Cevaplar.Org

AHMED FEYZİ KUL

Isparta’nın Uluborlu İlçesinde 1898 senesinde bu dünyaya gözlerini açan Ahmet Feyzi Kul ağabeyimiz, Nurlarla iştigali sıralarında daha çok İzmir’e yakın, Aydın’a bağlı Ortaklar Bucak’ının Çamlık köyünde yaşamıştır


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2007-09-28 03:20:27

Isparta'nın Uluborlu İlçesinde 1898 senesinde bu dünyaya gözlerini açan Ahmet Feyzi Kul ağabeyimiz, Nurlarla iştigali sıralarında daha çok İzmir'e yakın, Aydın'a bağlı Ortaklar Bucak'ının Çamlık köyünde yaşamıştır. 1930 lu yılların başlarında Üstad Bediüzzaman'ı tanımıştır. Üstadına yazdığı mektuba 'Aydın Müftüsü' diye imza atınca (Barla L. 187) 1935 Eskişehir hapsinden kurtulmuş; fakat daha sonraki Denizli ve Afyon hapislerinde yatmıştır. Afyon Mahkemesinde: 'Bu asırda zuhur eden Risale-i Nur'a ve müellifine işaret eden, âyet ve hadislerden istihraç yapan "Maidetü'l-Kur'an" adlı eserinin çok mevzubahs edildiğini ve yine Afyon Mahkemesindeki "şaşaalı müdaafası"nın mahkemenin seyrini değiştirdiğini Sungur ağabey anlatıyor. "Maidetü'l-Kur'an" bizzat Bediüzzaman tarafından "Tılsımlar Mecmuası"na zeyl olarak konulmuştur. Hz. Üstad ona, 'Risale-i Nur'un manevi avukatı' diyor Nur talebeleri Ahmet Feyzi ağabeyin çok kuvvetli hitabet kabiliyetini ve ilm-i cifr'e vukufuyetini iyi bilirler. 1972 de Antalya'da vefat etmiştir, kabirleri Çamlık'tadır.

Afyon Mahkemesinde "Maidet-ül Kur'an" sıkıntısı

"Sâlisen: Haber aldım ki, çok çalışan, fakat ihtiyatsız Ahmed Feyzi'nin "Maidet-ül Kur'an" başında malûm mektubumu mahkeme heyeti bahane ederek -ki: "Said kendi hakkındaki medihleri vesaireyi tasdik etmiş." -benim mahkûmiyetime bir sebeb gösterilmiş. Ben mükerrer dedim ki, her şeyden evvel Ahmed Feyzi onu beyan edip -ki o mektup, kendi hakkındaki mektupları kabul etmemek ve sair bir kısmını ta'dil etmek lâzımken- lüzumsuz onları hiddete getiren şeyleri yazmış. Ben onun bin kusurunu görsem, ondan gücenmem. Fakat Nurlara zarar gelmemek için cesurane ve ihtiyatsız hareketten bir derece çekinmek lâzımdır.

Râbian: Feyzilerin bir kahramanı olan Ahmed Feyzi kardeşimiz de, Tahirî'nin koğuşu olan medresesinde aynen Tahirî gibi davranmalı. Ve gidenlerin yerinde, onların şakirdlerini Kur'an ve Nur dersleriyle ve yazılarıyla teşvik etsin. Dün bana gönderdiği yeni talebelerin defterleri benim hazîn halimi sevince tebdil etti. Elhamdülillah dedim." (Şualar 536)

Ahmed Feyzi Kul ağabeyi tanımam

1968'den itibaren 1972'ye kadar Ahmed Feyzi ağabeyi İzmir'de muhtelif ev derslerinde, Kemeraltı Camii kütüphanesinde, Çamlık'taki evinde onlarca defa gördüm, dinledim. Fakat binlerce kere pişmanım ki, hiçbir hâl ve hâtırasını kaydetmemiştim. Esasen o zamanlarda Ahmed Feyzi ağabeyin kim olduğunun da tam farkına varamamışım maalesef. Hâfızamda kalanlar ise o muhteşem sesi ve hitabesi; köylü kıyafeti ile konuşuncaya kadar varlığı pek fark edilmeyen görünüşü; müdakkik bir nur talebesi olan kardeşi Mehmed Emin Kul ile Çamlıktaki evlerinin bahçesinde tatlı–sert belâgat şaheseri diyebileceğim sohbetleri; Daha talebe iken Ziyaeddin Bey'e 'Gaymakam Bey' diye hitab etmesidir... Ahmed Feyzi ağabeye sesi ve şekliyle en çok oğullarından Faruk Kul benziyor.

Ahmed Feyzi ağabeyi tanıyabilmek için, en iyisi onun çok yakınında bulunmuş ağabeylerden kaydettiğim hâtıraları yazmaktır diye düşündüm. Kaderin bir cilvesi olarak bu hâtıraların ekserisini de seneler sonra yine Çamlıkta yapılan derslerde kaydettim:

Çamlık ve Çamlık dersleri

Çamlık; Aydın Ortaklar Bucağına bağlı; İzmire yüz kilometre mesafede, Selçuk'a yakın bir köy. Ahmed Feyzi ağabey Çamlık kabristanında yatıyor. Şimdilik komşuları: Mehmed Emin KUL, Hasan Âtıf EGEMEN, Câhid ERDOĞAN, Nâil PAPATYA, Sâim ATLIHAN, Mustafa TEZCAN, Ahmed ÇAĞDIR, Fethullah ALTIKAT, Mücâhid KARADELİ, Şükrü YAZICILAR. Çamlık'ta 1980'li senelerin başlarından beri yaz başlarında, senede bir kere, hemen bütün ağabeylerin iştirak ettiği dersler tertip edilmektedir. Çamlıkta Üstadımızı görmüş ağabeylerden yüzlerce hâtıralar dinlemek nasip oluyor. Ahmed Feyzi ağabeyin evladları Çamlıkta 10 dönüme yakın bir araziyi hizmete bağışlamışlardır. Dersler de bu arazi içinde olmaktadır.

ÇAMLIK. 01.07.2001

Sungur ağabey Ahmed Feyzi ağabeyi anlatıyor: Ahmet Feyzi ağabey biliyorsunuz Denizli ve Afyon hapsine girenlerden. Afyon'da şimdi dinleyeceğiniz o muhteşem, o şaşaalı müdafaası sebebiyle; heyet kararıyla, vesâireyi o yerine getirecek endişesi ile 18 ay ağır cezayı ona verdiler.

Ahmet Feyzi ağabey mahkemeden sonra üç dört defa daha Üstadın yanına gelmişti. İşte son geldiğinde ben de Üstadımızın yanında idim. Üstadımız "kardeşim! Ben 30 senedir Ege'ye bakıyordum, bana mukâbil bir ruh görüyordum, O'da sensin, hatta ben Ege Bölgesine gidecektim, sen varsın diye gitmedim" mânasında bâzı şeyler söyledi.

A.Feyzi ağabey hiç sarsılmadı, 1954 de Tâhirî, Zübeyr, Ceylan, Bayram Üstadın yanında iken Üstad "Afyon hapsinde talebelerin bâzı münakaşalarından çok sıkıldım, Tâhirî ve Ahmet Feyzi hiç sarsılmadılar, hiç münakaşaya girmediler" dedi.

A.Feyzi ağabey "Maidetü'l-Kur'an"ı yâni Kur'andan gaybî işâretleri yazdı ya, bâzıları, sen bunu yazdın onun yüzünden mahkeme uzadı diye Ahmet Feyzi ağabeye karşı tavırları olunca A. Feyzi ağabey hiç sarsılmamıştı, çok sâdıktı. Hattâ mahkemeden sonra da 101 sayfa temyize müdafaa yazmıştı. Meselâ Ceylan öyle müdafaalar yazmazdı, hazır müdaafalar var ya onlardan okudu mahkemede.

İlk mahkeme 17-18 haziranda oldu. Birinci mahkeme normâl geçti, amma ikinci gün öğleye kadar hâkim "Maidetü'l-Kur'an" sebebiyle sıkıştırmaya başladı, bastın mı, dağıttın mı diye. "Maidetü'l-Kur'an" malûm; A.Feyzi ağabeyin kendi te'lifi. İşâret-i gaybiye, ihbârat-ı gaybiye. İşte mahkemede çok sıkıntılı bir durum oldu. Hâkim devamlı soruyor, sıkıştırıyor.. İşte o esnada A.Feyzi ağabey de revirdeydi. Bunu duyunca işte bu müdafaayı hazırlıyor. Bize "ben mahkeme dağılmadan gideyim" dedi. Hemen gidip mahkemeye ibraz etmişti müdafayı. Hâkimler bu müdafayı dinledikten sonra akşam üzeri birden mahkemenin safahatı değişiverdi. Hakimlerdeki o şiddet, o hiddet birden sönüverdi.

Muhteşem ve şaşaalı müdaafa'dan

Afyon Ağır Ceza Mahkemesine

Sayın Hâkimler! Bir din âlimi ile görüşmek, onun din hakikatlerine ait kitablarını okumak ve yazmak ve din arkadaşlarının imdadına koşmak üzere dinine ve Kur'anına ve Peygamberine (A.S.M.) hizmet etmek bir mü'minin vazifesi ve hakkı değil midir? Bizi bu hizmet-i diniyeden men'eden bir kanun maddesi var mıdır?

Âhirzamanda hadîsin haber verdiği şahısların mes'elesine gelince: Bu mevzuları biz kendimiz uydurmadık. Bunların aslı dinde mevcuddur........ Sayın Savcı, bize kütübhaneleri dolduran binlerce Arabça ve bugünün ruhuna tercüman olamayan kitapları tavsiye ediyor. Sayın Savcı ve onun gibi düşünenler, Risale-i Nur namı altındaki külliyat-ı ilmiyeyi ve hazine-i hürriyeti ve hakikat-ı âliyeyi beğenmeyebilirler, tenkid de edebilirler. Bu kendilerinin bileceği bir iştir. Bizim şu veya bu esere rağbet etmemize ve ona kıymet vermemize karışamazlar. Biz Risale-i Nur'u seviyoruz.........

Tahsil hayatı üç aydan başka mevcud olmadığı halde, bu kadar feyz-i ilim neşreden ve ilminin hârikalarıyla en münteha mesail-i ilmiye ve âliyede en yüksek mütefekkirleri dahi hayrette bırakacak bir mantık ulviyeti ibraz eden ve hayatının yarısından sonra öğrendiği bir lisanda bu kadar cazibedar bir tarz-ı beyan ve sürükleyici bir hararet izhar eden ve gayet feyyaz bir aşk ve heyecan terennüm eden ve bir derya-yı iman ve bir hazine-i tevhid ve bir umman-ı hikmet halinde coşan bir ikinci Bediüzzaman gösterebilir misiniz?

Fâni zevahirin âlâyişine edna bir meyl ve iltifat göstermeyen ve en küçük bir menfaat ve lezzete tenezzül etmeyen; levs-i fâninin ayağına dolaşan bütün yaltaklanmalarına aslâ kıymet vermeyen; kimseden bir şey beklemeyen ve dilenmeyen ve kendisine arz edilenleri kabul etmeyen; iffet ve ismetin en âlî örneklerini yaşatarak saburane mütehammilane her nevi mahrumiyetlere göğüs germek suretiyle kendini hakikata ve envâr-ı Kur'aniyeye ve maarif-i Muhammediyenin (A.S.M.) izharına vakfeden ve memleket ve milletin ızdırabatı karşısında pür-rahm ü şefkat ağlayan; kendine yapılan bunca ihanetlere rağmen etrafındakilerin saadetleri için hizmetinden aslâ vazgeçmeyen, ihtiyarlığına ve bîkesliğine bakmayarak insanları gayya-yı cehl ve girdab-ı inkârdan kurtarmağa, hasbî ve İlahî bir cehd ile çalışan ve savaşan fazilet ve nur abidesini Üstad addetmekliğimizi çok mu görüyorsunuz?

 Sayın Hâkimler!

Biz aslâ siyasetçi değiliz. Biz siyaseti, bizim gibi siyaset ehli olmayana binbir çeşit veballer, tehlikeler ve mes'uliyetler taşıyan bir meslek biliriz. Fâni zevahire de zâten kıymet vermeyiz. Dünyaya ancak rıza-yı İlahîye bizi götüren hayırlı vechesiyle bakıyoruz. Bu itibarla siyaset peşinde koşmayı ve devlet mefhumu ile mübareze ithamını şiddetle reddediyoruz.

Afyon Cezaevinde mevkuf

Ortaklar Bucağı'ndan

Ahmed Feyzi Kul

Üstad Ahmed Feyzi ağabeyin gönlünü almak için başını göğsüne koyarak traş oluyor

Afyon cezaevinde iken, biz temyiz lâhiyasını yazıyoruz. Ben temize çekiyorum, Zübeyr ağabey de dilekçe hâline getiriyor. 101 sayfa oldu temyiz lâhiyası. Bir gün Üstadımız elini çıkardı koğuşta böyle böyle işâret yaptı. (Sungur ağabey havada yazı yazma işareti yaptı. Ö. Özcan) Ben de A.Feyzi ağabeye "Üstad böyle böyle işâret yaptı" dedim. Ahmed Feyzi ağabey de "İşte Üstad devam edin diyor canım" dedi. Temyize Lâhiya yazıyoruz o sırada.

Bir müddet sonra 2.koğuşta bulunan Zübeyr ağabey Üstadın yanına gidiyor. Üstad soruyor "ne yapıyorsunuz?" diye. Zübeyr ağabey "müdaafa yazıyoruz üstadım" deyince Üstad yüzünü buruşturuyor; "demek ki ben Zübeyr'i anlıyamamışım, ben sizi Risale-i Nur yazıyor zannediyordum orada, demek ki siz müdafaa yazıyordunuz orada." diyor. Feyzi ağabey de müdaafa yazıyor heyecanla. Orada masa filan yok, ranzalar da yok, namaz kıldığımız tahta var onda yazıyor müdaafaları. Zübeyr ağabey Üstadın

yanından geldiği vakit, "gel benim havarim" dedi. (sen şimdi havariyi görürsün. M.Sungur) Geliyor Zübeyr ağabey: "Feyzi ağabey sen beni aldatmışsın..." dedi. Üstad'ın yanından geldiğini görüyor tabi Feyzi ağabey. Ahmed Feyzi ağabey Her şeyi bırakıyor, yatağını seriyor, yatıyor. Bir gün yatıyor, iki gün yatıyor.. sonra: "Üstadım! Herkes seni inkar edecek, sen de onları tasdik edeceksin, illâ bu Ahmet Feyzi senin son me'muru Rabbanî olduğunu dunyaya duyuracak" diye bir pusula yazıp gönderdi

Üstada. Üstad Ahmed Feyzi ağabeyi çağırıyor. Üstadın odası büyük, berber çağırıyor traş olacak.

Ahmed Feyzi ağabeyi de, "gel benim "Maidetü'l-Kur'an" sahibi talebem" diyerek çağırıyor. Ahmet Feyzi ağabey "O zaman Üstad başını göğsüme koydu öyle traş oldu, bütün çıbanlarım iyileşti" demişti. Üstad gönlünü almış oluyor.

Bayram Yüksel ağabey Ahmed Feyzi ağabeyi anlatıyor

Afyon Hapsinde Zübeyr ve Ahmed Feyzi ağabeyi dövüyorlardı.Afyon hapsinde Üstadın yanına her zaman çıkamazdık. "Elhüccet-ü Zehra" Risalesini Üstad yazar, o volta atılan meydana atıverirdi, biz de oradan alıp öyle çoğaltırdık. Dünyanın en berbad hapishanesi orasıydı. 70-80 kişi bir koğuşta yatıp kalıyordu. Bir tek tuvalet var, hem banyo, hem abdest alma için tek yer orası idi. Pis, taşardı sular.

Tâhiri ağabeyle, Refet ağabey üst katta kalıyordu. Fakat Zübeyr ağabeyle, Ahmed Feyzi ağabey o tuvaletin yanındaki boşlukta en berbad yerde kalıyorlardı. Onları O müdaafalarından dolayı zulmen öyle yapıyorlardı. Vahşi insanlar da vardı, takunyalarla bastılar mı, pis su "foşşş" diye onların üstüne giderdi. Zaman zaman Zübeyr ağabeyle Ahmed Feyzi ağabeyi çağırıp dövüyorlardı. Uzaktan bile çat-çut dayak sesleri gelirdi, biz duyuyorduk. Zübeyr ağabey de "Vuuuurrrr! Vuuuuurrr!" diye bağırıyordu. Ahmed Feyzi ağabey yüzlerine tükürürmüş. Ama Zübeyr ağabey "vur!" diye bağırırdı, müdafaaları şiddetli idi hiç de tenezzül etmezdi onlara.

Üstad volta atan hapislere bir bakıversin, bir selam versin, Üstad'ı görüversinler yeterdi, çoğu hemen namaza başlarlardı. Onun için Üstad'a selam verenleri çağırıp dövüyorlardı. Temmuz 1972 Ankara

***

Av. Gültekin Sarıgül Ahmed Feyzi ağabeyi anlatıyor

Ahmed Feyzi ağabeyle tanışmamız 1960 yılında oldu. Üstadımızın Ankara'ya ikinci teşrifleri zamanında. Sungur ve Tahsin Tola ağabeylerin Tarihçe-i Hayat davası vardı. Mahkemeden sonra Said ağabeyin Dışkapıya giderken kiralamış olduğu Murat lokantasının üstündeki dersanede toplandık. Diyarbakır'dan Mehmet Kayalar ağabey de vardı. Bir köşede 60 yaşlarında, ihtiyarca, orta yapılı, kalender bir zat sandalyede oturuyordu, kim olduğunu da bilmiyorum. Sonra oradaki cemaate îkaz mahiyetinde bir "Eûzü besmele" çekti ve konuşmaya başladı. Hayatımda hiç karşılaşmadığım bir hitâbet kâbiliyeti temerküz etmiş, hitabetin şâhikasına çıkmıştı o zat. Donduk kaldık, sordum, "kimdir bu zat?" Dediler ki: "bu Ahmet Feyzi ağabeydir." İşte ilk karşılaşmamız böyle olmuştu. Sonradan davaların tâkip hengâmında birbirimizle haşir neşir olduk.

Küçük biraderi vardı. Mehmet Emin Kul ağabey. O mübarek lâhika mektuplarını dâima yanında taşır ve o lâhikalardan fevkâlede güzel dersler yapardı. Düstûrlara çok bağlı idi. Onunla daha sırdaş idim.

Ben 1970 de İzmir de yazıhane açmış işimi oraya nakletmiştim. Ahmed Feyzi ağabeyle sık sık görüşürdük. Baktım bir gün benim yazıhâneye çıkageldi. Gayet yorgun ve üzgün bir vaziyette oturdu. Sordum "hayrola ağabey seni çok yorgun ve üzgün görüyorum". "Senin ki" dedi "seninkinden kaynaklanıyor." Seninki dediği de küçük biraderi Mehmet Emin Kul ağabey. Dedim "hayrola?" "Valla seninkiyle iyice koptuk, bana bağırıyor, çocuklara bağırıyor.. bir haftadır konuşmuyoruz, yâni ipler koptu." Ben "olamaz, siz birbirinizden kopamazsınız" dedim. "Yok, bu sefer başka." Sonra durdu durdu "sen gel de, bizim aramızı buluver" dedi. "Hakikaten ciddi mi söylüyorsun?" dedim. "çok ciddi söylüyorum, sen gel, pazar günü bekliyorum" dedi.

Ben de hakikaten ciddiye aldım ve atladım otobüse geldim Çamlığa, yokuşu çıktım, şurada evleri var, nerdesiniz filan diye bağırdım, kimse yok. Sonra biraz daha çıktım, baktım şu armut ağacının altına kumrular gibi yan yana oturmuşlar, sohbet edip duruyorlar. "Selâmün aleykum" dedim. "Aleyküm selâm" dediler. "Yâhu böyle kumrular gibi yanyana oturup sohbet edecektiniz de, beni buraya kadar niye yordunuz?" Ahmet Feyzi ağabey lâfın altında kalır mı hiç. "Ne olmuş beyefendi, aramızda o kadar hukuk var, senden bir ricamız oldu, bu kadar hukuk yanında bunun bir kıymeti var mı? Ne olmuş yâni" dedi. Baktım Mehmet Kul amca da gülüyor, "sen biradere bakma yahu" diyordu. "Ben sizi artık iyice koptular zannediyordum, ama memnun oldum bir şey yokmuş" dedim. Hakikaten çok enteresan bir şekilde hararetle münakaşa ederler, iş fazla ileri gitmeye başladı mı, A.Feyzi ağabey "yâhu tamam ben sana bir şey demedim canım" der. M.Emin amca da "tamam tamam ben sana bir şey demedim" der orada kalırdı.

17 Ekim 1972 de Antalya'da bizim evde vefat etti

Babama karşı bir hürmeti vardı, bir mes'ele zuhur etmiş herhâlde benim İzmir'de davada bulunduğum hengâmda, kalkmış Antalya'ya gitmiş. Ramazan ayı, sahuru babamla beraber yapmışlar, hemen akabinde fenalaşmış ve bizim evde nasip oldu, orada vefat etmiş.

Isparta'dan telefon açtılar biz Mustafa Birlik ağabeyin dükkanında idik. Haber geldi bize sordular: "Biz Antalya'da kalmasını arzu ederiz, belki toprak çekmiştir" dedik. Meğer Emin ağabey bizden evvel duymuş kamyonla Antalya'ya gitmiş ve cenazeyi getirmiş. Fethullah Hocamız namazını kıldırdı, Çamlığa defnettik. Bütün cemaat cenazesine iştirak etti. Demek ki burada olması hayra vesile oldu. Her yıl burada toplanıp ders yapıyoruz.

***

Hüseyin Çağdır ağabey Ahmed Feyzi ağabeyi anlatıyor

Ahmet Feyzi ağabey İzmir'e geldiğinde ekseriye Mustafa Birlik kardeşin evinde kalırdı. Ara sırada da bizde misafir kalırdı. Öyle mütevâzi idi ki biz onun değerini bilememişiz, şimdi anlayabiliyoruz.

Yine bir gün Mustafa Birlik kardeşin evinde bir ders vardı. 1960 ihtilâli sonrasıydı, Mehmet Ali Aytaç isminde bir korgeneral parti kurmayı, senatör olmayı aklına koymuş. Sonra sormuş, "bizi kim destekler" diye, bazıları da bizim adresi verip "sen Nurcularla görüş" demişler. O vesile ile Birlik kardeşin evine gelmiş. "Biz eğer meclise girersek İngiliz Demokrasisini getireceğiz" falan gibi... yarım saat konuştu. Ahmet Feyzi ağabey de köşede yatağında uyukluyor da dinlemiyor gibi sanki ama.. sonra bir başladı konuşmaya: Asr-ı Saadet, İslâmiyet'teki demokrasi meselesini çok veciz bir şekilde bir saat kadar izâh etti. Konuşma fevkalade olmuş, hepimizin çok hoşuna gitmişti. Sonra "ben bir abdest alayım" diyerek dışarı çıktı.

Korgeneral M.Ali Aytaç hayret ve takdirle: "Yahu bu zat kimdir? Ben hayatımda böyle bir zat görmedim, bu nasıl konuşma böyle, niye daha evvel söylemediniz? Bu adamın yanında konuşulmaz yahu" dedi. Tabi sonra kardeşler Üstadımızın talebelerinden olduğunu izah ettiler..

A. Feyzi ağabeyin mektubunu ezberleyen avukat

Bizim İbrahim Ethem Sarıoğlu diye bir avukatımız vardı. Torbalılar, Ayrancılılar bilirler. Nurlara dost birisidir. Eskiden Ramazanlarda vâizler gelirdi İzmir'e, Ramazan boyunca vaaz ederler, Tire, Ödemiş gibi yerlere de götürürlerdi onları. İşte yine böyle Tire'ye bir hocayı götürmüşler. Gençler de "hoca geldi dinleyelim" diye toplanmışlar. Ethem Sarıoğlunu da davet etmişler. Ethem o zaman Tire'de yatılı okulda okuyor, henüz avukat değil, onu da çağırmışlar. Biraz atak bir insan olduğundan hocaya sormuş: "Hocam benim kafamı bir şey işgal ediyor, Allah her şeyi yarattı tamam, Peki Allahı kim yarattı?" şeklinde o zamanların modası bir suâl soruyor. Hoca da "yahu bunu karşıma niye getirdiniz? Böyle suâl mi olur?" diye çıkışınca kendi ifâde ediyor "ben de toplantıdan çıktım gittim" dedi.

Bir müddet sonra da Ahmet Feyzi ağabeyi dâvet ediyorlar Tireye. Ethem'i de çağıralım diyorlar ve Ethem Sağıroğlu aynı suâli A.Feyzi ağabeye de soruyor. A.Feyzi ağabey "oğlum! Bak sen tahsilli insansın, bak daha suâli sorarken hata yapıyorsun, sen Hâlık arıyorsun, fakat mahlûk olsun diyorsun. Hâlbuki Hâlık mahlûk olmaz, mahlûk da Hâlık olmaz..." diye giriyor Nurlardan uzunca bir ders veriyor. Sonradan avukat olacak olan Ethem Sarıoğlu "ben tam tatmin oldum" diyerek memnûniyetini belirtiyor.

A.Feyzi ağabey işin peşini bırakmayarak, Ethem'in ibâdete de başlaması için bir mektup yazıyor. Fakat çok veciz bir mektup. Hatta bu Av. Ethem Sarıoğlu mektubu ezberlemiş. Ethem benim halıcı dükkanıma çok gelirdi. Böyle bir gün beraber otururken A.Feyzi ağabey de çıkageldi. Sarmaş dolaştan sonra bu başladı mektubu ezberden okumaya. A.Feyzi ağabey: "Acââip! kim yazmış bunları? Nasıl ifadeler bunlar?" demeye başladı. "Ahmet Feyzi ağabey sen, beni filanca tarihte ibadete dâvet için bu mektubu yazmıştın, ben bunu ezberledim" deyince. "Aaah ben eski hâlimi hiç göremeyom" diye kendine has uslûbü ile cevap vermişti.

***

Musa Yukarı ağabey Ahmed Feyzi ağabeyi anlatıyor

Ahmed Feyzi ağabey bizim Ayrancılara çok gelir, Risalelerden dersler, sohbetler yapardı. Bu arada bir kardeşimiz ona şöyle bir suâl sordu. "Ben Risale-i Nur'u okuyorum fakat anlıyamıyorum, ne yapmam lâzım?" dedi. Feyzi ağabey buna "tahsilin ne?" diye sordu. O da "İlkokul" dedi. "Şimdi sana tahsili çok yapsan üniversiteyi bitirsen anlarsın desem... çok üniversite bitiren var, tahsil yapmışlar var anlayamıyorlar. Arapça, Farsça bilsen anlarsın desem.. Onlardan da çok Arapça, Farsça bilenler var, onlardan da anlamayanlar var Risale-i Nurları.

Şimdi ben sana Risale-i Nurları anlaman için şunu tavsiye edeceğim:

Evvelâ: Tövbe istiğfar edeceksin, hangi günahlarım var ki; Kur'anın bu asırdaki tefsirini anlayamıyorum, hangi günahlarım mâni oluyor diye tövde istiğfar edeceksin.

İkinci tavsiyem de: Mideye giren lôkmaya dikkat edeceksin haram olmasın, eğer vücûda giren lôkma haram olursa, nasıl ki bir çeşmenin havuzuna bulanık su girerse, etraftaki muslukları açınca bütün sular bulanık akar. Mideye de haram girdi mi bütün vücudun âzaları bulanır, göz hakikatı göremez, kulak hakikatı işitemez, bütün âzalar bulanır.

Demek ki: 1. Tövbe istiğfar edeceksin. 2.Vücuda haram lôkma almacaksın, işte o zaman Risale-i Nurları anlarsın" dedi.

Bir müftüye "R.Nur oku îmanını kurtar" dense doğru olur mu?

Sene 1960 ocak- şubat ayları olacak, bize Ankaralı Kardeşlerden bir yazı geldi. Bu yazıda: "Demokrat Parti Milletvekilleri ile konuşabilecek olanlar Ankara Mahkemesi dolayısıyle Ankaraya buyursun. Ankaralı Kardeşleriniz" diyordu. Şimdi hangi semtte idi hatırlamıyorum, "Murat lokantası" nın üst katındaki dersanede kardeşler toplanmaya başladılar. 80-100 kişi kadar oldu, biz de bir kenara oturduk. Orada; Bizim tanıyabildiğimiz, Ahmed Feyzi, Avukat Bekir Berk, Selâhaddin Çelebi ağabeyler vardı. Sonra bir genç geldi, ona hürmet ettiler. Ben "bu genç kim?" diye sordum, "bu Ceylan Ağabeydir" dediler. Sohbet ve dersler yapıldı.

Orada birisinden şöyle bir suâl geldi: Bir Nur talebesi bir müftüye telefon ediyor ve "hocam bu asırda îmanını kurtarmak istiyorsan Risale-i Nurları oku" diyor, "bu doğru mu yanlış mı?" Telefon eden Nur Talebesi "Subhâneke" yi oku desen belki yanlış okuyacak, bu telefon doğru mu yanlış mıdır? "Bunun cevabını istiyorum" diye sordu. Herkes birbirine "sen cevap ver" derken Ahmed Feyzi ağabeye, "Üstad sana Risale-i Nurun Avukatı demiş, onun için sen cevap ver" dediler. A.Feyzi ağabeyi kürsüye götürdüler, teyp de ses alıyor, herkes dinlemeye başladı.

Feyzi ağabey ağır ağır konuşmaya başladı: "O kardeşimizin çekmiş olduğu telefon doğrudur, çünkü "Nur Talebesi" demek asrın İslâm kurtarıcısı ile İslâm yıkıcısını tanımak demektir ve İslâmın cihad cephesinde yerini almış demektir. Dost ve düşmanı tanımış dostun yanında yerini almıştır, bunun dışındakiler ortadadır, bazen din düşmanları aleyhinde konuşurlar, bâzen nedir bu Nurculuk diye Nurcuların aleyhinde konuşurlar. Nasıl ki; bir muharebede birliğini kaybetmemiş bir er, birliğini kaybetmiş bir kumandandan fazla muharebede muvaffak olduğu gibi. Risale-i Nur eserlerini okuyamayıp, dost ve düşmanını tanımayan kimse, asrımızda Diyânet Reisi de olsa her an îmânı tehlikededir, dost ve düşmanı ayıramadığı için düşman tarafına geçebilir." Oradaki kalabalıktan hiç bir îtiraz vuku bulmadan, A.Feyzi ağabeyin bu sözleri herkes tarafından kabul edildi.

Nâmahremden gelen günahlar göze sirayet eder

Ahmed Feyzi ağabey bize çok tembih ederdi "şayet Üstada ziyarete giderseniz yüzüne fazla bakıp durmayın üstad rahatsız olur." Biz "neden?" diye sorduğumuzda Ahmed Feyzi ağabey: "Ekseri bizim gözler dışarıda nâmahreme baktığı için, nâmahremlerden gelen günahlar göze sirayet eder, Üstada bakınca o Üstadı rahatsız eder" derdi. Biz de Üstad Hazretlerini ziyaret ettiğimizde öyle yaptık, başka yerlere kenarlara, hatta başının üstünde "Dost istersen Allah yeter" levhasına baktık.

ÇAMLIK 23.06.2002

Mustafa Birlik ağabey A.Feyzi ağabeyi anlatıyor

Ahmet Feyzi ağabey ile ben sanığız. Mahkemeye sebeb olan hâdise ise General Faruk Güventürk'ün iki gazetede çıkan beyanatları.

Mahkemeye müracatımızda: "Biz muhitimizde nurcu olarak bilinen kimseleriz, bu yazılardan sonra, muhitimizde bizi nurcu olarak tanıyanlar lâtife olarak bile olsa.. bizi tahkir etmeğe başladı. Dolayısıyla biz kendimizi müdaafaa etmek sadedinde kaldık." Dedik. Bunun üzerine mahkemenin verdiği karar: "Sanıkların iddia ettikleri gibi nurcu olup olmadıklarına dâir emniyete yazı yazılarak sorulmasına, ayrıca sanıkların muhitinden on'ar kişilik şâhidin getirilip dinlenmesine.." diye çıktı.

Sonra Ahmet Feyzi ağabey buradan (Çamlık), biz de İzmir'den şâhidler getirdik. Şâhidler dinlendi. O zaman buranın muhtarlığını yapmış bir şâhid geldi, enteresan bir adamdı, etrafında dönüp dönüp konuşuyordu, İfâde verirken mahkemeye "Efendim! Kireççi Hâfız dediğin zaman (A.Feyzi ağabeyin lâkabı) Denizliden İzmire kadar Nurcu olduğunu bilmeyen yok ki" deyince, Hâkimler de dâhil herkes gülmeye başladı. Neticede şâhidler dinlendi, emniyetten gelen yazılarla da mahkemece nurculuğumuz tasdik olunmuş oldu elhamdülillah.

Mahkeme emniyetten gelen yazı ve şâhidlerin ifâdelerinden sonra: "Sanıkların nurcu olduğu kesinleşmiş olduğundan ve tahrike mâruz kaldıklarından Faruk Güventürkün de tahrik edici olarak mahkemeye dâhil edilmesine" karar verdi. O zaman avukatımız Burkay bey mahkemeye " Bizim sanıklar mahkemeye ne şekilde geliyorlarsa, Faruk Güventürkün de sanık olarak mahkemeye gelmesini istiyoruz" dedi. Fakat Güventürkün avukatları "efendim etikettir filân, biz temsil ediyoruz." diyerek itiraz ettiler. Neyse, neticede mahkeme Faruk Güventürkün mahkemeye gelmesini kabul etmedi...

Ahmed Feyzi ağabeyin o gün bir buçuk saatlik bir konuşması var ki; ben hayâtımda hiç bir kimseden, hiç bir şekilde, hiç bir zaman öyle bir konuşma dinlemedim. Bir buçuk saat "dinimize saldıranlara karşı sessiz mi kalacağız?" başlığı altında muazzam bir konuşma. İşte mahkeme böyle devam ederken bir af kanunu çıktı ve mahkeme düştü. Önceden hâkimle ben görüşmüştüm, bana dedi ki: "Mustafa! Üçünüze de altışar ay ceza veriyoruz, hem sana, hem A.Feyziye, hem Faruk Güventürk'e, fakat daha evvelden sabıkanız olmadığından tehir edeceğiz, berâ-i mâlûmat" demişti." Ama af kanunu çıktı, mahkeme de bitti. Demek istiyorum ki Ahmet Feyzi ağabey böyle bir insandı.

ÇAMLIK 29.06.2003

M. Said Özdemir ağabey A.Feyzi ağabeyi anlatıyor

Allah rahmet etsin Ahmed Feyzi Kul ağabey zaman zaman Ankara'ya gelir ve bizlerle sohbet ederdi, bir kaç gün de kalırdı. Bir gün onu büyük âlimlerin bulunduğu "dinî eserleri inceleme kurulu" na götürdüm. Orada Hasan Fehmi Başoğlu, Hasan Hüsnü Erdem, Kemaleddin Bostan, Şehid Oral gibi büyük âlimlerin bulunduğu bir kurul. Ben kendisini "Bediüzzaman Hazretlerinin talebesi" diye takdim ettim. Mübarek Ahmed Feyzi ağabeyimiz öyle bir konuşma yaptı, onlara karşı öyle güzel bir hitabede bulundu ki; Üstad hazretlerini ve Risale-i Nur'u anlattı. Öyle güzel anlattı ki o büyük âlimlerin ağızları açık kaldı. Feyzi ağabey o kadar fesahat, belâgat ile o kadar güzel konuşuyordu ki hayran kaldılar. Ona sordular: "siz hangi üniversiteden mezunsunuz?" "Ben Risale-i Nur üniversitesinden mezunum" diye cevap verdi. Çok takdir ettiler.

Bu kurul Risale-i Nurları tedkik eden kuruldu. O zaman Hasan Fehmi Başoğlu, Üstad Hazretlerinin eserleri Afyon mahkemesi dolayısıyla 11 çuval, 4 sandık olarak Ankara'ya gelmişti. Ankara Ağır Ceza'dan Diyanete geldi. Diyanet işleri müşavere kurulu bu eserleri teker teker inceledi. Cenab-ı Hak bizi de orada vazifelendirdi, oranın kâtib-i memuru idik, hepsi elimizden geçti. Risale- i Nur hakkında Hasan Fehmi Başoğlu çok muazzam bir rapor yazdı. O rapor, o zaman ki Diyanet Reisi Eyüp Sabri Hayırlıoğlu'na onaya gitti. Reis raporu okumuş, sallana salllana geldi, Hasan Fehmi efendiye: "Hocaefendi sen Bediüzzaman'a rapor yazmamışsın, sen medhiye yazmışsın, medhiye. Ehl-i vukuf biraz bîtaraf olur, sonra sana da Nurcu derler, hiç olmazsa bunu biraz değiştir" dedi. O da "peki efendim biraz değiştirelim" dedi, fakat yine de çok güzel bir rapor yazdı. "Risale-i Nur eserleri: Devletimizce dahi matlub olan bugün ki gençliği en güzel ahlaka götürecek Âyet-i Kerîmelerin meâli, hadis-i şerifleri izahlarından ibarettir. Ne 163. maddeye, ne 5086 sayılı kanuna ve diğer kanunlara hiçbir teması yoktur…" diye bir rapor.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

aziz altıkat, 2009-01-10 04:35:17

yüce mevlamdan bu mübarek insanlarla haşrolunmayı diliyorum

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

Onu(Kur’an’ı) Ruh-ul Emin(Cebrail), inzar edenlerden olasın diye, kalbine apaçık Arapça olarak indirmiştir.

Şuara:193-195

GÜNÜN HADİSİ

Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.

Tirmizi, Savm 82, (807); İbnu Mace, Sıyam 45, (1746)

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI