Cevaplar.Org

HULUSİ YAHYAGİL

Takdim Ağabeyler Anlatıyor(Nesil Yayınları) adlı eserin yazarı muhterem Ömer Özcan beyefendi, çalışmasını yayınlanmak üzere sitemize tevdi etmişlerdir. Kitap çalışmasının aslı olması yönüyle önemli. Yani kitapta bulamayacağınız bazı kısımları


Ömer Özcan

ozcannurs@hotmail.com

2007-08-12 11:00:00

Takdim

Ağabeyler Anlatıyor(Nesil Yayınları) adlı eserin yazarı muhterem Ömer Özcan beyefendi, çalışmasını yayınlanmak üzere sitemize tevdi etmişlerdir. Kitap çalışmasının aslı olması yönüyle önemli. Yani kitapta bulamayacağınız bazı kısımları sitede bulabilirsiniz. Hatıraların umuma bakan yönlerini koymayı, kendisi ile yaptığımız meşvere sonucu uygun gördük. Şu anda çalışmasının ikinci cildini hazırlayan kıymetli ağabeyimize teşekkür eder, istifadenize medar olmasını dileriz. Cevaplar.org

HULÛSİ YAHYAGİL

Saff-ı evvel ağabeylerimizden birisi, belki de en birincisidir Hulûsi ağabey. Zira Üstadımız öyle söylüyor “O kardeşimiz birinciliği dâima muhafaza ediyor..” “Azîz Kardeşim, çendan Abdülmecid benim nesebî kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat ne o ve ne hiç birisi benim Hulûsi’me yetişmiyor... (Barla L. 317)

Hulûsi Yahyagil 1895 Elazığ Harput doğumludur. Bediüzzaman Barla’da iken 1929 da Yüzbaşı olarak ilk ziyaretini yapmıştır. 1950 de Albay olarak emekli olmuştur. Kendi ifadeleri ile sadece 5-6 defa Üstadla görüşmüştür. 1986 da 91 yaşında iken Elazığ’da vefat etmiş olup, kabri Elazığ’dadır

İzmir’de Hulûsi ağabeyden İhlâs dersi

1969 da İzmir de, “Mustafa Birlik” Ağabey’in “Patlıcancı yokuşu” sonundaki evinde bir salı günü dersine iştirak etmiştim. Aslında o sırada Ankara’da talebe idim, o gün İzmir’e izne gelmiştim. İzmir’de henüz hiç Dershane yok. Salı günü hizmetin mühim bir merkezi olduğu için, şimdi müze olmaya lâyık o evde dersteyiz. “Hulûsi Ağabey” geldi dediler. Sekiz-on kişi gibi çok az bir cemaat vardı. Hulûsi Ağabey “okunmasını istediğiniz bir mevzu var mı?”

diye sordu. Cemaattan birisi “İhlâs okuyalım abi” dedi. “Ne o ihlâsınız mı azaldı yoksa?” diye derse başlayan Hulûsi Ağabey açıklayarak “21. Lem’a”yı okudu.

Birkaç gün sonra Ankara’ya döndüğümde baktım; Hulûsi Ağabey de İzmir’den Ankara’ya gelmiş. İhlas Risalesinin ehemmiyeti ve 15 günde bir okunmasının bir emir olduğunu uzunca îzah ettikten sonra, İhlas’ı İzmir’deki gibi tekrar okudu. İkinci kere aynı dersi dinlemek nasip olmuştu.

Ankara Dışkapı 1971

Hûlusi ve Re’fet Ağabeyler 1971 de ilk def’a birbirlerini gördüler.

Ömürlerinin çoğu aynı Üstad ve Eserlere hizmet için geçirdikleri halde Nur’un bu iki muazzam kumandanı “Albay Hûlusi Bey ile Yüzbaşı Re’fet Bey” daha önce hiç karşılaşamamışlar. Hemen hemen aynı tarihlerde yani 1930 larda ikisi de Üstadı Barla’da ziyaret ettikleri hâlde; tam 40 yıl sonra birbirlerini yaşlanmış halleriyle gördüler. İlk def’a 1971 de Ankara’da Dışkapı Nur Apartmanındaki meşhur dersanede karşılaştılar. Bu tarihi anda bulunmak nasip olduğu halde maalesef kıymetini bilememiş ve not tutmayı ihmal etmiştim. Hatırladıklarım:

İki büyük Ağabey Mektûbat ve Lem’alardan tefeül ettiklerinde kerametkarâne birbirlerine aid kısımların çıktığını hatırlıyorum. Bazen lâtife yapıyorlardı. Bir keresinde Hûlusi Ağabey, Re’fet Ağabey’e “Risale-i Nur Talebelerinin Şeyhi ” diye iltifat etmişti. Re’fet Ağabey de o letâfetli diliyle “ yok!. yok!. Ben şeyh değil, şey!.. şeyim!..” diye gülerek cevap vermişti. Re’fet Abinin kulakları az işittiğinden sohbet daha da lâtif hal alıyordu.

Üstad’dan dualıydı

Hulûsi Ağabey’imizin Üstadımızdan dualı olduğunu; şimdiye kadar asker olduğu halde hiçbir zaman karakola bile çağrılmadığını duymuştum. Ankara’da o zaman hepimiz gözümüzle gördüğümüz acip bir hâdise yaşadık. “Seni vermeyeceğim” diyen Üstad”ın duasının makbuliyetini açıkça hepimiz hayretle müşahade ettik...“Fevzi Allahverdi” Ağabeyimizin kaldığı Dikimevi semtindeki dershanedeyiz. Hulûsi Ağabey, uzunca bir ders yaptı, sonra Kur’andan bir aşr-ı şerif okuttu. Secde âyeti okunduğundan, cemaate tilâvet secdesi de yaptırdı. Sonra birden kalktı, biz de arkasından kalktık, dershaneden topluca ayrıldık. Hulûsi Ağabey henüz ayrılalı on dakika olmadan, dershaneyi polisler basıyor, şikayet üzerine.. ama nâfile Üstad’ı Bediüzzaman “birinciliği hep muhafaza eden” bu kıymetli talebesini yine vermiyordu. Hulûsi Ağabey 1986 da vefatına kadar çok kalabalıklara dersler yaptığı, çok tanınmış bir Nurcu olduğu halde, en küçük bir sorgusunun yapıldığını duymadık. Halbuki gerek Üstadımızın sağlığında, gerek vefatından sonra, takibata uğramıyan, medrese-i yûsufiyeye girmeyen (hem de defalarca) başka bir ağabey yok gibiydi.

Hulûsi Ağabeyimizin ses kaydından bazı hâtıraları:

Kime anlatmak istiyorsa ona meramını anlatıyor

Konuşurken konuşması anlaşılmıyor, anlaşılmıyor. Beş altı kişi, bir defa, böyle oturuyoruz Barla’da. Bir şey söyledi, dedi “Kardaşım, bunlar anlamadılar hâ”. Ondan sonra sordu: “Sen anladın mı?” Dedi “Hayır!” Bana dedi “Sen anladın mı?” Dedim “Hayır!” Her ne ise, kime anlatmak istiyorsa ona meramını tefhim ediyor (o anlıyor). Şimdi, hal hatır sorduktan sonra “Haydi” diyor “biraz hocalık yapalım” kalkıyor, yatağın üstünde başlıyor anlatmaya. Biraz önce, dikkat ederek, sözlerini ancak müşkilatla anladığımız Zâtı, sanki kaldırdılar, yerine aynı kalıpta başka birini getirdiler. Gayet fasih ve beliğ konuşuyor, hiçbir kekeleme yok. Sel nasıl kayaları önüne alır, harıl harıl akarsa, öyle anlatıyor. İnsan mest-i hayran.

... Nura taraftar bir Üniversite talebesi bana sordu: “Siz diyorsunuz ki; Risale-i Nur ilham eseridir?” Yukarıdakilere ilaveten dedim: “İnsan küçücük bir yazı yazsa, o yazının da tenkid edilecek ellere geçeceğini bilse, o yazıya ne kadar ihtimam eder. Haydi ihtimam etti, fakat hasta bir halde, zehirlenmiş bir zamanda, müfekkiresini toplarda böyle tenkitten koruyacak bir belâgatte, veciz ve nafiz sözleri bir araya nasıl getirir ve yazar. ... Peki bu hal ilham eseri değil de nedir?”

Hulûsi’nin bir hüznü, bir gailesi var

Şimdi biz uzaktayız. Meselâ Isparta-Emirdağ eski ölçüyle baksak bir aylık mesafedir. Mektup yazmadan, orada beni düşündüren bir meselenin cevabını ekseriyetle o gün gelen bir mektupla almışımdır.

Tunceli harekâtı 1938’de yapıldı, vaziyet çok ehemmiyetli, fakat izhârı zor. Bilfiil muhaberemiz de o sırada dikkat çekiyor. Mektup kesilmiş vaziyette. Tunceli harekâtına gideceğiz. Türkçesi imha üzerine gidiliyor. Eee benimde bu iş aklıma yatmıyor, fakat bu hissimi açığa çıkarmama da imkan yok. Hiç kimseye emniyet edip de söyleyemiyorum, babam sağ rahmetlik. İşte başka büyükler de orada, onlarla da görüştük, hayvana bindim. Baktım evde bizim hizmeti yapan koşuyor, elinde bir zarf, derhal açtım. Kastamonu Lâhikasında geçer, fakat şu vaziyeti söyledikten sonra okursanız, o zaman hakikat daha iyi anlaşılır. Abdülmecit Efendi zarfı değiştirerek mektubu aynen göndermiş. İşte, selâmdan sonra şöyle diyor: “Hulûsi’nin bir hüznü, bir gailesi var olduğunu hissediyorum. Merak etmesin, Risale-i Nur şakirtlerine inayet ve rahmet-i İlâhiye nezaret eder. Dünyaya ait meşakkatler madem sevap verir geçerler, o musibetlere karşı sabır içinde şükür ile metanetle mukabele edilmek gerektir! Sen ve Hulûsi bütün dualarımda ve kazançlarımda berabersiniz.” Said Nursî.

Şimdi bunu okudum. Yani bana dünyayı verselerdi, o kadar bir sevinç duymazdım. Bana öyle bir emniyet hasıl oldu ki, öptüm, başıma koydum, sonra koynuma yerleştirdim, Elhamdülillah. Yine de kimseye bir şey söylemedim. Verilen vazife gayet çetin ve mutlaka ağır, kanlı bir vaziyete girmesi muhtemel. Cenab-ı Hak öyle siyanet etti, Elhamdülillah, öyle siyanet etti ki, kirlenmeden o badireden kurtardı, tertemiz. Çetin vazife içinde, eli bulaştırmak ihtimali var, sonra da mesul mevkide. Neyse, bu da böyle.

Risale-i Nurların bir mislini getirsinler bakalım

Yine Barla’da... Kur’anın bütün surları yıkılmış, Kur’an tek başıyla kendini müdafaa ediyor. Kur’anın bütün surları yıkılmış sözünün manası, kanaatimce şudur: Kur’anın surları şunlardır; dinî tedrisat yapan medreseler, mekteplerdeki din dersleri ve nihayet camilerin arkasında Allah, Allah denilen tekyeler. Bunların kapanması ve en büyük musibet olarak başımıza gelmesi, tedris-i Kur’aniyi yasak etti. Şimdi Kur’an atlas kab’a, atlas kılıfa konarak, kıble duvarına asılmak ve cuma akşamları ölülerin ruhuna Yasin-i Şerif okunmak için mi kullanılacak?

…Onların dedikleri gibi düşünelim: Bir fakirden, yani silsile-i sâdâttan olduğu kat’i surette bilinmeyen bir zattan böyle kıymetli bir eser vücuda geldi diyelim. Peki bir mislini getirsinler bakalım. Sonra bu eserleri tecrübe edenleri dinleyelim. Genç hem de hâkim huzurunda aynen şöyle diyor: “Ben böyle bir genç değildim. Hâkim bey, ben ipsiz sapsız bir genç idim. Şu Risale-i Nur dairesine girdikten sonra insan oldum.” Peki bir şeyin kıymeti onun tesirinden anlaşılır, değil mi? Madem böyle bir netice bu eserlerde var! Çok gördük ki, kaderin sevkiyle bir defa sohbette bulunan bir insan, hemen dönüş yapıp hizmette bir fert oluyor. Bu noktalara bakıyoruz.

...Şu Risale-i Nur dersini dinleyen, sonra başında iki elin parmağı kadar az olan ve hakikaten geçim derdine müptelâ olan bu insanlar; Risale-i Nura birinci derece muhatap onlardır. İşte onların ihlaslı davranışlarının neticesidir ki, bugün bu eserler elimizde bulunuyor. Mektup şeklinde, kâğıtlar üzerinde, parça parça, köyden köye gezdirilen Risale-i Nur böyle kitaplar halinde mi idi canım? İlk defa Haşir Risalesi Kur’an hurufatıyla tabedildi. O tab da, Allah rahmet eylesin, Şamlı Hâfız Tevfik’in dediği gibi; Üstad’ın kemerindeki otuz altınını bu işe sarf etmesi ile oldu. Kitapların çoğunu da hediye ederdi.

Muhacir Hâfız Ahmed: Baktım ki ev sallanıyor

Muhacir Hâfız Ahmed, O zatın erkek misafirleri için küçücük bir odası vardı. Üstad Barla’ya, karadan değil, göl tarikiyle, motorla geliyor, sahile çıkıp doğru Muhacir Hafız Ahmed’in o odasına gidiyor. Kendisini kimse tanımıyor, neyse misafirdir. Zaten Hafız Ahmed de misafirperver bir zat idi. İftar zamanı yakın. Peynir, zeytin gibi üç-dört parça iftariyelik getilmiş. Üstad birini alıyor, diğerlerini götür diyor. Yatsıdan sonra, Üstad o odada yalnız kalıyor. Hafız Ahmed: “Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bir de baktım, ailem beni dürtüyor. Baktım ki ev sallanıyor. –rabbî innî messeniyeddurru ve ente erhamürrahimîn” diyor. Çok gür olarak söylüyor. Evet, ev sallanıyor. Hanımıma dedim ki –Yatağımızı ayıralım, Allah bizim başımıza bir devlet kuşu kondurdu.” Üstad beş senelik kirasını peşin vermek suretiyle orada kaldı. Kendisi ile biz de orada görüşmüştük. Akşamdan akşama kendisine yemek gelir, Üstad da minderini kaldırır, o zaman tedavülde olan nikel on kuruşluklardan bir tane verir, sonra yemeği alırdı. Üç beş misafir de gelse yiyecekleri odur. Beş tane kedi misafir geldiği zaman da yiyecekleri odur. Kedilerin yemeğini peşinen ayırır, misafirler beklerler. Götürür, kedilerin yemeklerini kor, onlar yemeğe başlarlar. Ondan sonra gelir. “Fiatını verelim, Bismillah” der, yemeğe başlanır.

Besmelenin bereket kerameti

İlk gittiğimiz zaman, (Üstad hazretlerini Barlada ilk ziyaret, ilk sofra yemek hatırası da şöyle olmuştu.

Ha, yemek. İlk yemek girdi. Biz yedi sekiz kişi oturduk. “Fiatını verelim, Bismillah” yemeğe başlanmıyor. Biraz duruyor, “Bismillah”, biraz daha duruyor “Bismillah.” Ben çok zaman sonra hükmettim ki; Biz Bismillah’ı şümulüyle söyleyemiyoruz da o Zat herbirimizin namına Bismillah diyor. Isparta havalisinde hamur tahtasını sofra diye kullanırlar. Hamur tahtası geldi. O kadar insan yedi. Elhamdülillah. O yemek bitmedi. Yemek hemen hemen aşağı yukarı geldiği gibi gitti.

Şimdi şu hadiseyi bir iki münasebetle ben de taklid ettim, taklid! Birisi Kars’ta iken. Akşama yakın gayet kuvvetli yemek yiyen iki kişi ile bir zatı ziyarete gittik. Ev sahibi hanımı ile beraber bir kap yemeklerini yerken, biz kapıyı çaldık. Kapıyı açtı, “Buyrun” dedi, hanımı öbür tarafa geçti. Bir sahan içersinde patates yemeği. Bu zatın iki avucuna ancak sığar. Dedim ki: “başlamayın!” Size Üstad’la ilk görüştüğümüzde şahid olduğum Besmelenin bereketine dair olan hikâyeyi anlatacağım. Biz de taklid edeceğiz. İnşallah Cenab-ı Hak bize de bereketini ihsan eder. Bu hikayeyi onlara anlattım. O tarz hareket ettik. Ondan sonra Bismillah dedik, başladık. O yemeği bitiremediler bu oburlar!

Bundan iki sene evvel Elaziz’de bir Kur’an kursu açılıyor. O da Pazara rastlamış. Ankara’dan, şurdan burdan birçok misafirler var. Bizim de Pazar günleri kırda sohbetimiz var. Birinci Cihan Harbinde Üstad Hazretleri ile beraber muharebede bulunmuş Bakır Hoca dediğimiz bir arkadaşımızın bahçesinde olacağız. Arkadaşlar “Bugün ne yapalım?” dediler. Ben de “Şöyle on-onbeş kişiyi idare edecek kadar bir şeyler yapın” dedim. Çünkü o kurs için davet edenler, misafirler için hazırlık yapmışlar. Civar vilayetlerin hepsinden var, uzaktan gelenler de var. Nihayet merasim bitti, öğleyi kıldık, biz bahçeye gittik. İşte on-onbeş kişiyi idare edecek kadar bir yemeğimiz var. Baktık ki on kişi bu taraftan, onbeş kişi o taraftan, sekiz kişi bu taraftan, böylece her taraftan gelmişler. Onbeş kişilik yemek, altmış-yetmiş kişilik sofra oldu. Misafirlere karşı bir mahcubiyet var. Yaaa, ol deyince olmaz ki. Bekleyin, şehirden yemek getirelim, bu da olmaz! Dedim ki: “Arkadaşlar, Size Besmelenin bereketine ait hikayeyi söyleyeyim” ve onun zeyli olan taklidimizi de anlattım. Hülasa fiatını verelim dedik ve Besmele ile başladık, ama taklid ha taklid! O altmış yetmiş kişi doyasıya kadar yediler elhamdülillah, yemek arttı. Fesübhanallah, taklidimize bile Cenab-ı Hak böyle bereketi ihsan etti

Bir defa yanına gittiğim vakit, o gün Sıddık Süleyman dahil yanındakiler bir tarafa gitmişler. Hiç kimse yok. Kalktı, kendi eliyle çay yaptı. Böyle bir bardağa kendisine, saplı büyükçe bir bardağa da bana çay koydu. Daha fazlasını verir. Yine fiyatı var. Çayı içerken unutmuşum. Dibinde biraz artmış. “Kardaşım, sen sünnet bilmez!” dedi. Şimdi imkânı mı var, bir çay içeyim de, Üstad’la beraber içtiğimiz çay hatırıma gelmesin.

O’nun için asıl hârika olan bu eserlerdir

Nereye gitsem diyorlar, “Üstad’la olan maceranızı anlatın.” Üstad ile olan maceram ne olacak ki, diyorum. Macerası şudur: Elimizdeki kıymetli eserlerin ne gibi şartlar altında yazıldığını düşünün. Bunlar düşmanlar tarafından bile takdir ediliyor. Ama malumdur ki; kıymetli eserler, bilhassa münekkitlerin eline geçecek, onların diline düşecek kıymetli eserlerin kusuru olmamak gerektir. Mesail-i imaniyeden bahsediliyor. Bu eserlere karşı kusur aramak için kulaklarını dikenler çıktı. Hâlbuki böyle bir şey yok (yani eserlerde kusur bulamadılar). İftira ettiler, Mustafa Sabri’yi mezardan çıkarıp konuşturdular. İftiranın bu derecesine vardılar. Ancak iftira ile tenkit edebildiler. Eğer bu eserlerin içinde hakikatte bir kusur olsaydı, bu müfterilerin gözünden kaçmayacak idi.

Yaa! O’nun için asıl hârika olan bu eserlerdir. Bir Zat, O da kendi tabirince, yarım ümmi, yardımcısız, tazyikat altında ve daima kendisine şüpheli olarak bakılan bir Zat tarafından yazılan bu eserler en büyük harikadır.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

m.fırat, 2008-03-06 01:28:39

Yazıda 1895 doğup ve 1986 da vefat ettiğini ve 81 yaşında vefat etmiştir, yazıyor. 1895-1986= 91 eder..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

A. Cömert, 2008-03-07 01:52:02

sayın Fırat, yanlışlık olmuş.Düzelttik. İkazınız ve dikkatiniz için teşekkürler..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

YUVALI HATİP HOCA

YUVALI HATİP HOCA

Asıl adı Mehmed Ali Bilgin olan Yuvalı Hatip Hoca 1891 yılında Ankara’nın Yenimahalle ilçes

VELİ IŞIK KALYONCU

VELİ IŞIK KALYONCU

Veli Işık Kalyoncu, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin son yıllarının ve Risale-i Nur

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

ŞÜKRAN ÜNLÜKUL

20 Kasım 2011 tarihinde milyonların Üstad dediği Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gelini Mu

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

ŞEMSEDDİN TUĞRUL

13 Temmuz 2009 tarihinde Şemseddin Tuğrul Ağabeyin Van’daki dükkânındayız. Van hizmetlerini

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

SÜLEYMAN KAYA (GAYE)

İşte efsanevi bir kahraman daha; Süleyman Kaya... Daha doğrusu Hz. Üstad’ın düzeltmesiyle

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

RIDVAN (ERDOĞAN) UTANGAÇ

Bursa’nın Aksu Köyünde Rıdvan ağabeyin evindeyiz. Aksu Köyü yeşilliği ve bol suları ile

REFİK AĞIR

REFİK AĞIR

Avukat Gültekin Sarıgül “Ömer kardeş, Burdur’da Hz. Üstad’la görüşmüş yaşlı bir a

ÖMER KUŞ

ÖMER KUŞ

Ömer Kuş, epey zamandır gözlerden ırak kalmış çok eski, çok fedakâr ağabeylerimizden biri

OSMAN BOZKURT

OSMAN BOZKURT

Osman Bozkurt, Hz. Üstad’ın tabiriyle “Kahramanlar Ocağı Denizli”nin Süller Nahiyesinden.

MUSTAFA KARAPINAR

MUSTAFA KARAPINAR

Mustafa Karapınar ile İstanbul Bostacı’da, evinin yakınında bulunan tarihi Kuloğlu Camiinde

NADİR BAYSAL

NADİR BAYSAL

Bediüzzaman Hazretleri 1936-1943 yılları arasında Kastamonu’da sürgün olarak yaşamıştır.

De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.

Cum'a, 8

GÜNÜN HADİSİ

"Üç defa kapıyı çalın. İzin verilirse girin; aksi halde dönün."

Riyazü's Salihin, 2/874

TARİHTE BU HAFTA

*Muhammed Raşid Hz.lerinin Vefatı. (22 Ekim 1993) *Astronomi Alimi Uluğ Bey'in Vefatı(25 Ekim 1449) *Fatih Sultan Mehmed Han'ın Trabzon'u Fethi(26 Ekim 1461)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI