Cevaplar.Org implant

HÜSREV AYDINLAR HOCAEFENDİ(1884–1953)

Hüsrev Hocaefendi bir dönemin isimsiz kahramanlarındandır. Özellikle milletin kendine dönüşünün bir umudu olan İmam Hatip düşüncesi, o ve emsali bazı büyüklerimiz etrafında örgülendi.. Bu mevzuda ilk akla gelen


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2007-04-13 07:19:03

Hüsrev Hocaefendi bir dönemin isimsiz kahramanlarındandır. Özellikle milletin kendine dönüşünün bir umudu olan İmam Hatip düşüncesi, o ve emsali bazı büyüklerimiz etrafında örgülendi.. Bu mevzuda ilk akla gelen Konya'da Veyiszade Mustafa Kurucu ise İstanbul'da o ve merhum Mahmud Bayram hocadır.

Onlar bir bâd-ı hazan'ın estiği acı bir dönemde zehir yudumlamış kametlerdir..Evet bir bâd-ı hazan… Alvar İmamı o kasırgayı ne güzel ifade eder:

Bâd-ı hazân esti bağlar bozuldu,

Gülistânda katmer güller mi kaldı?

Şecerler kırıldı, bârlar üzüldü,

El atacak dahî dallar mı kaldı?

Bir sel aldı sahrâları bürüdü,

Ağaçlar kurudu, kökler çürüdü,

Erler yüreğinde yağlar eridi,

Hasb-i hâl edecek kâller mi kaldı?

Bozuldu dünyanın bâğ u bostânı,

Zâğ-ı siyeh yaktı bu gülistânı,

Bülbüller okusun dertli destânı,

Elvân nakış, keşmir şallar mı kaldı?

Er olan eridi yağ gibi gitti,

Şîr-i nerler zîr-i türabda yitti,

Serviler yerinde mugaylan bitti,

Petekler söndüler, ballar mı kaldı?

Ebnâ-yı zemânın gaflet serinde,

Oynarlar, gülerler yerli yerinde,

Saâdet, hidayet binde birinde,

Helâki fark eder haller mi kaldı?

Er olan çekildi çıktı aradan,

Her biri mahvoldu gitti sıradan,

Gazab etti âlemleri yaradan,

Mübtela olmamış iller mi kaldı?

Dillerde kalmamış hidayet nûru,

İslâm'ın kalmamış kalbde süruru,

Kurban olur İslâm bulsa kubûru,

Lutfî, Hak söyleyen diller mi kaldı?

Bir dertli bağban da o günleri bir sohbetinde şöyle dile getirir: "Benim neslim, benden evvelkilerin nesli, imana ve Kur'an'a gitme mevzuunda hep mümanaat gördüler ve cebren şerre, şirretliğe, kötülüğe, küfre ve dalalete sevk edildiler. İnanın, ne mektep müsaitti, ne mektebe giden yollar müsaitti, ne mektepteki eğitim müsaitti ve ne de o mektep öncesi kurslarda destek olan bir inayet eli vardı. O günün nesilleri tamamen boşlukta yüzüyordu. Ve boşlukta olduklarından dolayı bazıları onları istediği tarafa çekebiliyordu. Yani asılmış bir adam gibiydi; yerden ayakları kesilmiş havada sallanıyor, küçük bir hareketle siz istediğiniz yöne, ister sağa, ister sola çekebilirdiniz."

İşte, 10 asır Kur'an'a bayraktarlık yapmış bir vatanın evlatlarının manevi istiklal savaşında cephe kumandanlarından biridir Hüsrev hoca.. Zor dönemin bu büyük insanlarını hatırlatmak bizim için kadirşinaslıktır. Bu çalışma bunun için hazırlandı. Eldeki imkân ve şartlar gereği istenen kıvamda olmadı ama en azından Hüsrev Efendi hakkında Internet ortamında az bir bilgi vermesi açısından sevindiricidir. Ruhu şâd olsun..

Neş'et Ettiği Çevre

Muhammed Hüsrev Aydınlar Hocaefendi Makedonya'nın Struga iline bağlı Labunişta köyünde 1884 senesinde dünyaya geldi. Aslen Arnavut asıllı bir ailedendir. Onun için İstanbul'da "Arnavut hoca" diye meşhur olmuştur. Babası Numan Efendi dini tahsil için onu köy hocalarına teslim etmişti. Daha sonra Ohri'de ve Tiran'da bir buçuk yıl kadar ders okudu.

Dersaadete Geliş

İlmi kariyerini daha ilerletmek amacıyla o sıralar ilim cihetiyle dünyanın dikkatini çeken İstanbul'a gelmeye karar verdi ve 1910 yılında bu niyetini gerçekleştirdi. İstanbul'da Karagümrük'te Üçbaşlar medresesine yerleşti.

Buradaki mühim hocaları Kastamonulu Ahmed Efendi, Tavaslı Hasan Efendi, İzmirli İsmail Hakkı(Hüsrev hoca daha sonraları reformcu fikirlere kapılan bu hocasına şiddetle cephe almıştır) ve o zamanların bir meçhul-u meşhuru olan Rebii Molla hazretleridir. Dar-ül Hikmet-il İslamiye azalarından olan bu zat hakkında merhum Sadık Dânâ Efendi şu bilgileri vermektedir: "Elmalılı Hamdi Efendiler ve emsali zevat, bu zâtı getirir, baş köşeye oturturlardı. Bir Cemal Efendi vardı. Esasında Rum imiş evvelce. Sonra Rebi Molla'nın halini görmüş, gıbta etmiş, bu ne güzel insan diye. Rebi Molla geceleri ibadet ediyor sabaha kadar, dedikodusu yok. İyi kötü tefrik etmeden herkese şefkat kanadı açık. Haliyle kaliyle tam bir Müslüman. Herkes tarafından çok seviliyor. Bu Cemal Efendi de Rebi Molla'nın halini görüp Müslüman oluyor. Sonra da ihvan oluyor. Ben sordum "nasıl oldu?" diye, anlattı. "Bizim komşumuz vardı Rebi Molla, diye. İki ineği vardı. Sütlerini satar, onunla rızıklanırdı. Bir gün bu inekler bizim bahçeye girmiş, oradaki otlardan yemişler. Bunu gören Rebi Molla işçisine ineklerin sütünü bize teslim etmesini tenbih etmiş. Biz kabul etmedik, "o sütler sizin" dedik. Ama Rebi Molla, ottan gelen gıdalar tahavvülât geçirinceye kadar o sütleri ne sattırmış, ne de içilmesine müsaade etmiş. Biz onun bu haline âşık olduk. Ondan sonra da hem Müslümanlıkla şereflendik, hem de bu yolu bulduk."

Hüsrev Efendi bir süre Karagümrük'te kaldıktan sonra Süleymaniye Medresesine kaydoldu ve 1919'da tefsir ve hadis şubelerinden mezun oldu. Ardından Ruus imtihanını kazanarak hem dersiamlığa hem de İbtida-i hariç medreseleri Arapça hocalığına tayin edildi.

Hocalığı

Talebelerinden merhum Mahmud Bayram Hocaefendi onun ilmi seviyesine şöyle dikkat çekmektedir: "İlimle mücehhezdi. Dört mezhebin fıkhını hepsini de iyi bilirdi. Hadiste de otoriteydi. Çok güzel Arapça bilirdi. Hem de Arap gibi, Arap ağzıyla Arapça konuşurdu da "nereden belledin sen Arapça'yı bu kadar güzel konuşuyorsun" diye sorduklarında "benim hocam Peygamber Efendimiz" derdi "Peygamber Efendimizden öğrendim" (yani hadis ilmiyle fazla tetebbuu neticesi Efendimizin fasih arapçasına vukuf kesbetmesini anlatıyor.)

Fahri Eğitim

Cumhuriyet döneminde Medreseler kapatılınca fahri olarak hizmetine devam etti. Talebesi Abdülhalim Akkul "30 sene kadar bizzat ders okuttu. Cami ve evde. 1953'te, 70 yaşında vefat etti. Kaç kere onunla birlikte karakollarda sabahlamışızdır" şehadetinde bulunuyor.

