göreneklere aykırı olan davranışlarını aleni olarak sergilemek isteyenler, sahtekârlar… Çünkü İslam, bütün bunları ortadan kaldırmayı amaçlar.

 

İnancını yaşamak isteyen, alt kültürünü korumak isteyen, kamu düzeni ve ahlakını ihlal etmeyen herkes için İslami düzende yer vardır.

 

Ama sözün başında "doğru anlaşılan ve uygulanan İslam" kaydını koydum. Yanlış anlaşılan, yanlış uygulanan, siyaset ve menfaate alet edilen İslam'dan herkesin korkması tabiidir.

 

Soru: İslam boşama yetkisini erkeğe veriyor. Bazı çevreler bunu kadın haklarını bir ihlal olarak görüyor. Dinimizde kadının boşama hakkı yok mudur?

 

-Bazı hallerde kocanın fiil ve tasarrufları da hâkimin müdahalesini ve evlilik hayatına son vermesini gerektirmekle beraber bu yolu daha çok kullanan taraf kadındır. Kadının, akit esnasında veya daha sonra kocasından almadığı takdirde, doğrudan boşama hakkı bulunmadığı için, sebep ortaya çıktığı zaman evliliği sona erdirmek için başvuracağı yolların en önemlisi mahkemedir.

 

Kadının talebi üzerine ve hukuki sebeplerin bulunması halinde hâkimin evliliğe son vermesi Hanefîlerce çok dar sınırlar içinde söz konusu olduğu için Hukuk-ı âile kararnamesine kadar Osmanlı ülkesinde revaç bulmamıştır. Mezkûr kanunun kabulü üzerine hâkimin selahiyeti genişlemiş, diğer İslâm ülkeleri de iktibas ve genişletme yoluyla aynı müesseseyi geliştirmişlerdir.

 

Hâkimin evliliğe son vermesi ilgili tarafın başvurması yanında ayırma sebebinin de bulunmasına bağlıdır. Doktrindeki tartışmalar ve kanunların düzenlemesi aşağıda, sebeplere göre teker teker ele alınacaktır.

 

A- Hastalık ve kusur

 

Hastalık, sakatlık ve kusur iki nevidir. Birincisi cinsî hayatla ilgili olup, erkek veya kadında cinsî birleşmeyi engelleyen kusur ve hastalıklardır. İkincisi ise tiksinti ve nefret veren, yahut bulaşıcı olan hastalıklardır. Erkeğin iktidarsız olması, tenâsül organının kesik veya sakat olması, kadının tenâsül organında birleşmeyi engelleyen bir sakatlık veya anormalliğin bulunması birincisine; cüzzam, çiçek, frengi, saçkıran, akıl hastalığı ikincisine örnektir.

 

Bu hastalık, kusur ve sakatlıkların ayrılma sebebi olması konusundaki farklı görüşler, evliliğin gayesi üzerindeki farklı anlayışlar ile ilk devir uygulamalarına ve bunların yorumlarına dayanmakta, bazı müctehidler, İslâm hukukunda kabul edilmiş bulunan "zararın giderilmesi" prensibini de dayanak olarak kullanmaktadırlar.

 

Menfi görüşlerin ucunda Zâhirîyye mezhebi müctehidleri vardır; bunlara göre yukarıdaki durumların hiçbiri ayrılık sebebi olamaz. Müspet görüşlerin ucunda "evlendikten sonra meydana gelen bu gibi durumların tamamı ayırma sebebi olur" diyen Zührî ve Ebû Sevr ile "zarar, yahut nefret doğuran her hastalık ve kusur ayırma sebebi olabilir" diyen İbn Kayyim yer almaktadır.

 

Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre ancak erkeklik uzvunun kesik, husye yumurtalarının çıkarılmış olması ile erkeğin iktidarsız olması yalnızca kadın için hâkime başvurma sebebi olabilir. İmam Muhammed sebeplerin çerçevesini genişleterek "kadın, hasta veya kusurlu ve sakat olan erkekle beraber yaşadığı takdirde zarar göreceği her sebeple hâkime başvurabilir" demiştir.

 

Şâfiî, Ahmed ve Mâlik gibi müctehidlere göre taraflardan hangisi diğerinde, cinsî hayatı önleyen, yahut tiksinti veren bir hastalık ve kusur tespit ederse ayrılmak için mahkemeye başvurma hakkına sahiptir. A. K. İmam Muhammed'in ictihadını kanunlaştırmıştır (md. 119-123). Kanuna göre bu tefrik bâin boşama hükmündedir.

 

B- Kayıplık

 

Kayıp olup yeri, yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen kimseye mefkud dendiğini "Şahsın Hukuku" bahislerinden biliyoruz. İmam Mâlik, eşinin serbest kalması bakımından dört yıl beklemesi, bundan sonra ölümüne ve ayrılığa hüküm için hâkime başvurulabileceğini söylüyordu. A.K. da bu ictihadı benimsemişti.

 

Yaşadığı bilinen, fakat evini terk etmiş bulunan kocaya "gaip" denilmiştir. Kayıp şahsın eşi, Ebû Hanîfe ve Şâfiî'ye göre bundan dolayı mahkemeye başvurarak ayırma talebinde bulunamaz. İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ayırma talebinde bulunabilir. Kocanın yeri belli ise hâkim ona, gelmesi veya eşini almasını yazar ve bir müddet verir, müddetin hitamında durum değişmezse ayırır. Kocanın yeri belli değilse ve kayıplık müddeti bir yılı geçmiş ise karısının talebi üzerine hâkim ayrılığa hükmeder. Bu neticeler için kayıplığın askerlik, ilim tahsili, cihad gibi bir mazerete dayalı olmaması gerekir.

 

A.K. kayıplığın ayırma sebebi olabilmesini nafaka teminini imkânsız olma şartına bağlamış (md. 126). S.A.K. ise bunu şart koşmamış, bir yıl geçmesi şartıyla ayrılık hükmüne imkân vermiştir (md. 190).

 

Kayıplıktan dolayı hâkimin ayırma hükmü Mâlik'e göre bâin boşama, Ahmed b. Hanbel'e göre fesih hükmündedir. İbn Teymiyye uzun hapislik ve esirliği de kayıplık gibi telâkki etmiştir.

 

C- Nafakayı kesmek

 

Nafaka temininin kocanın vazifesi, kadının da hakkı olduğu evlenme akdinin hukuki sonuçları bahsinde görülmüştü. Koca nafakayı temin etmez, yahut edemezse kadının hakkını alabilmesi için müeyyide nedir? Nafaka ile ilgili âyetler ve umumî prensiplerden hareket eden müctehidler bu soruya farklı cevaplar getirmişlerdir:

 

Ebû Hanîfe ve Sevrî'ye göre bu yüzden kadın boşanma dâvası açamaz, sabreder, kocasından çalışma izni ister ve alır, temin edemediği müddetçe kocası nafakayı borçlanır, alacakların tahsilindeki umumî kaidelere göre alacak tahsil edilir. Bu görüşün dayandığı "... eli dar olana Allah, verdiği rızıktan fazla yük yüklemez..." meâlindeki âyettir (et-Talâk: 65/7). İbn Hazm bu âyete ve benzeri delillere dayanarak daha da ileri gitmiş, "fakir kocanın nafakası da, zengin olduğu takdirde karısına borçtur" demiştir.

 

Diğer üç mezhebin imamlarına göre kocanın nafakayı temin etmemesi veya edememesi kadının boşanma dâvası açması için bir sebeptir. "...onları (karılarınızı) zarar vererek nikâh altında tutmayın ki, haklarına tecavüz etmiş olursunuz..." (el-Bakara: 231) meâlindeki âyet ile benzerleri de bu ictihadın delilleridir. İbn Kayyim'e göre kadın, evleneceği kocanın mali gücü konusunda aldatılmış olmadıkça nafaka yüzünden boşanma dâvası açamaz.

 

Nafakanın boşama sebebi olması konusunda A. K. Ebû Hanîfe'nin (md. 94-99), S.A.K. ise diğer üç imamın ictihadlarını tercih etmişlerdir.

 

Nafaka yüzünden hâkimin evliliğe son vermesi Şâfiî'ye göre fesih, Mâlik'e göre dönüşlü boşama hükmündedir.

 

d- Kötü davranma ve geçimsizlik

 

Bu davranışlar bir taraftan gelirse "nüşûz"dan, karşılıklı olursa "şikak"tan bahsedilir. Kadının itâatsiz ve geçimsiz olması halinde kocası önce öğüt verecek, sonra onu yatağında yalnız bırakacak, sonra sert davranacaktır. Bu ve benzeri tedbirler aile hayatını kurtaramazsa ya boşama yoluna başvuracak, yahut da durum hâkime ve hakemlere intikâl ettirilecektir. Kötü davranış, geçimsizlik, aile hukukuna riâyetsizlik kocadan geliyorsa kadının yapacağı iş durumu hâkime ve hakemlere intikâl ettirmektir. Bu kaideleri getiren âyet (en-Nisâ: 4/33-34) gereğince bütün müctehidler, fena muamele ve geçimsizlik sebebiyle kendisine başvurulması halinde hâkimin durumu hakemlere intikâl ettireceğinde birleşmişlerdir. Farklı görüşler, genellikle biri kadının, diğeri de kocanın ailesinden olan hakemlerin selahiyetleri konusunda ortaya çıkmaktadır.

 

Ebû Hanîfe'ye göre hakemler vekil durumundadırlar, kendilerine boşama ve evliliğe son verme selahiyeti verilmemiş ise bunu yapamazlar. İmam Mâlik ve daha başka bazı müctehidlere göre ise hakemler duruma göre arayı bulmak ve düzeltmek, bu mümkün olmazsa bedelli, yahut bedelsiz evlilik hayatına son vermek selahiyetine sahiptirler Anılan âyet ile sahâbe uygulaması bunu göstermektedir. Hanefî mezhebinin hâkim bulunduğu Osmanlı ülkesinde A.K. bu konuda İmam Mâlik'in ictihadını tercih etmiş ve kanunlaştırmıştır. kanunun 130. maddesi özetle şöyle demektedir: "Eşler arasında geçimsizlik çıkar da birisi hâkime başvurursa, tarafların ailelerinden birer hakem tayin eder. Ailelerde uygun şahıs bulunmazsa dışardan uygun şahısları hakem kılar. Böylece kurulan aile meclisi tarafları dinler, durumu inceler ve aralarını bulmaya çalışır. Durumu düzeltmek mümkün olmazsa bakar: Kusur kocada ise onları ayırır ve evlilik hayatına son verirler, kusur kadında ise mehrin bir kısmı, yahut tamamı karşılığında evlilik hayatına sor verirler (muhâlâ'a yaparlar). Hakemler karara varamazlarsa hâkim ya başka bir hakem heyeti kurar, yahut da ailelere yabancı olan bir üçüncü şahsı heyete dahil eyler. Hakemlerin kararı kesindir." Hakemlerin ayırması bâin boşama hükmündedir (md. 131).

 

Soru: Dünyanın her tarafından sigaraya karşı bir savaş başladı. Hükümet sigara yasaklarını yaygınlaştırdı. Elektronik sigara diye bir şey çıkardılar. İçinde sıvı nikotin var nikotinin buharlaşması sonucu duman çıkarıyor. Bu da sigara gibi midir? Haram mıdır? Sigarayı bırakmak için çıkarılmış bir ürün olan elektronik sigara ticareti yapılabilir mi?

 

-Uzmanlar, elektronik sigaranın da sağlığa zararlı olduğunu ve alışkanlık yaptığını söylüyorlar. Buna göre elektronik sigara kullanmak ve bunun ticaretini yapmak da caiz olmaz.

 

Soru: Günümüzde tesettürde yozlaşmadan bahsediliyor. Siz bu konuda nasıl düşünüyorsunuz. Sadece başın kapanması mıdır tesettür?

 

-Tesettürle ilgili ayetlerde "iffetin korunması" emrediliyor. Tesettür bu amaca yönelik tedbirlerden yalnızca biridir. Kadın erkek ilişkisinde iffete ve edebe aykırı olan, karşı tarafı tahrike veya dikkatini üzerine çekmeye yönelik bulunan bütün davranışlar İslam'a aykırıdır.

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

abdulgafur, 2012-03-17 19:29:17

Degerli Hocam, sizlerin her yazinizi,her sözünüzü cok onemsiyoruz. Allah ömrünüzü bereketli kilsin. kiymetli hocam, gayr-i müslim bir ülkede yasamaktayiz.Kullan makta oldugumuz otomobli vergiden muaf tutmak icin sakatlik raporu olan birinin üzerine kaydini yaptirmamiz caiz olur mu?

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

ali said konevi, 2008-06-19 07:57:29

Muhterem Salih Efendi, Hayrettin hocamla yaptığınız ropörtajı merkezimizde okuyup değerlendirdik. Çok istifade ettik. Teşekkürler. Başarılar.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun.

Bakara, 185

GÜNÜN HADİSİ

"Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz."

Ebu Davud

TARİHTE BU HAFTA

*I.Dünya Savaşı Sona Erdi(11 Kasım 1918) *Bolu-Düzce-Kaynaşlı Depremi(12 Kasım 1999) *Mehmed Zahid Kotku Hz.lerinin Vefatı(13 Kasım 1980) *K.K.T.C Kuruldu(15 Kasım 1983) *Muhyiddin-i Arabi Hz.lerinin Vefatı(16 Kasım 1240)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI