Cevaplar.Org implant

MEVLANA ŞİBLİ NUMANİ-2.BÖLÜM

Şibli Numani'nin hayatının ikinci bölümü.


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2007-01-17 18:30:01

İngilizleri Ürkütmesi

Üstadın bu seyahati İngilizleri fena halde ürkütmüştü. Çünkü onlara göre o sıralar en tehlikeli şey, Abdülhamid’in güttüğü Pan İslamizm siyasetiydi ve Şibli bu hareketi Hindistan’da uyandıracak en baş aktörlerden birisi idi. Sömürgecilerin Mevlana Şibli hakkındaki kanaatleri şöylece özetlenebilirdi: “Bu adam Abdülhamid’in ajanıdır. Pan İslamizm cereyanı, İslam kardeşliği ve birliği uyanışını yaymakla görevlendirilmiştir.”

Bu sebepten, memleketine döndükten sonra onu devamlı tarassut ettiler, her hareketini incelemeye başladılar. Yakinen biliyorlardı ki Şibli’nin her faaliyeti Müslüman olsun, Hindu olsun yerli olan herkes tarafından hayranlıkla izleniyordu.

Gerçekten de büyük âlimin bu seyahatı ve hatıralarını yayınlaması Hindli Müslümanların devlet-i âliyeye bağlılığında çok olumlu etkiler yapmıştı.

Şibli’nin Osmanlı devletini öven şiirleri, izlenimleri elden ele dolaşıyor, dost meclislerinde okunup duruyordu. Bu da tabii ki İngiliz makamlarını ciddi endişeye sevk ediyordu. Hatta ünlü el- Berâmike(Bermekiler) kitabının müellifi, ulemadan Mevlana Abdürrezzak Efendi, Şibli’nin seyahatnamesi yayınlandıktan sonra, bu eseri övücü ve tanıtıcı bir yazı yazdığından dolayı Kanpur Şehrinin İngiliz valisi tarafından çağrılmış ve şiddetle azarlanmıştı.

Aligarh Üniversitesinden Ayrılış

Şibli’nin idareye karşı bu tavrı Aligarh Müslim’in bânisi Seyyid Ahmed Han ile ilişkilerinin gerginleşmesi sonucunu verdi. Ahmed Han belki de eğitim projesinin aksamaması için İngilizlere taviz üstüne taviz veriyor, böylece onların hışımlarından eğitim yuvalarını koruyacağını düşünüyordu. Aslında Sir Seyyid Han samimi bir insandı denebilir. Onun bir hareketi çok güzeldir; o zamanın Kuzey eyaleti valisi Sir William Muir, İngilizce olarak Life of Mohamet(Hz. Muhammed’in(SAV) Hayatı) adlı eserini yazıp, Âlemlerin Fahrine(ASM) hücum edince bu, Ahmed Han’ın hamiyetine dokunmuş, bu kitaba bir reddiye yazmaya başlamıştı. Gerekli bilgileri toplamak için 1869’da Londra’ya giden Sir Seyyid, yol masraflarını karşılamak ve kitabını bastırabilmek için şahsi mallarını ve eşyalarını satmış ve sonunda ünlü Hitabât-ı Ahmediyye adlı eserini kaleme almıştı.

O sıradaki birçok Müslüman gibi batının sanayi inkılâbının sersemletici şokuna uğrayan bu zat, çıkış yolunu modernist anlayışta görmüştü. Aslında, o sıralar batıdan gelen bu soğuk havadan nezle olmamış kaç kişi gösterilebilir? Bir büyüğün dediği gibi; “Ne acıdır ki, İslam âlemi de bu umumî hastalıktan nasibini aldı ve sarsıldı. Evet, bir hadiste işaret edildiği gibi, materyalizm vebasının Müslümanlar üzerinde de "Zükkâm" (Nezle) tesiri oldu. Bu sebepledir ki, Ezher'e varıncaya kadar İslam Âlemi’nin gözbebeği sayılan ilim yuvalarında dahi, manaya karşı kör insanlar yetişti. Bu insanlar, o koca koca ünvan ve şöhretlerinin gücüne dayanarak ne büyük tahribatlar yaptılar! Önce mucizeleri te'vil ile işe başladılar. Ardından melek-cin-şeytan gibi madde ve fizik ötesi varlıkları bazı tabiat kanunlarıyla izaha kalkıştılar. Ve bilhassa "Cin"leri "mikroplar" olarak yorumladılar ve Şeytan'ı varlığı-yokluğu belirsiz hale getirdiler. Oysa ki, onların bu inkarları da şeytanın bir oyunuydu.. Evet, Şeytan, kendini ve varlığını inkâr ettirerek onlara son çelmesini atıyordu. Cin ve şeytan nasıl inkâr edilebilir veya bazılarının dediği gibi tabiat kanunları veya mikroplar olarak değerlendirilebilirdi ki? Cenab-ı Hakk, Kur'an-ı Kerim'de onları muhatab olarak ele alıyor ve onlara emir ve tebliğlerde bulunuyor... Şuur ve akıl sahibi varlıkların konu alındığı açıkça belli bu konuşmaları, sırf madde ve fizik ötesi varlıkları inkâr hatırına, görmezlikten ve duymazlıktan gelmek ve onları, hiç olmayacak şeylerle yorumlayıp tefsire tabi tutmak cidden anlaşılır gibi değildir. Ne var ki, birçok İslam âlimi bu "Zükkâm"a tutulmuştur ve bunlar zannedildiğinden de çarpık sayılırlar.”

İşte buna benzer “çarpık” düşüncelere sahip olan Seyyid Ahmed Han, selameti İngilizleri Hindistan’ın meşru hükümeti tanımakta buldu ve onları “ulul emr” olarak gördü. Bundan dolayı da Osmanlıya ve hilafete cephe aldı.

1897 Türk Yunan Harbinde zaferimizden sonra, Hindistan’daki kutlamalar karşısında çok öfkelenmiş ve “Yunanlılar ve Türkler” “İkinci Abdülhamid ve Hindistan Müslümanları” adlı iki makale yazarak, Osmanlı devletine ve zaferi kutlayan Müslümanlara sert bir üslupla saldırmıştı. Onun işi gitgide İngiliz uşaklığına vardırması, Şibli gibi birçok Müslüman’ın kalbine ok gibi saplanmıştı. Bu gibi sebeplerden dolayı Üstaz Şibli, 1898 tarihinde Aligarh Müslim’den istifa etti.

Eğitim’de Yenilik Arayışları

Seyyid Ahmed Han’la yollarını ayıran Şibli, bir müddet Haydarabat Osmaniye Külliyesinin Ulum-u Fünun kısmının müdürlüğü görevini üstlendi. Bu arada kısa bir müddet, Urdu dilinin gelişmesi için kurulan Encüman-ı Terakki Urdu’nun kâtipliğini yaptı. Onun politikasıyla Haydarabat Osmaniye Üniversitesi Urducayı öğretim vasıtası olarak benimsedi. Bundan önce Hindistan’daki başka hiçbir üniversite herhangi bir yerli dili yüksek eğitimde öğretim aracı olarak benimsememişti.

O, İslam âleminin kurtuluşunun eğitimden geçtiğini düşünüyordu. Ama bu klasik medrese sistemiyle olamazdı. Yüzyıllardan beri İslam eğitim yuvalarında okunan eski çağ Yunan felsefe ve mantığı ile bir yere varılamayacağını söylüyordu. Bir yandan fen ilimlerinin, öte yandan manevi değerlerin bir arada okutulacağı müesseseler gerekliydi. Zira ona göre “manevi değerlerin hiçbir izinin bulunmadığı bir eğitim ve öğretimin sonucu olarak Müslümanların inancından, milli bütünlüğünden, tarihinden kaynaklanan hiçbir yaşatıcı değer hayatta kalamaz, yok olur gider.”

1907'de bir imtihan geçirdi, Çocukları tabanca ile oynarlarken silahın yanlışlıkla ateş alması sonucu,üstadın bir bacağına mermi saplandı ve bu da ayağının kesilmesine sebeb oldu. Şibli bu imtihanı da büyük bir sabır ve metanetle karşıladı..

Nedvetü’l Ulema Akademisi

1908’de Haydarabat’tan ayrılan Şibli, Lucknow’da Nedvetül Ulema akademisine girdi ve beş sene burada görev yaptı.1898'de kurulan bu “âlim yetiştirme akademisinde” yeni bir eğitim tarzını yerleştirmek için çabaladı. İyi bir eğitimin alınabilmesi için İngilizcenin çok iyi bir şekilde öğretilmesini, hatta Hintçe, Sanskritçe derslerinin verilmesinin gerekli olduğunu, bütün dünya ile iyi bir iletişim kurulmasını dile getiriyordu.”

İnkılâpçı bu büyük ruh, kendisiyle aynı zamanın memesinden süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvurları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bazı kimselerce anlaşılamadı. Şiddetli tenkitler ve tepkiler sonucunda, belki de "bir kısım çevreler bizim kriterlerimiz içinde henüz böyle bir yolculuğa hazır değiller" diye düşünüp, büyük ümit ve heyecanla kuruluşunda büyük çabalar gösterdiği, gece gündüz demeden ders programlarını hazırladığı, ders verdiği, öğrenci yetiştirdiği Nedvetül Ulema Akademisinden ayrılmak zorunda kaldı.

Dar-ül Musannifin Ve Azamgarh Ekolü

Nedve’den ayrılan Allame Şibli, memleketi Azamgarh’a döndü. Etrafında oluşan talebe halkasıyla beraber büyük ideali Dar-ül Musannifin’i kurmaya yöneldi. Şibli Numani aynen İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri gibi kollektif şuur ile hareket ediyordu. Talebelerini öyle yetiştirmişti ki, bu insanlar bir muhakkik ve müdakkik âlimler konseyi oluşturuyor ve kollektif çabalarla İslam Dünyasına birbirinden kıymetli eserler kazandırılıyordu. Bu çabaların daha da sistemleşmesi için bir enstitü kurulmalıydı ve Dar-ül Musannif’in adlı İlim ve Tahkik Cemiyeti bu niyetle vücut buldu. Mevlana Şibli bu müessesenin planını çizmiş ve kendi mülkünden bir arazi parçasını bunun için vakfetmişti. Bu aziz idealinin inşasını ise kendisi göremedi ve açılış en yakın talebesi Süleyman Nedvi’ye nasip oldu.(1914)

Dar-ül Musannifin, fikir emperyalizminin ve müsteşriklerin maksatlı yazılarının tehlikelerine karşı koymak, kültürlü gençleri İslam esaslarının üstünlüğüne ikna edici biçimde inandırmak, Yüce Peygamberi(SAV), onun hayat ve yaşayışını, onun halkasında yetişen sahabe neslini ve İslam’ın ilmi birikiminin değerini tanıtmak için İslam dünyasında kurulmuş ilk ilmi ve tahkiki cemiyettir. Zamanla bir akademi haline gelen bu kurum şu anda 14 binin üzerinde öğrenciye müsbet bilimler ve dini ilimleri veren bir eğitim yuvasıdır ve inşallah yakın zamanda Uluslararası Şibli Üniversitesi olarak büyük kurucusunun ruhunu şad edecektir.

Şibli Numani’nin etrafında halelenen bu yüksek âlimler ekolu hakkında merhum Ebu’l Hasan en Nedvi şunları demektedir:“Şibli Numani’nin telif ekolü, İslam’ın ilk dönemlerine ait konularda geniş bilgi ve bol malumatın yanı sıra, ince araştırma ve tahkik, fikri ölçülülük, doğru görüş, isabetli düşünce, ilmi dikkat ve derinlikle parlayan eserler bıraktı. Bu ekolde yetişenler bu konuda öncü rolünü oynadılar. Çünkü bu konulara ilk el atanlar onlardır. Dil, üslup ve açıklama yönlerinde bütünüyle ciddi araştırma yöntemlerine uydular. Yazılarında büyük bir edebiyat ve yazım zevk ve tatlılığı bulunmaktadır.

…Çağdaş batı kültürüyle yetişmiş Müslüman evlatlarına, dini inanç ve esaslara, İslam’ın kültür ve medeniyetine, kendi parlak tarihlerine, dil ve edebiyatlarına karşı yeniden güven aşılamada bu zatların yazdıklarının büyük katkısı olmuştur.

Öte yandan bu zatların yazdıklarının en belirgin özelliği, orijinal ve nezih olması ve büyük çapta, ifrat, tefrit ve yanlış anlaşılmaktan uzak bulunmasıdır. Zaten bu tür aksaklıklar, tabiatıyla konuları doğrudan değil de dolaylı olarak ele almaktan ve temel kaynaklardan değil de tâli kaynaklardan yararlanmaktan ileri geliyor. Nitekim Avrupa müsteşrikleri, İslam dini hakkında araştırma yapan Batılı ilim adamları ve onların Doğu ve Batı’daki öğrencileri hep bu dolaylı yaklaşımın kurbanı olmuşlardır.

Sözünü ettiğimiz âlim ve müelliflerin ise aynı duruma düşmemesinin sebebi, Arapça ve Farsça ya olan derin vukufiyetleri, İslami ilimleri tahsil etmeleri, sistemli bir metodla bu ilimleri okuyup mezun olmaları, İslam’ın asli kaynaklarına doğrudan müracaat etme imkânları ve diledikleri an bu kitaplara başvurarak onlardan istifade etme konusunda yeterlilikleridir.”

Şibli Numani’nin bu güzide kadrosu içindeki âlimler gerçekten birbirinden değerlidir. Teberrüken bazılarının ismini vermekle yetinelim; Seyyid Süleyman Nedvi, yeğeni Hamidüddin el Ferahi, Mesud Ali en Nedevi, Abdüsselam en Nedevi(üslup ve anlatım ve dil olarak üstazına en çok benzeyenin o olduğu söylenir), Muinüddin el Nedevi, Said el Ensari, Muinuddin Ahmed el Nedevi, Seyyid Riyaset Ali en Nedevi, Seyyid Necip Eşref el Nedevi, Abdüsselam el Kadvai, Mucibullah en Nedevi, Ziyauddin el Islahi…

Vefatı

1912’den itibaren onu, Efendimiz(ASM)’in hayat-ı seniyyelerini ve tebligat ve talimatını asr-ı hazır insanlarına en ikna edici bir şekilde anlatabilme çabası içine girerken görüyoruz. Şibli Numani en baş eseri bu dev çalışmayı bitirebilmek için olağanüstü bir gayret gösteriyordu Eserin birinci cildini bitirip bastırdıktan sonra, onun çok beğenildiğini gördü. Her taraftan teşekkürler ve tebrikler yağıyordu. Büyük coşku ve gayretle ikinci cildini yazmaya başladı, ikinci cildin sonuna doğru Şibli'nin sıhhati çok bozuldu.

Havası kendine iyi gelen Bombay’a geldi. Bir yandan devamlı tedavi görüyor, öte yandan eseri dikte ettiriyordu. Tedaviler olumlu sonuç vermiyor ve bu değerli insan sanki yanan bir mum gibi süratle eriyordu. Bir dostuna yazdığı mektubunda ise, "Beynim sıcak, duru ve çok faal, ama bedenim soğuk ve çok bitkin" diye yazıyordu.

İki-üç günde bir kanama geçiriyor, böylece takatten düşüyordu. Nihayet nâdir yetişen bu çok yönlü büyük ilim adamı 18 Kasım 1914 tarihinde Çarşamba günü saat 05.30'da ebedî âleme göçtü.

Haber gazetelerde yayınlanınca bütün Hindistan mateme boğulmuş, yazarlar, âlimler, siyasi kişiler taziye yarışına girmişler, toplantılar, anmalar birbirini kovalamış, cenazesi ise Azamgarh’ta Dar-ül Musannifin’in toprağına gömülmüştür.

Eserleri:

Mevlana Şibli’nin derin tahkik ve tetkike dayalı eserlerinin her biri sahasında “geçilemez” bir enginliktedir. İslam dünyası böyle bir dehaya son zamanlarda nadir tesadüf etmiştir. Başlıca eserlerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1-Musalmanki Guzaşta Talim–1883

2-Subh-i Ümid-1884

3-El Me’mun–1887

4-Siret-el-Numan-1891

5-El-Cizye-1891

6-Kütüphane-i İskenderiye-1891

7-Sefernâme-i Rûm-u Şâm u Mısır-1893

8-El-Faruk–1899

9-Sevanih-i Mevlana Rûm-(Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin hayatı)-1902

11-El Gazali–1903

12-İlm-al Kelam:1903

13-Muvazene-i Enisü Dabir–1906

14-Şi’r al Acem-(5 Cilt) İran Şiirini ele alınan bu eserin derinliğinde, İran’da dahi bir eser kaleme alınamamıştır.1909–1912

15-Siret-ün Nebi–1912–14: Geniş bilgi aşağıda verilecektir.

16-Resail-üş Şibli: Müellifin çeşitli risaleleri

17-Mekatib-üş Şibli: Çeşitli mektuplarını muhtevi çok kıymetli bir eser.

18-El İntikad Ala’l Temeddün-i İslami-Mısırlı Kıptilerden Corci Zeydan adlı tarihçinin İslam Tarihini ele aldığı Tarihu’t Temeddün-il İslami adlı eserine 1912 senesinde yazdığı Arapça reddiyedir. O zaman Hind ve Mısır İslami çevrelerinde büyük takdir ve şükranla karşılanan bu eser kıymetli şairimiz merhum Mehmed Akif Ersoy tarafından kısmen Türkçeye tercüme edilmiştir.

Ayrıca Şibli’nin Urdu dilinin büyük bir edibi olduğunu, Arapça, Farsça ve Urduca çok güzel şiirleri olan büyük bir şair olduğunu da zikredelim..

-Devam edecek-

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-4.Bölüm

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-4.Bölüm

Mersin’e Yerleşmesi Cumhuriyet’in ilânından sonra sessiz kalmayı tercih eden Ahmed Şerîf

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-3.Bölüm

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-3.Bölüm

Birinci Dünya Savaşı Ve Libya Birinci Dünya Savaşı başladığında İtalya -ülkedeki savaş

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-2.Bölüm

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-2.Bölüm

Seyyid Ahmed Şerif’in Hareketin Başına Geçmesi-1902 Seyyid Mehdi’nin vefatı harekette bir

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-1.Bölüm

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-1.Bölüm

“Kuzey Afrika’nın sömürgeci yöneticilerine hiçbir isim onunki kadar uykusuz geceler geçirt

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-8.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-8.Bölüm

Üstad Bediüzzaman Ve Emin El Hüseyni Emin el Hüseyni çok renkli bir şahsiyetti. İslam âlemi

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-7.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-7.Bölüm

Pirincin İçindeki Beyaz Taşlar “Filistin’de İsyan” kitabının yazarı John Marlowe’un

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-6.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-6.Bölüm

Gizli Anlaşma Müftü Efendi, Hitler ile görüşmesinde, Almanya’nın Arap dünyasındaki emper

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-5.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-5.Bölüm

Bağdat’taki Faaliyetleri Muhammed Emin el Hüseyni 1939 Ekiminde Bağdat’a geldi. Büyük sava

MARGARET MARCUS - (MERYEM CEMİLE) (1934-2012) 7. BÖLÜM

MARGARET MARCUS - (MERYEM CEMİLE) (1934-2012) 7. BÖLÜM

Batılıların, Müslümanları eğitim-öğretim yolu ile sürekli kendilerine bağımlı ve muhta

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-4.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-4.Bölüm

Kaosun Getirdiği Kıpırdanmalar 1930’ların Filistin coğrafyasına göz attığımızda şu ma

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-3.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-3.Bölüm

El Burak Hadiseleri-1928-29 Üç semavi din için de kutsal sayılan Kudüs şehrini kadimden bu y

Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun.

Bakara, 185

GÜNÜN HADİSİ

İlim talebi için yola çıkan kimse dönünceye kadar Allah yolundadır.

(Tirmizi, 2649)

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI