Cevaplar.Org

AKİF’İN NASRULLAH HİTABESİ-3


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2006-03-30 21:33:41

Ey cemaati Müslimin! İşte bugün bizden istedikleri, ne filan vilayet, ne filan sancaktır, doğrudan doğruya başımızdır, boynumuzdur, hayatımızdır, varlığımızdır, saltanatımızdır, devletimizdir, hilâfetimizdir, dinimizdir, imanımızdır. Bir de o müsellah (silahlı) olduğunu kabul ettiğimiz haydutların başları pek boş değil. Korktukları tehlikeler var. Biz zaruri olan müdafaa-i hayat vazifesinde biraz daha sebat edecek olursak emin olunuz ki cehennem olup gidecekler. Galiba maksat anlaşılmadı. Biraz izah edelim.

Kuvvetlerinin, kudretlerinin pek büyük olduğunu bildiğimiz düşmanlarımızın önünde bugün iki müthiş tehlike var: Biri onların kendi ta’biri veçhile İslâm tehlikesi, diğeri Bolşevik tehlikesi! İslam tehlikesini herifler çoktan beri hesaba almışlardı da ona göre ellerinden gelen tedbiri tatbikten geri durmamışlardı. Lakin altı yedi seneden beri devam eden bu harp bir çok hesapları alt üst etti. Bir çok tahminler yanlış çıktı. Bugün İngilizler artık müstemlekelerindeki insanlardan eskisi gibi emin olamıyorlar. Beşeriyetin gözü açıldı. Mahkûm milletler kendilerinin hakim milletler elinde ne büyük bir kuvvet olduğunu bu sefer gözleriyle gördüler. Kanlarını, canlarını kimlerin hesabına döktüklerini anladılar. Harbin her türlü safahatında bulundular… Hücum nedir, müdafaa nasıl olur? En son icat olunmuş silahlar, bombalar nasıl kullanılır? Hepsini bilfiil öğrendiler. Hele tahakkümleri, esaretleri altında yaşadıkları Avrupalıların kendilerini harbe sürüklerken verdikleri vaatlerin hiç birinin aslı faslı olmadığına, bu gidişle kıyamete kadar kendileri için hürriyet, refah, rahat yüzü görmek nasip olamayacağına iyice yakin hasıl ettiler. Bugün cihan eski cihan değil. Hele Asya hiç o bildiğimiz halde bulunmuyor. Bilumum şarkta, bilhassa Müslümanlarda büyük bir intibah, bir uyanıklık mevcut. Asya’nın şimal kısmında yaşayan dindaşlarımız kâmilen denilecek derecede müsellah (silahlı), mütebakisi de bir taraftan silahlanıyor, fikirler gittikçe değişiyor. İstiklal sevdaları her yerde uyanıyor. İşte bütün bu hareketler İslâm tehlikesi nâmı altında toplanarak düşmanlarımızı titretiyor.

İkinci tehlikeye gelince: Bolşeviklik denilen bu hareket Avrupa’nın doğrudan doğruya kalbine çevrilmiş bir silahtır. Senelerden beri sosyalistlik namı altında için için kanayarak Avrupa hükümetlerini ürkütüp duran bu hareket bugün artık yanardağlar gibi alevler saçmaya başladı. Bu yangının kıvılcımları Paris, Londra, Roma ufuklarına dağılır, oralarda yer yer yangınlar çıkarır oldu. Çünkü hükümetleri ne kadar uğraşsa, ne kadar çabalasa buna karşı gelemiyor. Zaten böyle bir yangın için Avrupa’nın her tarafında istidad vardı, hazırlık vardı. Sermaye sahipleriyle amele arasındaki gerginlik son senelerde, bilhassa bu muharebe esnasındaki son dereceyi bulmuştu. Ruslar ön ayak olarak çarı, çarlığı, asilzadelerin bitmez tükenmez imtiyazlarını, servetlerini, sâmânlarını, hak ile yeksan edince, Avrupa’daki sosyalistler de ayaklanmaya azmetti. Bu adamlar diyor ki:

- Bu harp, bu yedi seneden beri devam eden âfet kırk, elli milyon beşerin doğrudan doğruya harp meydanlarında helâkine sebep oldu. Bir o kadar insanı da bu sönen hayatların arkasından bikes, perişan bir halde bıraktı, manevi bir ölüme mahkum etti. Netice ne oldu? Birkaç zalim hükûmet istibdadını artırdı. Milyarlarca servet sahibi birkaç muhtekirin hazinelerini, kasalarını doldurdu. Fukara tabakasının, işçi tabakasının sefaletini artık tahammül edilmeyecek derecelere getirdi. Ahlâk namına, hayâ namına, ırz namına, haysiyet namına, insaf namına bir şey bırakmadı. Hepsini sildi süpürdü. Kimsenin kimseye emniyeti, itimadı kalmadı. Alemi beşeriyet her türlü insanlık duygularından sıyrılarak yırtıcı hayvanlar derekesine indi. O halde biz kimin için çarpışmış, hangi gayeye hizmet etmiş olduk? Bununla beraber sulh şeraiti diye ortaya atılan hezeyannameler bundan böyle milletlere asla rahat huzur temin etmeyecektir. Bilakis bunların aralarındaki ihtilafları, husumetleri, rekabetleri, kinleri, intikam hislerini büsbütün körükleyecektir. Artık beşeriyet buna tahammül edemez. Artık sefil mahiyetleri bütün çıplaklığı ile meydana çıkan bütün teşkilatı, bütün bu müessesatı yıkmalı, yerine yenilerine koymalıdır...

İşte bunların mülahazaları aşağı yukarı bu merkezdedir. Garbın ukalası, hükeması çoktan beri böyle bir akıbetin zuhurunu bekliyorlardı. Dışı gözlere pek parlak görünen medeniyeti hazıranın içinden çürümeye yüz tuttuğunu, günün birinde paldır kültür yıkılacağını söyleyip duruyorlardı. Benim bu kürsüden söyleyecek bir sözüm varsa, o da garp medeniyeti dediğimiz o rezil alemin bir an evvel hak ile yeksan olmasını temenniden ibarettir.

Ey cemaati Müslimin! Sakın bu sözlerimden benim ilim düşmanı, maarif düşmanı, terakki düşmanı olduğuma zahip olmayınız. Benim bütün insanlar hesabına bilhassa dindaşlarım namına istediğim bir medeniyet varsa, o da her manasiyle pek yüksek, namuslu, vakarlı bir medeniyettir, yani bir medeniyeti fazıladır. Garp medeniyeti maddiyattaki terakkisini maneviyyat sahasında kat’iyyen gösteremedi. Bilakis o ciheti büsbütün ihmal etti. Hayır ihmal etmedi; bile bile paymal etti. Avrupalıların ne mal olduklarını anlayamayanlar zannederim ki bu sefer artık gözleriyle görerek hatalarını tashih etmişlerdir.

Avrupa hükûmetlerini titreten bolşevik tehlikesi, bizler gözlerimizi açmak şartıyle, âlem-i İslâm hakkında tehlike değil, bilakis istifade olunacak bir fırsattır. Çünkü evvelâ bizde Bolşevikliğin zuhûrunu yahut hariçten sirayetini hazırlayacak sebepler yok. Ne sermaye sahiplerimiz, ne bankalarımız, ne amele mes’elemiz, ne arâzi mes’elemiz mevcud değil. Sâniyen bütün harekâtımızı, muâmelâtımızı tanzim eden şeriatımız sosyalistlerin, Bolşeviklerin bundan asırlarca sonra belki bulabilecekleri düsturların, esasların en insani, en ulvi, en fıtri, en şefik, en rahim eşkalini ihtiva etmektedir. Binaenaleyh Bolşeviklerin garb medeniyetini yıktıkları gün bizim esaslı hiçbir şeyimiz sarsılacak değildir. Sarsıla sarsıla Avrupalıları körü körüne ve hiç lüzûmsuz yere taklid ederek aldığımız bir takım şeyler sarsılacaktır ki zaten bugünkü felâketimizin en birinci sebebi o mefâsidin harim-i mevcûdiyetimize sokularak hayat-ı ictimâiye (sosyal hayatımız) ve siyasiyemizi zehirlemesidir. O halde bizim Bolşevik olmaya da ihtiyacımız yoktur.

Biz elimizdeki şeriatın ahkâmına, esasât-ı fâzılasına tamamıyla sarıldığımız gün yakamızı kurtarmış oluruz. Evet, düşmanın düşmanı dost olmak itibarıyle müşterek, mütekabil menafi’ dairesinde Bolşeviklerle ittifak edebilir. Garbın âlem-i beşeriyeti, bilhassa biz Müslümanları ezmek için kuvvet almakta oldukları o mel’un zulüm müesseselerini yıkmak hususunda Bolşeviklere yardım da ederiz. Artık bu ittifakın zamanını, zeminini, dairesini, bu muâvenetin derecesini ta’yin etmek tabiidir ki salahiyet sahiplerine aittir. O cihetleri onlar düşünsünler, onlar halletsinler. Böyle bir ittifaktan biz ne kadar istifade edersek Ruslar da o derecede müstefid olacaklardır. Çünkü ihmal edilemeyecek bir kuvvet olduğunu demincek söylediğimiz İslam âlemi kendileriyle müttefik olmak şöyle dursun, bitaraf kalmakla bile Bolşeviklere pek kıymetli muâvenette bulunmuş olur. Buna mukabil şimdiye kadar şimalden, cenuptan, şarktan, garptan muhsûriyet içinde kalan Müslüman milletlere de böyle bir ittifakın vereceği faideler inkâr olunamaz. Henüz silâh tedarik edememiş olanları silahlanacaklar, arkalarından emin olarak önlerindeki düşmanı denize dökmeye, asırlardan beri gâib ettikleri istiklâli ele geçirmeye muvaffak olacaklardır.

Ah, siz o sömürgeciler elinden zavallı Asya’nın neler çektiğini biliyor musunuz? Sömürgeciler tarafından idare olunan hangi memleketin bir şehrine gitseniz iki mahalle görürsünüz ki biri sömürgecilere, diğeri yerlilere aittir. Hiçbir yerli için yabancıların cemiyetine girebilmek kabil değildir. Bir yerli temiz giyinmek istese, vergi vermeye mecbur tutulur. Şimendiferlere binseniz görürsünüz ki yerliler için ayrı vagonlar vardır. Hastahanelere gidiniz, ayrı koğuşlar vardır. biçareler o vagonlara binmeye, o koğuşlarda yatmaya mecburdur. Sömürgecilere:

- Niçin bu biçarelere insan muamelesi etmiyorsunuz? diye soranlara:

- Maymunlar adam olur, bunlar adam olmaz, cevabını verirler.

Bir sömürgeci, yerliyi istediği gibi döver; ceza lazım gelmez. Şayet öldürürse pek hafif bir cezayı nakdi ile kurtulur. Yerlinin kazancının yüzde altmışı hükûmet tarafından alınarak sömürgecilerin ihtiyaçlarına sarf olunur. Yerli nüfusun üçte birinden fazlası karnını doyurmaktan acizdir. Bu sefalet gittikçe artıyor. Bundan bir asıl evvel hesab etmişlerdi: Seksen sene zarfında onsekiz milyon yerli açlıktan ölmüş. Bu son asrın ilk onaltı senesi zarfında ise aynı sebepten helak olanların miktarı yirmi milyonu bulmuş. Yetmiş sene evvel bir yerli, günde bizim para ile kırk para kazanırken, bugün bu kazanç onbeş paraya inmiştir. Bununla beraber zavallı yerli sömürgeciden üç kat fazla vergi verir. Peki, bu vergilere ne olur, bilir misiniz? Sömürgecilerin hazinelerine toplanıp müstemlekat ahalisi arasında nifak çıkarmaya, fesad çıkarmaya sarf edilir. Evet, son yüz sene zarfında Asya’nın bu ülkesi vâridatından tam yüz milyon İngiliz Lirası müstemlekatta sefer yapmak için harcolunmuştur. Sömürgeciler buradaki kumaş tezgahlarını yok etmek için ustaların baş parmaklarını kesmekten bile çekinmemişlerdir. Bunlar yerli sanayii mahvetmek için hiçbir mel’anetten geri durmazlar. Seksen milyon Müslüman yerli için lise derecesi bir tek Sultaniye (mektep) var. Sömürgeciler bu mektebe son derecede düşmandırlar. Bir yerli en ufak silahı bile taşıyamaz. Büyücek çakı taşıyanlar şiddetli cezaya çarpılır. Mütarekeden beri kasapların bıçakları, berberlerin usturaları akşamları polis karakollarına teslim ediliyor.

Gelin biraz da Afrika’ya geçelim. Cezayir’de, Tunus’da, Fas’da Müslümanlara, sömürgeciler tarafından hayvan muamelesi edilir. Oradaki Hıristiyanlar, Yahudiler a’şar gibi, ağnam gibi vergilerin hiç birini vermezler. Müslümanlara gelince, bizim zamanımızdan kalma vergilerin hepsini verdikten başka, sömürgecilerin vazettikleri kapı, pencere vergilerini de verirler. Bunun için biçare Müslümanlar topraklarını, akarlarını, hayvanlarını muvazaa suretiyle çok zaman Hıristiyanların, yahut Yahudilerin üzerine çevirmeye mecbur olurlar. Bu mecburiyet yüzünden külliyetli para verdikleri gibi ekseriya mallarını da kaybederler. Sırf Müslümanların vergisiyle yaşayan belediyelerde, hiçbir Müslüman âzâ bulunamaz. Şayet bulunursa rey sahibi olamaz. Gerek Cezayir’de, gerek Tunus’da kabilelerin müşterek mer’aları vardır. Lakin bu mer’alar muttasıl sömürgeciler tarafından bedava gasbedildiği için biçare Müslümanlar hayvanlarını geçindiremiyorlar. Zaruri olarak cenuba, yani çöle doğru çekiliyorlar. Sömürgeciler Afrika’daki müstemlekelerine kendi milletleri için köy teşkil edecekleri zaman, Arapların elindeki araziyi bedava alırlar. Bununla kalmayarak, o yeni köye lazım olan suyu civardaki Müslüman köylerinden getirip, Müslümanları susuz bırakırlar. Bu suretle vücuda getirilen her Hıristiyan köyüne varidat bulmak için yine Müslüman köylerine çullanırlar. Onlardan alacakları belediye rüsûmuyla o Hıristiyan köyünü refah içinde yaşatırlar. Bir sömürgeci, Müslüman aleyhinde ikame-i dava etmez. Çünkü lüzum görmez. Onu isterse döver, isterse öldürür.

 

Ey cemaati Müslimin! Zaman, zemin müsait olsa size sömürgeci İngiliz adaletinden(!), sömürgeci Fransız medeniyetinden(!), birçok parlak nümuneler daha gösterirdim. Mamafih ibret alacaklar için bu kadarı da yetişir zannederim. İşte sefaletlerinin derecesini kısaca anlattığım o zavallı dindaşlarımızın, hiç olmazsa düştükleri felakete düşmemek için artık gözümüzü açmalıyız. Düşmanımızın bizi de onların haline getirmek için bugün elinde iki vasıta var. Ziyade yok, çünkü hadd-i zatında gerek keyfiyet, gerek kemiyet itibariyle mühim olan kuvvetlerini dağıtmıştır. Ordusunun bir kısmı Hindistan’da, bir kısmı Irak’da, bir kısmı İran’da, bir kısmı İrlanda’da, bir kısmı bizzat İngiltere’de, bir kısmı Mısır’da, bir kısım Sudan’da, bir kısmı Filistin’de meşgul. Müstemlekât (sömürgeci) askerine itimadı kalmamış. Bilhassa Hind Müslümanları “Artık biz dindaşlarımıza karşı silah kullanmayız” diyorlar.

Binaenaleyh şimdi söylediğim gibi bizi ezmek için iki kuvvete mâlik bulunuyor. Bu iki kuvvetin birincisi Yunan ordusu, ikincisi memleketimizde çıkaracağı, daha doğrusu çıkarmakta olduğu nifak! Zaten bu ikinci kuvvet olmasa birincisinin hiç ehemmiyeti yoktu. Biz aklımızı başımıza alarak el ele verdiğimiz gün inayeti hakla memleketimizi, istiklalimizi kurtarmaklığımız muhakkaktır. işte vilayeti şarkiye ahalisi gözünüzün önünde duruyor. Bunlar düşman istilası ne demek olduğunu gözleriyle gördükleri için, bu sefer düşman iğfalâtına kapılmadılar. Aralarında tefrika çıkmasına meydan bırakmadılar. Can cana, baş başa verdiler; yurtlarını çiğnemek, kendilerini esaret altına almak için hudut boyunda fırsat gözetip duran düşmanı tarumar ettiler. Kars gibi en müstahkem bir kaleye bayrağımızı dikerek ileriye doğru yürüdüler, gittiler. Cenab-ı Hak o kahraman mücahitlerimize tevfikler ihsan buyursun; Anadolu’muzun garbındaki bu sefil düşmanı da Ermenilerin bihakkın, uğradıkları akıbete uğratsın!...

- Amin!...

Bizi mahv için tertib edilen muâhede-i sulhiye paçavrasını mücahitlerimiz şark tarafından yırtmaya başladılar. Şimdi beri taraftaki dindaşlarımıza, kardeşlerimize düşen vazife Anadolu’muzun diğer cihetlerindeki düşmanları denize dökerek o murdar paçavrayı büsbütün parçalamaktır. Zira o parçalanmadıkça İslâm için, bu diyarda beka imkanı yoktur.

Ey cemaati Müslimin! Hepiniz bilirsiniz ki buhranlar içinde çırpınıp duran bu dini mübin, bu mübarek yurt bizlere vediatullahdır (Allah’ın emanetidir). Kahraman ecdadımız bu sübhâni vediâyı sıyanet uğrunda canlarını feda etmişler, kanlarını seller gibi akıtmışlar, muharebe meydanlarında şehit düşmüşler; Rayeti İslam’ı yerlere düşürmemişler. Mübarek naaşlarını çiğnetmemişler; yurdun harimi pakine yabancı ayak bastırmamışlar. Babadan evlada, asırdan asıra intikal ede ede bize kadar gelen bu emanet-i kübraya hiyanet kadar zillet tasavvur olunabilir mi? Yoksa bizler o muazzam ecdadın ahfadı değil miyiz?

Ağyar (yabancılar) eline geçen Müslüman yurtlarının hali bizim için en müessir bir levhai ibrettir. Endülüs diyarını gözünüzün önüne getirin. Cihanın bu en mamur, en medeni, en mütefennin iklimi vaktiyle sinesinde on milyon müslüman barındırırken bugün baştan başa dolaşsanız, tek dindaşımıza rast gelemezsiniz. Allah’ın vahdaniyetini garbın afakına yetiştiren o binlerce minarenin yerlerindeki çan kulelerinden bugün teslis velveleleri aksediyor. Şevketin, medeniyetin, irfanın, ümranın müntehasına varmışken birbirlerine düşerek vatanlarını üç buçuk İspanyol’a karşı müdafaadan aciz kalan bu zavallı dindaşlarımızdan olsun ibret alalım da İslam’ın son mültecası olan bu güzel toprakları düşman istilası altında bırakmayalım. Ye’si, meskeneti, ihtirası, tefrikayı büsbütün atalım, azme, mücadeheye, vahdete sarılalım. Cenab-ı Kibriya Hak yolunda mücahede için meydana atılan azim ve iman sahipleriyle beraberdir.

“Bizim uğrumuzda mücahede edenlere gelince: Biz onlara elbette yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah her halde ihsan erbabıyle beraberdir.” (Ankebut/69)

Ya İlâhi bize tevkifini gönder!

- Amin!

Doğru yol hangisidir, millete göster!

- Amin!

Ruhi İslâmı şedâid sıkıyor, öldürecek.

Zulmü te’dib ise maksûd-ı mehibin gerçek,

Nâra yansın mı beraber bu kadar mazlûmin?

Bigünâhız çoğumuz, yakma ilâhi!

- Amin!

Boğuyor âlemi İslâmı bir azgın fitne;

Kıt’alar kaynayarak gitti o girdâp içine.

Mahvolan aileler bir sürü ma’sumundur;

Kalan âvârelerin hali de ma’lumundur.

Nasıl olmaz ki tezelzül veriyor arşa enin?

Dinsin artık bu hazin velvele ya Rab!

- Amin!

Müslüman yurdunu, her yerde felaket vurdu;

Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu.

O da çiğnendi mi, çiğnendi demek şer’i mübin.

Hâksâr eyleme ya Rab onu olsun!

- Amin!

Velhamdü lillâhi rabbilâlemin.

 “Alemlerin Rabbı olan Allah’a hamdolsun” (Saffat/182)

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

"Ey İman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizlere de farz kılındı. Ta ki, korunasınız"

Bakara, 183

GÜNÜN HADİSİ

Kur'an'ı cebren (açıktan) okuyan, sadakayı açıktan veren gibidir. Kur'an'ı gizlice okuyan, sadakayı gizlice veren gibidir."

Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 20, 2920; Ebu Davud, Salat 315, 1333; Nesai, Zekat 68

TARİHTE BU HAFTA

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI