Cevaplar.Org casino maxi

RE’FET BARUTÇU

1886 Tarihinde İstanbul Beykoz’da dünyaya teşrif eden Re’fet Ağabey, 1906 senesinde Harbiyeyi İstanbul’da bitiriyor ve “İşkodra” ya (Arnavudluk) teğmen olarak tâyin ediliyor. Re’fet Bey, dilekçe vererek gönül


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2007-09-14 05:05:42

1886 Tarihinde İstanbul Beykoz’da dünyaya teşrif eden Re’fet Ağabey, 1906 senesinde Harbiyeyi İstanbul’da bitiriyor ve “İşkodra” ya (Arnavudluk) teğmen olarak tâyin ediliyor. Re’fet Bey, dilekçe vererek gönüllü olarak meşhur Yemen savaşlarına katılıyor, savaşta İngilizlere esir düşüyor.

Esâretten döndükten sonra, “İstanbul Merkez Komutanlığı” emrine yüzbaşı rütbesiyle atanan Re’fet Bey, Cumhûriyet îlan edildikten sonra da, zamanın hükümeti tarafından, yüzbaşı iken 34 yaşında emekli ediliyor. Emekliliğinden sonra, Çankırı inhisar müdürlüğüne tâyin edilen Re’fet Bey, Ankara’nın başşehir yapılmasından sonra, mimar olan dayısı ile Türk Ocakları binasının inşaatında çalışır.

Re’fet Bey, 1932 senesinde kalem reisi olan eniştesi ile Isparta’ya gelir. Isparta’da, Isparta eşrâfından Hacı Mülâzım Efendinin kızı Kadriye Hanımla evlenir. Re’fet Bey, artık bir cihette Ispartalı olmuştur.

Evlendiği sene yâni 1933 senesinde Bediüzzaman’ın Barla’da olduğunu duyar. Aslında Re’fet Bey, Bediüzzaman’ı İstanbul Harbiye’de talebe iken “Eski Said” olarak Beyazıd Camiinde görmüş ve hayran kalmıştır. Fakat yanına yaklaşıp konuşamamıştır. Onu bir türlü unutamıyordu. İşte şimdi O’nun Barla’da olduğunu duyunca heyecanla ziyaretine gitmeği arzuluyor ve karar veriyor.

Bediüzzaman’ın sıkı tâkip altında olduğunu, görüşmenin riskli olduğunu söyledilerse de O, Kayınpederi Mülâzım Efendi ve üvey oğlu Bedreddin ile beraber Üstad’ı ziyaret eder. Bu ziyaretler devam ederken Üstad Hazretleri 1934 senesinde Barla’dan Isparta’ya Şükrü Efendinin şehir dışındaki bağ evine taşınır. Artık her gün “Hüsrev, Re’fet, Rüşdü” üçlüsü ile “tesvid ve tebyiz” için bu köşke Üstadlarının yanına gelmeye başlarlar. O senelerde Re’fet Ağabey “26.Lem’a İhtiyarlar risalesi” gibi bazı risâlelerin ilk müsevvid’i olma şerefi ile şereflenmiştir. Bir hususiyeti de ilmî sualleri ile çok meselelerin izah ve tashihine vesile olmasıdır. “Dünya öküzle balık üstündedir” gibi.. suallerin sahibidir.

Re’fet Barutçu Ağabey; 1934 Eskişehir, 1943 Denizli, 1948 Afyon hapishâneleri ve mahkemelerinde bulunmak şerefine de nâil olur. Yâni çok sevgili Üstad’ının her üç mahkemesinde de kaderin cilvesi ile bulunur. O’nu yalnız bırakmaz.

Üstad’ının vefatından sonra, altmışlı yıllarda İstanbul “Beşiktaş Vişnezâde Câmiinde fahrî İmamlık yapan Re’fet Bey, ömrünün son senelerini, Ankara Cebeci Semtindeki oğlunun evinde geçirmiştir.

2 Şubat 1975 senesinde burada vefat eden Re’fet Ağabey 90 yaşına yaklaşmıştı. Ankara Karşıyaka Kabristanında medfundur. Allah şefaatine nâil eylesin. Amin...

GÖZÜMLE, KULAĞIMLA, KALBİMLE TANIDIĞIM

RE’FET AĞABEY

Te’sirli dili ile Re’fet

Re’fet Ağabeyi tanımak lûtfuna 1969 senesinde Ankara’da talebelik yıllarımda nail oldum. Bayram Ağabey in (R.H.) yerleştirdiği muhtelif

Dersane-i Nuriyelerde kalıyorduk. Beraber kaldığımız Ahmet Vehbi

Ünlü, Eşref Özvalvaç, Hacı Biner, Celal Sayman, Abdülazîz Dinlen… gibi kıymetli kardeşlerle hemen her hafta sonunda, Re’fet Ağabeyi dershanemize getiriyor, istifâdeye çalışıyorduk. Bu, dört sene devam etti. Ben de ilk defa hâtıra kayd etmeyi Re’fet ağabeyle başladım. Diyebilirim ki o vesile oldu bu çalışmanın ortaya çıkmasına.

Bize Üstad’ı anlattı, Risale-i Nurların yazılışını neşrini anlattı, hapishaneleri anlattı, çekilen zahmet ve çileleri anlattı. Ama bilhassa ve bilhassa Üstad’ı anlattı. Re’fet ağabey hakîkaten O’na âşıktı, hakikaten hayrandı. Anlattı kelimesi nâkıs kalıyor, yaşadı demek lâzım. Yaşıyordu heyecanla anlatırken, mimikleriyle, ses tonu ile yaşıyordu Re’fet Ağabey. Re’fet Ağabeyin kâlbi ve beyni tamamen Üstadına odaklı idi...

Azîz Üstadımız; o mübarek talebelerine, yaptıkları hizmetlerine ve has sıfatlarına göre isimler vermemiş miydi?. “Sıddık Süleyman, Mübarek Süleyman, Nur İskele Me’muru Santral Sabri, Makinası kuvvetli Ali Kardeş, Nur ve Gül Fabrikasının sahibi Hâfız Ali, Nur ve Gül Fabrikasının Kâtibi Hüsrev, Kahraman Tâhiri, Büyük Ruhlu Küçük Ali” ve hâkeza.. İşte Re’fet Ağabeyinde en bâriz vasfını Üstad iki kelime ile hülâsa etmişti. “Te’sirli dili ile Re’fet.”

Kastamonu Lâhikasında Üstad şöyle hitap ediyor Re’fet ağabeye : “Re’fet Kardeş ! ...Senin gibi hem kıymettar te’sirli diliyle ve kuvvetli, letafetli kalemiyle Risalet-in-Nur’a çok ehemmiyetli hizmet edenler her vakit hatırım da mânevî muhataplarım ve hayâlen yanımda hazır arkadaşlarımdırlar.” (Kast..7)

Bayram Ağabey bir gün eskilerden Re’fet Ağabeyin, yenilerden de Ceylan Ağabeyin Üstadla çok rahat konuşabildiklerini söylemişti. (Yeni Said döneminde) Re’fet Ağabeyin çok te’sirli dili vardı. Okunacak hâtıralarda bunu canlandırmak mümkün olmadı. Çünkü O her şeyi ile anlatıyordu, bütün lâtifeleri ile anlatıyordu.

Bir de, Re’fet Ağabeyde şunu gördüm. Hiç üşenmesi yoktu. Çok yaşlı olmasına, zayıflamış gözleri ve kulakları olmasına rağmen Kur’an ve Risale-i Nur tâliminde bizleri coşturuyordu, koşturuyordu. Hiçbir gün “bugün hastayım, yorgunum” dediğini hatırlamıyorum. Her çağırmamızda geliyor ve durmadan bir şeyler öğretmeye çalışıyordu. Risaleleri henüz bir sene önce tanımış olmama rağmen Üstad’ı ve eserleri keşfetmemde çok büyük müessiriyeti oldu. Tam istifade ettim diyemem, o zaman, keşke kadrini, kıymetini tam anlayabilseydim. Buna da şükürler olsun.

Üstadı ilk def’a Eski Said döneminde İstanbul’da gördüm

İstanbul Harbiye de okurken, Beyazıd Câmiinde meşhur hâfızlar sık sık Kur’an tilavet ediyorlardı. Ben de ara-sıra onları dinlemeye gidiyordum. Meğer Üstad da esaretten dönmüş, aynı câmiye hâfızları dinlemeye

geliyormuş. İşte böyle bir günde, Bediüzzaman’ı hâfızları dinlerken gördüm. Diz üstü çökmüş, başı önüne eğik vaziyette, huşû içinde dinliyordu. Çok heybetli bir hâli vardı. Fakat yaklaşıp konuşamadım. Dikkat ettim çizmeleriyle namaz kılıyordu. Çizmeleri mest gibi kullanıyordu, camiden çıkarken ayağına lastikleri geçirdi. Arkasından bakakaldım... Seneler sonra Üstad’a bunu Isparta da anlattığımda, bana: “ Ben seni daha o zamandan talebeliğe kabul etmiştim” dedi. Re’fet ağabeyin bu hâtırası Lem’alar Mecmuasında Üstad Hazretleri tarafından şu şekilde ifade edilmektedir: “...İşte o zamanda, İstanbul'un Bayezid câmi-i mübarekine, Ramazan-ı Şerifte, ihlaslı hâfızları dinlemeye gittim. Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, semavî yüksek hitabıyla beşerin fenasını ve zihayatın vefatını haber veren gayet kuvvetli bir surette fermanını, hafızların lisanıyla ilân etti. Kulağıma girip, tâ kalbimin içine yerleşip, o pek kalın gaflet ve uyku ve sarhoşluk tabakalarını parça parça etti. Camiden çıktım.” (Lem. 231)

Şu tevazu’a bakın, bu tevazu’un azamî mertebesidir

Bir arkadaşımla Barla’ya, Üstad’ı ziyarete gitmiştik. Biraz oturduktan sonra bizim yayan geldiğimizi, yorulduğumuzu anladı. “Mademki siz benim için yoruldunuz buraya kadar geldiniz, ben de sizi Karacaahmetsultan’a kadar yolcu etme mecburiyetindeyim.” diye ısrar etmeye başladı. Düşünün ki Karaca Ahmet Sultan Barla Eğridir arasında iki saatlık bir yol. Şu tevâzu’a bakın. Bu tevâzu’un âzami mertebesidir. Çok ısrarla bu fikrinden vazgeçirebildik.

Te’lif anında kıbleye Üstad döner diz çöker, o anda..

Üstad Risaleler yazılırken yanında Kur’an’dan başka kitap bulundurmazdı. Ama biz yanında devamlı kağıt kalem bulundururduk. Te’life başlarken O, Risalenin nihayet hududunu gösterir, önce belirtirdi. Mesela “ 26. Lem’a 26 ricayı hâvidir.” gibi. Te’lif anında kıbleye döner diz çöker, ben karşısında yazardım. O anda Ona sinek bile yaklaşmaz, biz gözümüzle sineklerin vızzz diye döndüğünü görürdük. Bir gün ihtiyarlar Risalesi 26. Lem’aya böyle başladık. Altıncı ricaya gelince “bugünlük tamam kardaşım” dedi. Birkaç hafta ara verdikten sonra kaldığı yeri bile sormadan gerisini tamamladık. Biz bundan anlıyorduk ki Risaleler ihtiyarla yazılmıyor, kalbe gelen sünuhat hâlinde aynen yazdırılıyordu.

Üstad’ın tevazu’u kalpleri fethediyordu

Isparta da bir bahçe içindeki köşkte tebyiz etmek üzere verdiği bir risalenin tashihi sırasında, iltifat olmak üzere, iki katlı evin alt katında masa başında Hüsrev Kardeşle yazı işleri ile meşgulken, odamızın kapısı açılmasıyle şu manzara ile karşılaştım:

Üstad Hazretleri üst katta kendi eliyle hazırladığı iki çay bardağını tepsi üzerine koymuş ve bize ikram etmek üzere geldiğini gördük. Derhal koştum elindeki tepsiyi almak istedim. Dedim “Üstadım biz size ikram edecekken aksi olarak siz bize lütfediyorsunuz.” Dedim ve tepsiyi almak istedim. “Yoook! Mademki siz nurlara hizmet ediyorsunuz, ben de size ikram etmeğe mecburum.” dedi. Ben elinden tepsiyi aldım ve odamızdan ayrıldık.

Üstadım kurtulur mu?

Üstad, Hüsrev ve Ben Pınarbaşı’na gezmeye çıkmıştık. Bir ara uzaktan birisi göründü, bize doğru geliyordu. Ben önüne geçip Üstad’ı rahatsız etmemesini söyledim. Fakat Üstad müsaade etti. Genç Üstad Hazretlerinin elini öperek “efendim, ben esrara müptelayım. Dua edin de, bu kötü içkiden nefret edeyim” dedi.

O zaman Üstad: “kardeşim sen farz namazını kılsan, ben sana dua edeceğim” dedi ve delikanlı gitti. Ben fırsatı kaçırmadan sordum “Üstadım kurtulur mu acaba?” Bugünkü gibi hatırlıyorum, kaşlarını çatarak “beli!! beli!!” diye cevap verdi. Beli; evet demektir. (Mayıs -1972)

Risale-i Nur’lar ihtiyarla değil, ilhamla yazılıyordu

Üstad’ın yanına her sabah saat yedi buçukta gidiyordum. Nasıl olduysa bir gün bir saat geciktim. Baktım Üstadın yanında Kadı Zeynel adında âlim bir zat var. Üstad’a kader mes’elesini sormuş. Üstad beni görünce: “Kardaşım kader ve cüz’i ihtiyar’a dair izahatta bulundum evvel gelseydin 26. Söz Kader Risalesine güzel bir zeyl olurdu.” dedi. Sonra Kadı Zeynel’e sordu, “kardeşim şüphen kaldı mı?” O da “elhamdülillah kalmadı” diyerek cevap verdi. Anladım ki, risaleler ilham-ı ilâhîdir, vaktinde kaydedilmeli.

Re’fet ağabeyin yaşadığı bu hâdise Kastamonu Lâhikasında te’yid ediliyor: “Maatteessüf ben burada bütün bütün yalnız kaldığım için, çok ehemmiyetli hakikatler yazılmadan, kaydedilmeden geldiler ve gittiler.” (Kast. Lâh.9)

Üstad çok cazip bir insandı

Onun huzuruna girenler yanından çıkmak istemezler. Yanında hâli değişir insanın. Bir gün Isparta’nın zenginlerinden Hacı Patlat adında bir zat Üstad’a ziyarete gelmişti. Ben, adama girerken Üstad’ın sözleri bitince hemen kalkmasını tembih ettim. O’da “tamam elini öpsem yeter” dedi ve içeri aldım. Üstad arada duruyor fakat adam bir türlü kalkmak bilmiyordu. Ara sıra susup bekliyor, adam yine kalkmıyor. Sonunda Üstad “Sen safa geldin kardaşım” dedi, adam kalktı. Giderken sordum adam’a.“hiç

evliyanın sohbetine doyum olur mu, birader siz cennet

yaşıyorsunuz, o feyizden ayrılamadım” diye cevap verdi. Oda câzibin cezbesine kapılmıştı.

Hocalarla münakaşa etmeyiniz

Üstadımız her zaman “hocalarla münakaşa etmeyin” diye tembih eder, dururdu. Fakat her nasılsa ben bir gün bir hocayla şöyle bir münakaşa etmiştim. O “Cenab-ı Hak hiçbir kâfiri ebedî cehennemde tutmaz, O’nun şefkati buna müsaade etmez” diye iddia ediyordu. Ben de “sarih âyet olduğunu, kâfirlerin ebedî cehennemde kalacaklarını” iddiâ ediyordum.

Neticede Hocaefendiye sormaya karar verdik ve gidip meseleyi anlattık. O zaman Üstad “bu kardeşimiz de onların ebedî cehennemde kalacaklarını biliyor ya, fakat şefkatinden öyle diyor” dedi ve meseleyi kapattı. Ben hayret ettim, zira hocanın damarına hiç dokunmadan vaziyeti idare etti Üstad. (1972 Tandoğan ANKARA)

Üstad mahlûkata karşı çok şefkatliydi

Bir kış günü Hüsrevle bir odada Risale yazıyorduk. Bir ara sinekler bizi çok rahatsız etmeye başladılar. Pencereyi açıp onları dışarıya kovaladık. Biraz sonra Üstadımız geldi ve dışarıda pencere camının kenarında üşüyerek bekleyen sineklere bakarak “ bu zavallıları niye dışarı çıkardınız ?” dedi ve camı açarak onları içeri aldı. Biz de bir fincana biraz pekmez koyup onunla onları oyaladık. (23 Ağustos1973 İslamevleri Dersanesi Emek-ANKARA)

İmam-ı Rabbâni, Gavs-ı Âzam ders arkadaşımdır.

Yine bir gün Üstad’a şöyle bir sual sordum. “Üstadım bir yerde diyorsun ki Kur’an-ı Hakîm tek üstadımdır. Başka yerlerde de İmam-ı Rabbani’yi, Gavs-ı Âzam’ı üstadım diyorsunuz. Bu nasıl oluyor ?”

Cevap olarak “Onlar Eski Said’i Yeni Said’e inkilab ettirmişlerdir. Şimdi Kur’an-ı Hakîm önünde ders arkadaşlarımdır.” demişlerdi Üstadımız (Mayıs 1972 Tandoğan ANKARA)

Re’fet Abiye sordum

Bir gün Re’fet Abiye Risale okurken aklıma geldi sordum. “Abi, bazı yeni kardeşler Risale-i Nur’u anlayamadıklarını söylüyorlar ne dersiniz ?”

Re’fet Abi şöyle cevap verdi: Aynı soruyu ben de Üstad’a sormuştum. Üstad “Kardeşim Risale-i Nur yalnız akla hitap etmez, kalp, ruh ve diğer hassâlara da hitap eder, anladığınız kadar yeter” demişti.” (1972-Ankara)

Hediye getirenlere “Re’fet’e sorun”

Isparta’da iken Rüşdü Kardeş Üstad’a o bölgede “curuh” denilen üç tane pişmiş küçük balık getirdi. Üstad kıramadı, bir parça aldı. Aldı ama, ânında bir sancı..... ” hemen Rüştü’yü çağırın” dedi. Neyse Rüştü Kardeş geldi Üstad da “git Hüsrev’deki paramdan balığın parasını al” emretti. Rüştü efendi balığın fiyatını alır almaz, anında ağrının durduğunu gözlerimizle gördük. Ben bu hadiseyi gördüğüm için bir hediye geldiği zaman Üstad “Re’fete sorun” derdi. Kat’iyyen hediye almaz, Alırsa parasını iki misli verirdi.(1973 ANKARA)

Üstadın Bir Kerameti

Bir gün evde refikamla münakaşa etmiş, sonra da Üstad’ın yanına gitmiştim. Tabi ben bu hususta Üstada hiçbir şey bahsetmedim. Neyse biraz sonra oğlum Bedreddin geldi, Üstad’ın elini öptü, Üstad ona “Kardeşim git hemşireme selam söyle, üzülmesin, baban haksızdır” dedi ve onu gönderdi.

Ben hayretimden âdeta donup kalmıştım. Nerden bildi? Nasıl bildi? Şaşırdım kaldım. Anladım ki bu bir keramettir. Zaten Üstad’ın o kadar çok kerametine şahid oldum ki anlatmakla bitmez. Fakat O bunun gibi şeylere hiç ama hiç önem vermez, normal hayatını sürdürürdü.

Üstad’ın namaz kılışı

Üstad hazretlerinin arkasında namaz kılmanın hazzı bambaşka idi. Tekbir almadan evvel “İlâhi Yâ Rabbi! İlâhi Yâ Rabbi! İlâhi Yâ Rabbi!...” sonra birden “Allah-u Ekber!!!” diye tekbir alır, ellerini sımsıkı bağlar birden sabitleşirdi. Tekbir alırken âdeta yer-gök inlerdi. Aman yâ

Rabbi! O ne huşû, o ne munîs sadâ tarif edilmez. (Re’fet ağabey Üstadı taklid ederek gösteriyordu Ö.Özcan) Ahh!! Onsuz bu dünya tatsız, Onsuz bu dünya çekilmiyor.

Üstad çok heybetli idi

Eşref Edip “ Uzun bir ayrılıktan sonra” yazısında hata yapmış. Üstad ufak tefek değil, çok haşmetli ve uzun boyluydu. (Mayıs 1972 ANKARA)

Kitabı îtina ile açardı

Re’fet Ağabey Üstad’ın kitab açışını taklid ederek bize gösterir ve kitabın yaprağını hırpalayarak açtığımızda ihtar ederdi. (Re’fet ağabey, yaprağı açarken sağ elinin başparmağını açacağı yaprağın üst kısmına bastırıyor.

İşaret parmağı ile sayfayı az kaldırıyor ve diğer parmaklarıyla açıyordu. Ö.Özcan)

Hakîm ismi galipti

Üstad “Kur’an-ı Kerim” yerine daha çok “Kur’an-ı Hakîm” derdi.

Re’fet Ağabey, Risale okunurken çok dikkatle dinler, ülfeti kırmak için, Risalelerdeki kelimeler ve cümlelerin mâna ve ahengine bizim dikkatimizi çekerdi. (Ö.Özcan)

Sineklere tefekkürle bakardı

Üstad Hazretleri, elinde kitap okurken sayfaya bazen sinek konar. Üstad da okumayı bırakır onu mütalaa ederdi. Sineklerin el ve ayaklarını birbirine sürtmesine dikkatle bakar “bize abdest ve nezafeti ihtar ediyorlar derdi.” (Refet Ağabey de bazen bizleri çağırır sineklerin bu hâlini hayret ve tefekkürle gösterir, Üstad’dan aldığı tefekkür dersini, tâlimini bizlere aşılardı, anlatırdı. Ö.Özcan)

Üstad temizliğe çok ehemmiyet verirdi

Üstad çamaşırları yıkandıktan sonra üzerinden bolca su akmadan giymezdi. Kirli temiz çamaşırları ayırt edilemez, kirlenmeden üstünü değiştirirdi.

Hâkim, Üstada “Ne iş yaparsın ?” diye sorunca

Eskişehir Mahkemesinde Hâkim teker teker herkese ne iş yaptıklarını soruyordu. Sıra Üstad’a geldiğinde ayağa kalkıp, şehadet parmağını uzatarak “İMANA HİZMET!” diye cevap verdi.

Hanım hâkim

Denizli Mahkemesinde Hanım hâkim vardı, bazı takva kardeşler “biz karşısına çıkamayız..” gibi haller gösterdiler. Üstad onları derhal îkaz ederek “lüzumsuz taassup yapmayın” gibi şeyler söyledi.

Kim bu Ramazan

1943 senesinde savcılık üzerinde “Ramazana ait” yazan, eski yazı “Ramazan risalesi”ni ele geçiriyor. iyice tetkik etmeden, kim bu “Ramazan” diyerek Atabey’de “Ramazan” adındaki zavallı bir köylüyü hapse atıyorlar. Üstad Hazretleri sonradan bu “Ramazan”ı her gördüğünde “Kardaşım Ramazan sen hakkını helal et” dermiş (Re’fet ağabey bu hâdiseyi anlatırken bu komik zulümlere hem gülüyor, hem de hüzünleniyordu. Üstadın tabiriyle “gülerek ağlıyordu” . Üstad uhuvvet ve tesanüde çok ehemmiyet veriyordu

Eskişehir hapishanesinde, sıkıntılar yaşanmıştı. Bir keresinde bizim koğuşta Saatçı Lütfi ile Halil İbrahim münakaşa ettiler. Üstad bu hadiseyi kendi koğuşunda rûhen hissediyor. Hemen bizim koğuşa geldi. Sordu. Biri “Efendim bu bana ... dedi (üç harfli bir hayvan ismi). Üstad “Bana” dedi “ben o sözleri kendime alıyorum” deyip derhal onları barıştırdı. Şu koskoca Bediüzzaman’a, şu alçakgönüllülüğe bakın.....

Yazıda tembel soruda kuvvetli Re’fet

Bir gün Re’fet Abiye gülerek sordum. Abi, Üstad sizin için “yazıda tembel soruda kuvvetli Re’fet” demiş..” Re’fet Abi uzun uzun gülerek “Eee sormadan olmuyor ki, ah Üstad sağ olsaydı ben daha neler soracaktım.” diye cevap verdi. (Ö.Özcan)

Üstad’ın mektupları

Üstad’ın Bana yazdığı mektupları “Av. Bekir Bey” aldı. Adeta her biri okundukça kaparak alıyordu. (Bu mektuplar Üstadımızın Emirdağ Lâhikasında emrettiği gibi, Barla Lahikasının sonuna ilave edilmiştir. Ö.Ö.) “Re’fet Kardeş! Sen de çok safâlar geldin ve Risale-i Nur yazısı ile meşguliyetin beni cidden sevindirdi. Hulûsi ve Sabri gibi senin de suallerinin Risale-i Nur’da ehemmiyetli neticeleri ve tatlı meyveleri var. Senin yanında bulunan ve Risalelerde kaydedilmeyen ilmî parçaları münasip yerlerde veya “Lâhika’da” yazarsınız. (Emirdağ L. 133)

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

İnfitar Suresi/6-8

Ey insanoğlu! Seni yaratıp sonra şekil veren, düzenleyen, mütenasip kılan, istediği şekilde seni terkip eden, çok cömert olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?

GÜNÜN HADİSİ

Sadakaların en efdali, iki kişi arasını düzeltmektir.

Seçme Hadisler, s.237

TARİHTE BU HAFTA

*Eğriboz Adası'nin fethi(12 Ağustos 1470) *Kanuni Sultan Süleyman Han'in Tebriz'i fethi(13 Ağustos 1534) *Haçlı Ordusu'nun Kudüs katliami (15 Ağustoz 1099) *Gölcük Depremi(17 Ağustos 1999) *Misak-i Milli'nin TBMM'de de kabûlü(19 Ağustos 1920)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI