Cevaplar.Org

EŞREF ALİ TEHANEVİ'DEN CEVAPLARIN EŞREFİ

Peygamber(Sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın maşukudur demek ne büyük saygısızlıktır Bazı insanlar "Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem)'i Allah'ın maşukudur(yani Allah ona âşıktır) diye nitelendiriyorlar. Bazı şairler de bu anlamı


Abdülhalık Ekinci

.

2008-01-13 01:46:48

Yirminci asır Hint alt kıtasındaki İslami uyanışın büyük mimarı Hekimül Ümme Mevlana Eşref Ali Tehanevi hazretlerinin çeşitli meselelerdeki cevaplarını sizler için Arapçadan tercüme ederek istifadenize arz ediyoruz. Bu cevaplar, hazretin sohbetlerinden not tutulup, her konuda soru cevap şeklinde hazırlanan "Eşref'ül Cevap" adlı şaheserden derlendi.

Bu eserin Urduca aslını, tercüme edilmesi ümidiyle hocamız Yusuf Karaca beye tevdi ettik. İnşallah dilimize kazandırılır. Zira Altaf Ali Mian'ın dediği gibi; Mevlana Tehanevi’nin dengeli yaklaşımı, bütün dini hükümleri ifrat ve tefrite düşmeden doğru yerlerine koyar.”

Bu cevapları Arapçadan tercüme ederek hazırlayan Suriye Feth'ul İslam üniversitesi mezunu Abdülhalık Ekinci Beye çok teşekkür ederiz. İnşallah kendisi bundan sonra da tercümeleri ile sitemize katkıda bulunacak. Tevfik Allah'tan. Saygılarımızla. Cevaplar.org

1-Peygamber(Sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın maşukudur demek ne büyük saygısızlıktır

Bazı insanlar "Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem)'i Allah'ın maşukudur(yani Allah ona âşıktır) diye nitelendiriyorlar. Bazı şairler de bu anlamı taşıyan şiirler söylüyorlar.

Aşkın özelliği, aşıkı heyecana ve kara sevdaya tutturmasıdır. Ancak, Allahu Teala bu tür şeylerden münezzehtir. Üzücü bir şey ki, bazı cüretkârlar Allah için heyecan ve kara sevdayı uygun görmüşler. Onlardan bir şair diyor ki:

Muhammed'i gönderdi, ancak

Heyecandan kurtulmak ve teselli bulmak için

Gölgesini yanında bıraktı.

Tıpkı Yusuf'un gömleğinin Yakub'u teselli ettiği gibi."

Şairin demek istediği şudur; "Allahu Teala Muhammed'i (Aleyhissalatu vesselam) dünyaya gönderdi. Ancak O (Sallallahu aleyhi ve sellem) Allah'ın aşkı idi. Âşık olan da sevgilisini unutmaz. Peygamberi gönderdi ama gölgesini ise, teselli bulmak için yanında bıraktı.(1) Tıpkı Yakub(AS)'ın Yusuf'un gömleği ile teselli bulduğu gibi..

Bu gibi şiirler Peygamberi övmek şöyle dursun, O'na saygısızlık olduğu gibi, Allahu Teala'ya da büyük bir saygısızlıktır. Bu gibi şiirleri okumak veya dinlemek büyük bir günah ve onlardan sakınmak da büyük bir vecibedir.

Bazı cahil sofular aklını bir tarafa bırakıp, her ne kadar içerikleri İslam'a aykırı olsa dahi bu tür şiirleri dinlemekten tuhaf bir zevk alıyorlar. Her halükarda, Peygamber (Aleyhissalatu vesselam)'ı Allah'ın maşuku görmek, Allah'a karşı işlenmiş büyük bir zulümdür. Zira aşk, insanda bulunan nefsi bir etkileşme olduğundan insana mahsustur. Allahu Teala böyle bir nefsanî tesir ve etkileşmeden münezzehtir.

Evet, Peygamber (Aleyhissalatu vesselam) Allah'ın yanında sevilir bir kimde idi. Bunda bir şüphe yok, fakat Allah'ın maşuku da değildi.

Eğer birisi buradaki aşkı mecazi manaya haml ederse, yine de bu tabiri Allah hakkında kullanması şer'i izne muhtaçtır. Böyle bir izin ise yoktur. Veya hâle mağlup olmuş, sekre düşmüş (İlahi tecellilerle kendinden geçmiş, manevi sarhoş olmuş) bir kimse şiirinde bundan bahsediyorsa, o kişi mazur sayılabilir. Ama böyle bir insanın sözü gizlenir, orada burada söylenerek halk arasında yayılmaz.(2)

2-Ölmüş bir kişi dünyada tasarrufta bulunabilir mi?

Bazı kimseler ölen birinin ruhunun bazen geri dönüp dünyada tasarruf ettiğini düşünüyorlar. Her ne kadar bazı eserler böyle bir şüphe uyandırıyorsa da, ben bunun doğru olduğuna inanmıyorum.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de kâfirin öldükten sonra şöyle dediği ifade ediliyor: "Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: "Rabbim! der, beni geri gönder; Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım." Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.(El Muminun:23/99–100)

Bu ayet gösteriyor ki kâfir dünyaya geri dönmek arzu eder ama, bu berzah perdesi onun dönüşüne engel oluyor. Hem de aklen düşünürsek, ölü nimetler içerisinde olduğu zaman dünyaya geri dönme ihtiyacı duymaz.

Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: "Muhakkak ki her insanla beraber bir şeytan ile bir melek vardır." Dolayısıyla, ölen kişinin sureti ile dünyada görülen, ölünün şeytanı veya başka bir şeytan olabilir.. Çünkü yine hadiste şeytan hakkında buyruluyor ki: "Şeytan insanın dem ve damarında kanın seyeranı gibi dolaşır."

İnsanın ruhunun öldükten sonra bu âlemde tesir etmesi meselesi de mümkün değildir. Peki, biri dese ki, "Ruhların tasarruf yapmaları için dünyaya dönmeleri gerekmiyor. Bunları uzaktan da yapabilirler." Cevaben deriz ki, böyle bir şey mümkün olsa dahi, bunun bilfiil gerçekleşmesi için mümkün olması yetmez. Böyle bir şeye inanmak için hakkında şeriattan güçlü bir delil bulunması gerekir.

3- Fıkıhtaki Kıyas'ı inkâr yanlıştır

Bazıları fıkhi kıyas hakkında şöyle bir şüphe uyandırmışlardır: "Fıkhi kıyas batıldır. Çünkü bunda gerçekleşmesi kesin olmayan bir şeye uyuluyor. Zira hakkında içtihat yapılan hüküm zanni bir meseledir, kesin bir hüküm değil. Oysa Kur'an zanna tabii olmayı kötülemiştir: "Hâlbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez" (En Necm: 53/28)

Bu şüpheye cevap olarak diyoruz ki, müstakil olan şeri deliller ihtiyaç duyulduğunda içtihad ve kıyasın caiz, hatta vacip olduğunu kesin bir şekilde ifade ediyorsa, o zaman bunlar hakkında "hakkında bilgin olmadığı şey"(El İsra:17/36) demek doğru olmaz. Ancak bunlar hakkında "hakkında bilgin olduğu şey" demek doğru olur. Çünkü ilim, kıyasın kesinlikle hüccet olduğunu ispatlayan müstakil şeri delilleri içeriyor.

Kur'an'ın kötülediği zanna uymaya gelince buradaki murad fıkhi ıstılah değildir. Çünkü Kur'an ıstılahında zan kesin olarak batıl şeyler ile, sahih görüşe zıt olan delili kapsar: " Hem Allahın va'dı haktır ve o saatin(kıyamet) geleceğinde şüphe yoktur denildiğinde demiştiniz ki: bilmiyoruz saat nedir? Yalnız bir zandır, fakat biz yakin edinmiş değiliz. "(El Casiye: 45/32)

O kâfirler kıyametin gerçekleşeceğine ihtimal bile vermiyorlardı. Ancak Kur'an "zan" ile tabir etmiş. Bu da gösteriyor ki, Kur'an ıstılahında zan; batıl ve hakkında kesin bilgi olmayan şeyleri kapsar. O zaman ayetin manası şöyle olur: "Ancak kesin delillere zıt şeye uyuyorlar. Tüm kesin delillere zıt şeyler de hakkın yerini hiçbir şekilde tutmazlar." İşte bu ayet, tüm şüphe uyandıran yerleri çürüten ayrı bir delildir.

4-İçtihad'ın kesilip kesilmediği hususu

Dört mezhepten birine uyulmasını gerekli görmeyen bazıları diyorlar ki; "Acaba içtihadın kesildiğine dair Hanefilere vahy mi indi?"

Oysa, doğa prensipi her şeyin vaktinde ve ihtiyaç anında olmasını gerektiriyor. Mesela yağmur genelde ihtiyaç duyulduğu mevsimde yağar. Aynı şekilde rüzgâr ihtiyaç duyulduğu anda eser. Çok soğuk olan memleketlerdeki hayvanların kılları, bedenlerini terletecek bir şekilde uzun olur. Bu kaide için daha birçok örnek var.

Aynı şekilde, hadislerin kaydedilmesine ihtiyaç duyulunca, eşi benzeri olmayan öyle zeki âlimler yetişti ki günümüzde onlar gibisine tesadüf edilemez. Muhaddislerin içinde de hadisleri isnadları ile ezberleme hususunda İmam Buhari ve İmam Müslim gibisi çıkmadı.

Öyle de dinin tedvinine ihtiyaç duyulduğu müddetçe mutlak müctehidler yetişmiştir. Artık din iyice tedvin olduğunda, usul ve kaideler hazır olduğunda artık içtihad yapmaya gerek kalmadı. Ancak içtihad yapma gücü, ihtiyaç duyulduğu kadarıyla halen âlimlerle devam eder. Yani âlimler geçmiş büyük müctehidlerin koyduğu kurallar çerçevesinde yeni ortaya çıkan cüz'i meseleleri çıkarmaya ve cevaplarını bulmaya devam ederler

5-Bir mezhebe bağlanmak dini hayatın muhafazası için kişisel bir zarurettir

Birkaç müctehidi birden taklit etmek, kuralına göre olduğu zaman caizdir. Nasıl ki adamın biri bir şeyhe gider ve ona bir virdin okunması hususunda danışır. Sonra başka bir vakitte başka bir şeyhe gelir ve başka bir virdin okunması hakkında yardım alır. Aynı şekilde, birkaç müctehide birden uymak da kuralına göre olduğu zaman caizdir. Nitekim selef-i salihin bunu yapmıştır. Ki, belli bir meselede İmam Ebu Hanife'ye, başka bir meselede ise İmam Evzai'ye müracaat ederlerdi. Selef-i salihine bakarak günümüzde de bazı insanlar bu şekilde hareket etmek istiyorlar. Ancak bunun caiz olması önünde güçlü bir engel var.

Bu engelden söz etmeden önce bir mukaddime sunmak istiyorum, şöyle ki; Bir şey hakkında bir hüküm verilirken o şeyin genel durumunu ele elmamız gerekir. Bu meseleyi genel olarak incelediğimizde görüyoruz ki, geçmişteki insanlar günümüzdekilerden daha dindar kişilerdi. Onlar birkaç âlime birden ya tesadüfen müracaat ederler ya da en ihtiyatlı, takvaya uygun görüşü alabileceklerini düşünerek bu müracaatı yaparlardı. Günümüzdeki insanlarda da onlardaki takva ve salâbet olsaydı, tek bir müctehide uymakla emrolunmazlar ve buna ihtiyaç da kalmazdı.

Asrımızda ise hadiste "Sonra yalan çoğalacak" ifadesiyle haber verilen durum gerçekleşmiştir..Gerçekten de o asırdan uzaklaştıkça, insanların durumu kötüleşmiş, nefsini beğenme ve işine ve hoşuna uygun geleni alma ön plana çıkmıştır. İnsanlar artık birkaç âlime ancak dünyevi faydalarına ve heveslerine uygun düşen fetvaları bulmak için müracaat etmekteler.(3)

Maslahatla İlgili Şahit Olduğum Bir Hadise

Burada benim beldeme (Thana Bhawan) yakın bir yerde, adamın biri bir kadınla evlenmiş. Bir müddet sonra ikisinin de bir kadından süt emdiği ortaya çıkmış. Onların bir tanıdığı bunun çözümü için bana geldi. Ben ona; "Bu evlilik sahih değil ve hemen ayrılmaları gerekir." dedim. Dedi ki "Bu büyük bir ölçü de(karı koca hakkında) kötü söze sebeb olur. Bunun caiz olabilmesi için bir çare bulmanız gerekir." Dedim ki: "Ayrılmak kötü söze sebeb olmaz. Ancak suizan ayrılmadıkları zaman vaki olur. İnsanlar diyecekler ki "Bunlar iki kardeşi birbiriyle evlendirmişler. İkincisi, her ne kadar kötü işitilmeye sebeb olsa dahi şeriata göre amel etmek vaciptir." Muhatabım dedi ki: "Adam emdiği sütü yutmamıştı, atmıştı." Ona dedim ki: "İster yutmuş olsun, ister atmış olsun, her ikisi de haramlık bakımından aynıdır."

Benden tavizsiz bir cevap alınca Delhi'ye gitti. Orada hadisle uğraşan birisine uğradı. İstediğini bulmak için hadisçiye dedi ki: "Bildiğime göre eğer süt emmesi beş emmeden az olursa haramlığı sabit olmaz. Bu adam iki yutmadan az içmiştir. Bu şekilde haramlık sabit olur mu, olmaz mı?" diyerek fetva istedi. Hadisçi; "Bir iki yutma ile haram olmaz." dedi. O fetva isteyen adam buna çok sevindi ve o çifte gelerek; "Bu da bir âlimin fetvasıdır, bununla da amel edilebilir" dedi.

İşte bu zamanda insanlar bu tür nefsi maslahatlarla müptela olmuştur. Birisi ona şunu sorabilir ki "be adam! O süt emerken sen kaç kez emdiğini mi sayıyordun ki, kaç kez emdiğini bildin. Şayet bu doğru olsa dahi, töhmete sebeb olur. Çünkü haram fetvasıyla değil de, helal fetvasıyla amel etmiştir. Hem de helal olduğuna fetva veren şahıs onunla aynı mezhepte değil. Bu adam kendi mezhebinin buna müsaade etmediğini ancak öbür mezhebin buna müsaade ettiğini gürünce o görüşü aldı ve dünyayı dine tercih etti.

Üzücü bir şey ki, bazı ilim sahipleri de bu konuda bazı şüpheler uyandırmışlar ve demişlerdir ki; "içtihadi bir konuda başka bir imamın mezhebi ile amel edilirse ne olacak?" Bilmiyorlar ki, Peygamber(Sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor: "Muhakkak ameller niyetlere göredir." Bugün başka bir imamın mezhebi ile amel din adına değil de, dünya ve dünya menfaati için yapılıyor.(4)

Bir Hikâye

İbn Abidin şöyle bir hikâye naklediyor; Hanefi fakihlerinden birisi kızını bir muhaddise vermeyi teklif eder. O da, fakihin bundan böyle namazda rükû ve secdeye giderken ellerini kaldırması ve âmini sesli söylemesi şartıyla teklifi kabul eder. Anlaşırlar..

Sonra, bir âlimin yanında bu olaydan bahsedilir. Âlim, kafasını eğip, biraz düşünür. Sonra der ki: "Ben o fakihin imanının gitmesinden korkarım. Çünkü o namazda ellerini kaldırmamayı ve âmini gizli söylemeyi sünnet olduğuna inanarak yapıyordu. Yanında güçlü bir delil olmadığı halde sünnet olarak bildiğini terk etti ve ancak dünyevi bir gaye için başka bir şeye yöneldi."

Belli Bir Kişiyi Taklit Etmemiz Lazım

İçinde yaşadığımız ortamda eğer insanları belli bir imamı taklit etmeye mecbur kılmazsak, insanlar her mezhepten kolayına gelen ve hevesine uyan şeyi alacak. Mesela abdest aldı ve sonra bir tarafı kanadı. Bunun abdesti İmam Ebu Hanife'ye göre bozuluyor, İmam Şafii'ye göre bozulmuyor. Burada Şafii'ye göre amel edecek. Daha sonra aynı adam karısına dokundu diyelim. Bu sefer Hanefilere göre bozulmuyor, Şafiilerce bozuluyor. Bu sefer İmam-ı Azam'a göre amel edecek. Oysa ki bu iki sebebi bir araya getirdiğimizde her iki imama göre de abdest bozuluyor.

Ama artık bu gibi laubali adamlar hiçbir şeyi önemsemez. Çünkü hevasına uyduğu müddetçe her imamın dediğini benimser, isteğine göre olmadığı takdirde hiç bir şeyi benimsemez. Burada din kalmıyor, ancak dünyevi maslahatla, nefsi heves kalıyor. Selefle farkımız işte bu..

Onlar dine sımsıkı bağlı olduklarından, ruhsatları değil azimetleri benimsediklerin-den nefsi hevesleri gerçekleştirmenin peşinde olmadıklarından dolayı belli bir kişiyi taklit etmeye ihtiyaçları yoktu. Biz ise, amaç ve maslahatlarımıza mahkûm olmuş, kolaylığa sımsıkı sarılmışız. Bunun için bizim belli bir kişiyi taklit etmemiz gerekmektedir.

Biz bunu vacip ve farz olduğuna inandığımızdan dolayı değil, ancak bunun dinimizi bir düzene soktuğundan ve aksi takdirde dini yaşantımızın düzensiz olacağına inandığımızdan yapıyor ve söylüyoruz.

Taklidi terk eden kişi eğer tüm mezheplere göre en ihtiyatlı olana (azimete, takvaya) uyarsa, bu onun için büyük bir zorluk olur. Yok, tüm mezheplerin en kolay hükümlerine(ruhsat) uysa, hevasına tabii olmuş olur. Demek ki taklit hem insanı rahatlatır, hem fitneden kurtarır, hem de nefsi korur..

Dipnotlar

(1)-Menakıp kitaplarına giren ama hiçbir sahih rivayete dayanmayan bir görüşe göre Resulullah'ın(Aleyhissalatu vesselam) gölgesi yere düşmezdi. Sebebi de yukarıda belirtildiği üzere(H'âşâ) gölgesinin huzur-u ilahide kalması imiş.(!)

(2) Süleyman Çelebi de Mevlidinde "Ey Habibim! Sana âşık olmuşum" ifadesine yer verir. Bediüzzaman, 24. Mektup'ta bu ifadeyi üstün bir şekilde izah ve tevil eder ve şöyle der; " İşte bu en yüksek makam-ı mahbubiyeti, Süleyman Efendi, "Ben sana âşık olmuşum" tabiriyle beyan etmiştir. Şu tabir bir mirsad-ı tefekkürdür, gayet uzaktan uzağa bu hakikate bir işarettir. Bununla beraber, madem bu tabir şe'n-i rububiyete münasip olmayan mânâyı hatıra getiriyor; en iyisi, şu tabir yerine "Ben senden razı olmuşum" denilmeli.(Mektubat)

(3)- Üstad Bediüzzaman da Tehanevi ile aynı kanaattedir: "Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Hâlbuki şeriatın nazarı ise, evvelâ ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar; ikinci derecede, âhirete vesile olmak dolayısıyla, dünyanın saadetine nazar eder. Demek, şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan yabanîdir. Öyleyse şeriat namına içtihad edemez.

Üçüncüsü: kaidesi, yani, "Zaruret haramı helâl derecesine getirir." İşte, şu kaide ise, küllî değil. Zaruret, eğer haram yoluyla olmamışsa, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa su-i ihtiyarıyla, gayr-ı meşru sebeplerle zaruret olmuşsa, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medar olamaz, özür teşkil edemez. Meselâ, bir adam, su-i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı, ulema-i şeriatça aleyhinde câridir, mazur sayılmaz. Tatlik etse, talâkı vaki olur. Bir cinayet etse, ceza görür. Fakat su-i ihtiyarıyla olmazsa talâk vaki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki müptelâsı, zaruret derecesinde müptelâ olsa da diyemez ki, "Zarurettir, bana helâldir."

İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden, bir beliyye-i âmme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki, şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer'iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer'î değil. Halbuki, semâvat ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdahale ve o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.(Sözler–27.Söz)

(4) Bediüzzaman aynı kanaatte; "Lâübâliler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle ikaz edilir." (Hakikat Çekirdekleri-Mektubat

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Eymen Erdem, 2009-09-04 01:48:51

Tasarruf bahsine cevap verilmemiş. Kur'anın Kehf suresinde Hz. Hızır ve Hz. Musa ve Hz. Yuşa'nın yaptıkları seyahatten bahsedilir. Hz. Hızır'ın bu tarz tasarrufa sahip olduğu belirtilir. Hem aynı kıssada bir icraat için " Bunu ben istedim " der. İkinci icraat için " Bunu biz yaptık " der. Diğeri içinse " Bunu Rabbin istedi " der. Demek ki Hz. Hızır ve onun yardımcıları konumunda tasarruf sahibi olan kişiler var. Bunların var oldukları konusunda bütün ehl-i tarikat -istisnası olmamak üzere- şahiddirler. Hatta bir çoğu kendisinin de böyle tasarrufa sahip olduğunu söylemiş kerametleriyle bunu da bilfiil göstermiş. Demek bu da manevi bir kanundur. Gayb ve melekut âlemlerinde geçerli bir kanundur. Evliyaların 4 tanesinde ise bu tasarrufun vefat etmelerinden sonra devam ettiği bütün ehl-i tarikat ve ehl-i hakikatçe bilinen bir husustur. Bu tasarruf evliyalarının imamı Hz. Hızır'dır. Manen terakki edenler Ona yardımcı olurlar. Bu tasarruf meselesi Allah'ın izni olmadan meydana gelmez. Üstad Bediüzzamana bu tarz tasarrufların be himmetlerin ancak kavli, hali ve fiili dualardan ibaret olduğunu Mesnevi'de belirtir. Şehidlerin piri Hz. Hamza'nın, peygamberlerin en büyüğü Hz. Muhammed'in (ASM) tasarrufları da var. Üstad peygamberimiz için " Bütün asırlarda gavs-ı ekberdir, bütün çağlarda kutb-u azamdır " der. Demek tasarruf noktasında en başta O (ASM)gelir. Problem, kafirlerin ruhları hakkında geçerli hükmün müminlere uygulanması; müminlerden de özellikle evliyalara ve ölmedikleri Kur'anca sabit olan yani berzaha geçmeyen veyahut berzaha girip çıkabilen şehidlere ve şehidlerden daha serbest konumda olan peygamberlere uygulanmasına dayanıyor. Risale-i Nur Kur'anın tamamından çıkan bir feyz ile yazılmış olduğu için mevzuların gediğini bırakmadan izahını yapar. Maalesef Mevlana Eşref bu konuda Kur'anın hükmünü tam yansıtamamış. Üstad 1. Mektub ile bu mevzuyu ve bir çok meseleyi kısaca ama dolu dolu anlatmıştır. selam ve dua ile aciz kardeşiniz Eymen

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Hüseyin Gürgen, 2008-01-20 11:06:43

4.ve 5. Meseleleler gerçekten çok dikkat çekici..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

haydar, 2008-01-18 04:33:03

fasıldan fasılada tasarrufa dair bir yazı vardı.dipnota ilave etseydiniz keşke.selamün aleyküm.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

SİTE HARİTASI