Hocaefendi ortamın alabildiğine zorlamasına rağmen İslami tedrisata ara vermedi. "Mahkemelere çok çıktı, cesaret-i medeniyesi çok kuvvetliydi" der talebelerinden merhum Mahmud Bayram Hocaefendi.

Onun bir âlimin ilmini süsleyen en mühim vasıflardan olan celadeti hakkında merhum Esad Coşan Hocaefendi şunları demektedir: "Fatih Camii'nde celâlli, celâdetli,-nur içinde yatsın, Allah mekânını cennet etsin- sert bir Hocaefendi vardı. Caminin imamı değil de, camide ders veren Hüsrev Hoca derler, bir Hocaefendi vardı.

Meşhurların çoğu onun derslerine giderlermiş. O Halk Partisi'nin dini yasakladığı zamanda; gazetelere din sözü alınmayacak, dini tefrika konulmayacak; camiler kapatılacak, satılacak, yıkılacak; vakıflar satılacak denilen o zulüm devrinde, hiç kimseden korkmadan ders anlatırmış. Gündüz anlatırmış, gece anlatırmış... Evine gelenlere anlatırmış... Seher vaktinde anlatırmış, sabah vaktinde anlatırmış, gece yarısında anlatırmış. Yani, böyle kahraman bir insan...

Şeyhlere filân da çok çatarmış, veryansın edermiş. Yalnız, bizim Hocaefendimiz'den önce makamda oturan, onun arkadaşı olan Abdülaziz Efendi'ye kendisi gönderirmiş talebeleri... "Evlâdım git, ona intisab et!.. O başkaları gibi değil..." diye ona göndermiş bizzat... Öyle celâdetli bir insan; onun için, çok seviyorum."

Hicreti

Baskıların git gide yoğunlaşması üzerine 1936'da memleketine dönmek bahanesi ile yurtdışına çıktı ve Medine'ye yerleşti. Ancak ailesinin sağlık durumu sebebiyle 1937'de İstanbul'a döndü. Burada bütün baskılara rağmen yine ders okutmayı sürdürdü.

İstanbul İmam Hatip okulunun açılması üzerine iki sene kadar meslek dersleri verdi. Sağlık durumunun ağırlaşması üzerine istemeyerek de olsa derslere ara vermek zorunda kaldı ve 23 Nisan 1953'de İstanbul'da dar-ı bekâ'ya irtihal etti. Mezarı Edirnekapı Sakızağacı mezarlığındadır.

Eseri:

Tek eseri olan Risaletü'l Mevahib-il İlahiye onun Arapça'ya ve tefsir literatürüne vukufunu gözler önüne sermektedir.

Hocaefendi kitabi eser yerine canlı eser verme yoluna ağırlık vermiş ve çok kıymetli kimseler yetiştirmiştir. Bunlar arasında ilk akla gelenler Salih Şeref, Abdülhalim Akkul, Yaşar Tunagür, Sadık Fidancı, Emin Saraç, Erzurumlu Mustafa Necati Efendi, Hüseyin Karagözoğlu ve Mahmud Bayram Hocalardır.

Azmine misaller

Hüsrev Efendinin talebe yetiştirmekteki azmi hâlâ menkıbe şeklinde dilden dile nakledilmektedir. Bunlardan en meşhur bir hadiseyi talebesi merhum Mahmud Bayram Efendi şöyle anlatmaktadır: "Hocam Hüsrev Efendi'nin kızı hastalanmıştı. Kullanacağı ilaç o günün parası ile 60 lira idi. Hoca'nın maddi durumu müsait değildi, alamadı. Çocuk hastalıktan kurtulamadı, vefat etti. Hoca, kızının öldüğü gün derse geldi. Mezarlığa dersi bitirip gitti. Mezarlıktan döndükten sonra da yine derse geldi. Üzgündü. Gözlerinden yaşların süzüldüğünü görüyorduk. Dersi tatil etsek mi, diye soracak olduk."Yok" dedi." Ders tatil edilmez."

Bir başka hadiseyi de merhum M.Esad Coşan Hocaefendi nakletmekte: "Hatta anlatmışlardı Hüsrev Hoca denilen bir âlim... Tabii, insan sabahtan akşama kadar çalıştıktan sonra evine yorgun argın döner, biraz da istirahat etmek isteyebilir. Bazı kızlar gelmişler:

"-Hocam, biz camiye gelemiyoruz, çalışmalarımız var. Acaba biz de geceleyin veya sabahleyin şu vakitte grup halinde gelsek, ders verebilir misiniz?.."

En müsait olmayan zamandaki isteklerini dahi, o âlim reddetmemiş ve onlara ilim öğretmiş. Hakikaten de çok kıymetli talebeler yetiştirdiğini ve başlı başına bir ilmî hareket meydana getirdiğini, onu tanıyan kimselerden öğreniyoruz."

Bir talebesi onun ders okutma aşkını şöyle anlatıyor: "Vefat ettiği 1953'e kadar ondan ders almaya devam ettik. En son Çengelköy'de oturuyordu. Ölümünden üç gün evveline kadar derse devam etti. En son gittiğimizde kitabı tutacak hali yoktu ve eli titriyordu. Biz dedik ki 'Hocam artık bırakalım. İyi olduktan sonra derse devam ederiz.' Hoca o zaman ağlayarak kitabı bıraktı ve ellerini açtı ve dedi ki 'Ya Rab. Sen şahit ol. Ben bırakmadım. Bana bıraktırdılar."

Emin Saraç Hocaefendi onun aşk ve şevkini kendisiyle yaptığımız görüşmede şöyle anlatmıştı: "Hüsrev Efendi biz İstanbul'a ilk geldiğimizde burada, minberin sağ tarafında her gün ders okuturdu. Öğlen ve ikindiden sonra en yüksek dersler okunurdu. Hidaye'yi(Fıkıh) okutuyordu, Kadı Tefsirini, Buhari-i Şerifi, İhya u Ulûm'u, Şifa-yı Şerif'i, Risale-yi Kudsiye'yi okuturdu. Bu gibi kitaplar burada devamlı surette okunurdu. Hüsrev Efendi o sıralar en çok ders okutan kimseydi.

Tabii o sıralar İstanbul'da çok hocalar vardı. Mesela Hazim Efendi, Mesnevi okuturdu. Mekki Efendi, Kadı Tefsiri okuturdu. Şurada Kulalı Emin Efendi ders okuturdu. Ama Hüsrev Efendi en çok ders okutanlardandı.

Bir gün camiden çıkıyoruz. Kahvehaneleri göstererek; "Evladım, buraya oturmaya alışan şu ilimden zevk alamaz" dedi. Güzel bir tembihti. Bir gün de Şehzedebaşında "Direkler arası" denen bir yer vardı, iki tarafında sinema vardı. Oradan geçerken "Şu sinemada resimlere bakan kimse bu ilimden zevk alamaz, nasip olmaz. Sakın oralara gitme" demişti.

Bu tembihler vesilesi ile dokuz sene Kahire'de kaldığım sürede bir defa bile sinemaya gitmedim. Yalnız bir defa İstanbul'un fethini anlatan bir film gelmişti. Ezherli talebe arkadaşların ısrarıyla, vatan hasreti ile onu görmek için gittik. Hüsrev Efendi bize böyle güzel tembihler yapmıştı. Allah rahmet eylesin.

Bir de düşün, öyle fedakâr ki, kızı uzun zaman verem hastalığına müptela idi, vefat etti. Ama Hocaefendi dersi bırakmadı. Derse geldi. Ondan sonra kızını defnetmeye gitti. Ve onun o devirde yaptığı o işler büyük bir şeye vesile oldu. Eslafın tedris vazifesinin devamını sağlamış oldu.

 

 

Bir defasında Hüsrev Efendi'yi buradan emniyete götürmüşler. Koltuğunda Buhari-yi Şerif var. Demişler ki; "Hoca ders vermenin yasak olduğunu bilmiyor musun?"

Hüsrev Efendi demiş ki: "Ben ne yapıyorum biliyor musun?" İşte okuttuğum kitap.. Komiser Ben ne anlarım "deyince Hocaefendi; "Anlamazsan beni neye çağırdın?" cevabını vermiş.

-Ömer Nasuhi Efendi de kendisine çok saygı gösterirmiş..

-Onlar birbirinin kıymetini bilir, gereken saygıyı gösterirlerdi."

İstiğnası

Hüsrev Efendi bir çok dersiâmlar gibi tevhid-i tedrisat kanunundan sonra boşta kalmış ve maddi sıkıntılar yaşamıştı. Geçimini evinin bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri satmak suretiyle sağlamış ve çok müstağni yaşamıştır.

Emin Saraç Hocamız bu duruma şu hatırasıyla ışık tutuyor: "Hüsrev Efendi ile bir keresinde Tirmizi'ye başlamıştık. İzmir'den bir arkadaşı geldi. Hoca'nın sırtında çizgili bir pardesü var. Ancak pardesünün arkasında kocaman bir yama. Arkadaşı, kendisine herhangi bir yardım bulunmak isteğini bildiriyor. Hüsrev Hoca, "Peki, diyor, ancak şahsıma bir yardım istemem."

"Git, bana şu kadar takım Tirmizi al." 15–20 takım. Tirmizi"ler geliyor. Onları öğrencilerine dağıtıyor. Bir tanesini de benim için ayırıyor. "Bunun sahibi var" diyerek. O nüsha hala bendedir. Saklarım."

Cenaze masrafları için gerekli olan para ne kendi ailesinden ne de talebelerinden çıkmamış, derslerine devam den bir polis memuru o gün aldığı emeklilik ikramiyesi ile bu masrafları karşılamış, daha sonra talebelerinin temin parayı da kabul etmeyerek Hüsrev hocanın ailesine vermiştir.

İmam Hatip Liseleri ve Hüsrev Hoca

İmam Hatip fikrinin bu millet üzerinde uyandırdığı ümidi bir kalem erbabı ne güzel anlatır: "Bir kış gecesi kadar uzun, karanlık ve soğuk fetretten sonra, bir nevbahar elbette beklenmekteydi... O rüyayı sen gerçekleştirdin. Ümitlerin bitmek üzere olduğu demde, semamızdan kasvetli bulutları silip, hasret dolu kalp dudaklarına tebessüm getirdin. Kadir bilmezlerin elinde değersiz emtia gibi atılıp itilen cihan değer hakikatler, seni görmekle antikacısını bulmuş gibi dırahşân akisler arz etmeye başladılar.

Adın en ücra yerlere ulaştı... Şanın karanlığın ödünü kopardı, uğradığın yerlerde. Canı dudağına gelmişlere can, eli boynunda bedbinlere, dine hizmet şevkini ulaştırdın. Anadolu'nun taşına toprağına sinmiş mukaddes ruh, senin sayende, düşmanların işmizazına rağmen bir kere daha şehbal açtı ve bu uğurda adını ebedileştirecek âbideler ma'nâsına binlerce binalar kuruldu. Fecrindeki bu tarrakalar büyük bir toyun davul sesleri veya tül tül zuhur eden şafaklar arkasında, mevcudiyeti hissedilen gündüz ışıkları..."

Aynı gönülden bu güzide kurumlar hakkında şu ifadeleri de görüyoruz: "Ben de öyle gözümde büyütüyordum. İmam Hatipler, onları bir melek gibi görürdüm, o Kestanepazarında. Hatta o ikinci kattadır, altı dükkandır. Derdim ki ben öldüğüm zaman beni şuralarda bir yere gömseler de bu imam hatiplerin sesinin soluğunu duysam."

İşte İmam Hatiplerin şahsında yeniden dirilişimizin rüyalarını gören kutlulardan biride Hüsrev Efendi hazretleridir. Merhum Mahmud Bayram bize bu konuda şu bilgileri vermekte: "Çok hizmetleri oldu İmam Hatibe. Hocaların İdarecilerin hepsiyle kavga ederdi o talebenin şevkinin kırılmaması için. Hele o ilk açıldığı sene. "Hiçbirini sınıfta koymayın çocukların" diye tembihlerdi hepimize.

Hatta öyleki, bir gün benim dersimde, not defterimi elimden aldı ve notları kırık olan zayıf talebelerin hepsini sözlüye kaldırarak, hepsine birere kelime-i şehadet getirterek, hepsine birer on verdi, oturttu. Sonra da: "Oğlum" dedi "eksiklerini, noksanlarını sonraki yıllarda tamamlarız. Şu bir iki sene idare edin çocukları! Şevkleri kırılmasın! Hepsi gurbet çocuğu bunların, hepsi köyden geldiler. Şevkli gitsinler, şevkli gelsinler."

Bizim acemilik dönemimizdi daha o zamanlar. Böyle bir insandı Hüsrev Efendi. Allah rahmet eylesin. İmam Hatibe talebe alınması ve bu mekteplerin geliştirilmesi için yapmadığı, yapamayacağı yoktu.

Hatta şöyle bir şey olmuştu o tarihlerde. Eyüp Sabri Hayırlıoğlu geldi bir gün İstanbul'a. Yeni açılan ve açılacak olan İmam Hatip okullarına eski müderrislerden ve medrese mezunlarından müdür arıyor. Hüsrev Efendi bizi de çağırdı toplantıya. Ne oldu biliyor musunuz? O eski hocaefendilerin bir çoğu nazlandılar "Biz İstanbul'a alıştık buradan başka yere gidemeyiz" diye naz ettiler, kabul etmediler Hayırlıoğlu'nun o hayırlı teklifini.

İçlerinde sadece Hüsrev Efendi kabul etti. Hatta kızdı da öbürlerine "Yahu arkadaşlar ne yapıyorsunuz siz? Ben hiçbir ayırım yapmadan, hiçbir ön şart ileri sürmeden nere olursa gidebilirim" dedi. Onu Konya'ya göndereceklerdi, sonra ne oldu bilmiyorum vazgeçtiler."

Şu hatıra da bahçıvanın bir gül için binler dikene katlanmasına güzel bir misaldir; "İmam Hatip'te müdür Celaleddin Öktem Bey, okul açılmış, sene ortasına gelinmiş. Her şey darmadağınık. Düzen diye bir şey yok. Bir gün Hüsrev Efendi'ye, okuldaki dağınıklığın giderilmesi ve eğitimin daha da İslamî bir muhtevaya bürünmesi noktasında isteklerin yer aldığı bir mektup geliyor. Hüsrev Efendi, "Bu mektubu ben müdür beyin yanına girdiğimde bana verin" diyor. Giriyor. Mektubu getiriyorlar. Hüsrev Efendi mektubu alıyor. Celaleddin Öktem Bey'e:

- Şunu okur musunuz, diyor. Benim gözlerim biraz rahatsız da."

Celaleddin Bey mektubu okuyor. Hiddetleniyor. Hem mektubu yazana, hem Hüsrev Efendi'ye bağırıp çağırıyor. Hüsrev Efendi tek kelime etmiyor. Sonra müdürün odasından çıkıyorlar. Hüsrev Efendi, Mahmut Bayram Hoca'ya -ki hem talebesi hem de meslektaşıdır- şu unutulmaz sözleri söylüyor:

-Oğlum, ben mahkemelerin içinden gelen bir adamım. Ama bu okul rayına oturana, çocuklar kendine gelene kadar, eğil de başına küçük abdestimizi yapalım deseler, eğilirim."

Bir talebesi anlatıyor: "İmam Hatip Okulunda Akaid dersine girerdi. Bütün okulun akaid dersine... Evi Çengelköy'deydi. Bir gün okula gelirken, rahatsızlanmış. Kalpten. Tekrar eve götürmüşler. Ben de koştum, gittim. Eve vardığımda baktım altı yedi kişi oturmuş hocanın yanına ders okuyorlar. O da yatıyor, kalkıyor, ilgileniyor ama konuşacak takati yok. Çok zayıflamış. Öğrencilerden birisi hocaya dedi ki: "Hocam, hastalığınız sizi yoruyor. İnşallah biraz iyileşseniz de o zaman yeniden okusak..." Hoca elini açtı "Ya Rabbi, dedi, ben dersi bırakmadım. Çocuklar tatil edilmesini istediler." Ben Hüsrev Hoca'nın bir gün "işim var, derse gelmeyin" dediğini işitmedim. Kıyamet kopsa dersini tamamlardı."

"Unutamadığım bir hatıram var. İmam Hatipin orta ikinci sınıfındaydım. Vefa'da bir ahşap konakta okuyorduk o zamanlar. Bir zamanlar ortaokul olarak kullanılmış, zamanla terkedilmiş ve İmam Hatibe yer aranırken orayı bulmuşlar. Ahşaptı bina, soba yakarlardı. Rahmetli Tevfik İleri ziyarete geldi İmam Hatip Okulunu. Biz o zaman ikinci sınıfta idik. Ders rahmetli Hüsrev Hocanın dersi idi. Orada bir konuşma bir takdim yaptı. Ondan sonra Arnavut şivesiyle "Vekil bey, vekil bey, bunların her biri cevherdir, cevherdir." demişti Rahmetli."

Ulema ile münasebeti:

Bediüzzamanla Görüşmesi: Hüsrev Efendi'nin hocası Rebii Molla, Dar-ül Hikmet-il İslamiye'nin son azalarındandı. Bilindiği gibi Osmanlı'daki çalkalanma ve sık sık gerçekleşen hükümet değişikliklerinden bu müessese de nasibini almıştı. Her yeni Şeyhülislamla beraber azalarda da değişiklik adet olmuştu. Ama Sadık Albayrak Bey'in Son Devrin İslam Uleması adlı eserinde beyan ettiğine göre bütün şeyhülislamların değiştirmediği tek aza Hazret-i Bediüzzaman'dı. Bu vesile ile Rebii Molla ile Bediüzzaman'ın bir arkadaşlığından söz edilebilir.

Hüsrev Efendi'nin yetiştirdiği kıymetlerden merhum Yaşar Tunagür Hocaefendi Bediüzzaman'la Hüsrev Hoca'yı görüştürmüştür. Tahir Taner beyefendi bu konuda şunları yazmakta: " Yaşar Tunagür Hocamızın Üstad'ı görüp görmediğini sormuştuk ki, o cevabında Hüsrev Hoca'yı Üstadla görüştürdüğünü de anlattı. Ben Hüsrev Hoca'nın Üstadla ilgili intibalarını sorunca şöyle anlattı:

"Evet, Hüsrev Hoca büyük bir âlimdi. Devrin büyük âlimlerinden Ömer Nasuhi Bilmen Hoca bile onun huzurunda edeple dururdu. Bediüzzamanla o gün uzun süre görüştüler. Bediüzzaman Hüsrev Hoca'nın yanından ayrıldıktan sonra ben de sizler gibi merak edip Üstad hakkındaki kanaatini sordum.

Uzun uzun düşündü ve dedi ki: "Vallahi ben çok âlimler tanıdım. Fakat bu zatın ilmine ve haline akıl sır erdiremedim. O'nun ilmi, hali akılla izah edilecek tahsille elde edilecek bir şey değil. Vehbi bir ilim ve hâl var. Benim aklım sırrım bunlara ermez."
Ahmed Hamdi Akseki: Osmanlı âlimlerinin birbirinin kıymetini bilmesine başka bir misal de Ahmed Hamdi Akseki merhumla alakalıdır. Yıl 1950. Türkiye'de iktidar değişmiş. CHP dönemi sona ermiş. Hüsrev Efendinin talebelerinden Abdülhalim Akkul hocaefendi Ankara'ya gidiyor. Müftülük veya vaizlik almak istiyor. Uzun bir süre Diyanet'i arıyor. Diyanet İşleri Riyaseti, bir apartmanın en üst katında bir daire. Sora sora onu buluyor. Reis Merhum Ahmed Hamdi Akseki. Kapıyı vurup, içeri giriyor. Akseki Hoca, onun bir mesele sormak için geldiğini zannediyor. Oysa Abdülhalim Hoca onu şaşırtıyor:

"Vaiz veya müftü olmak istiyorum, Hocam".

"Sen, Arapça'yı nereden okudun, yasak değil mi Arapça oğlum," diye soruyor Akseki Hoca. Şaşırmakta haklı. Çünkü Arapça yasak, Kur'an okumak yasak, hacca gitmek yasak. Abdülhalim Hoca, Hüsrev Hoca'dan ders aldığım, diğer hocalarını anlatıyor. Aksekili Hoca'nın gözleri ıslanıyor.

"Hüsrev Hoca çok samimidir, çok ihlâslıdır, çok cesur, çok şecaatlidir, O okutur" diyor. Abdülhalim Hoca da Hüsrev Hoca'nın "Ahmed Hamdi şerikim kalemiyle İslam'a yardım eder, ben lisanımla" dediğini naklediyor. Aksekili Hoca çok duygulanıyor.

KAYNAKLAR

1-İslam Ansiklopedisi-Cilt:19-İFAV Yayınları-İst–1999

2- http://www.herkul.org/10.12.2001

3-Altınoluk Dergisi: sayı: 19, 26, 27, 136, 157

4-dervisan.com/yazi2/c931202.html - 38k

5-mail.zikrullah.com/yazilar/arsiv/z010602.htm - 43k

6-fgulen.com, 02.10.2006

7-Celal Hoca- Mustafa Özdamar- Marifet Yayınları- İst-1995

8-Son Devrin İslam Uleması-Sadık Albayrak- Milli Gazete Yayınları- İst-1980

10- Hülasat-ül Hakayık- Alvarlı Hace Muhammed Lütfi- Damla Yay.

11-

http://www.cevaplar.org/index.php?khide=visible&sec=16&sec1=59&yazi_id=5387

12- Son Devrin İslam Akademisi- Sadık Albayrak- İz Yayıncılık- İst

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

süleyman sami s, 2007-10-12 04:24:03

cenabı allah emeklerini zayi etmedi bu alimlerin onlarla hak geldi batıl yok olmaya başladı ve sonunda yeştirdikleri imam hatip zihniyeti iktidarda.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Abdullah, 2007-04-16 03:24:15

Allah ona ve onun gibilere rahmet eylesin..Küfre karşı şedid,ilmi ile amil muttaki alimlere ne kadar çok ihtiyaç var..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-11.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-11.BÖLÜM

ISPARTA HAYATI “Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki: Isparta vilâyetini, eskiden beri bi

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-10.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-10.BÖLÜM

EMİRDAĞ HAYATI [Ağustos 1944-Ocak 1948 ] Denizli hapsinden tahliye olan Said Nursî,Denizli’de

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-9.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-9.BÖLÜM

KASTAMONU HAYATI [Mart 1936 - 20 Eylül 1943] Eskişehir hapsinden çıktıktan [27 Mart 1936] sonr

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-8.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-8.BÖLÜM

BARLA HAYATI [1927 - 1934] Evvela Erzurum’a, oradan Trabzon’a, Trabzon’dan deniz yoluyla İst

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-7.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-7.BÖLÜM

ANKARA’YA ÇAĞRILMASI [1922] Bediüzzaman’ın Millî Mücadele sırasında İstanbul’daki m

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-6.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-6.BÖLÜM

DÂRÜ’L-HİKMETİ’L-İSLÂMİYE’DE [13 Ağustos 1918] Esaret dönüşü İstanbul’da büy

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-5.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-5.BÖLÜM

I. DÜNYA HARBİ’NDE GÖNÜLLÜ ALAY KUMANDANI Bediüzzaman, I. Dünya Harbi’nin başlamasıyla

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-4.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-4.BÖLÜM

HÜRRİYET’İN İLANI VE BEDİÜZZAMAN İstanbul’da, Hürriyet’in ilanından [23 Temmuz 1908]

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-3.BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-3.BÖLÜM

YENİ BİR EĞİTİM - ÖĞRETİM METODU Bediüzzaman, o zamana kadar edindiği; düşünce, araşt

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-2. BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-2. BÖLÜM

MÂŞÂALLAH, OĞLUM YİNE BİR KAHRAMANLIK GÖSTERMİŞ” Said Nursî’nin, anne ve babasıyla i

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-1. BÖLÜM

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN HAYATI VE MESLEĞİ-1. BÖLÜM

Kıymetli Ziyaretçilerimiz! Muhterem hocamız İsmail Aksaraylı beyin hazırlayıp sitemize gönde

Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

3, Kadir

GÜNÜN HADİSİ

Kur'an'ı cebren (açıktan) okuyan, sadakayı açıktan veren gibidir. Kur'an'ı gizlice okuyan, sadakayı gizlice veren gibidir."

Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 20, 2920; Ebu Davud, Salat 315, 1333; Nesai, Zekat 68

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI