Cevaplar.Org

ABDÜRREŞİD İBRAHİM(1857-1944)


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2005-12-15 17:40:57

"Bir Abdürreşit gibi, evine veda edip, çıkıp gitmeli. Ve bir daha da gelmemeli. Eğer bugün Asya'da irşad adına üç bin tane, dört bin tane insan gidip; ölür, geriye gelmezse, Asya'da kırk milyon insan dirilir." (***)

20. yüzyılda İslamın derdini bütün ağırlığınca sırtında hisseden bir çok kamet vardır. İkbal, Mehmed Akif, Bediüzzaman, Hasan el Benna vs...Bunların arasında başdöndürücü aksiyonuyla büyük dava adamı Abdürreşid İbrahim'i en başlarda saymak gerekecektir.

Trablusgarb'tan Tuva'ya, Cava adasından Mançurya ve Japonya'ya kadar koskocaman bir coğrafyayı canla başla, demir asa elde, demir çarık ayakta adım adım gezerek İslam kardeşliğini soluklayan,İttihad-ı İslamı haykıran, İstanbul'daki bir müminin Singabur'daki kardeşinin acısını hissetmesine vesile olan, insanları insanlığın evrensel değerlerine; yani fıtrata, yani Hak dine, yani kendilerine davet eden bu büyük mollayı anlatmak gerçekten çok zor...Çünkü hızına yetişemiyorsunuz...

Şu anda bütün dünyada hoşgörünün buketlerini taşıyan mutluluk sakalarının da bir bakıma piri kabul edebileceğimiz Kadı Abdüreşid'i rahmet ve minnetle anıyor ve büyük muhacir Nebi'nin(ASM) şu inci mercan sözünü hatırlatıyoruz: "İnsanın ölmesiyle her ameli kesilir; ancak Allah yolunda mücahede edenin ameli, bundan müstesnadır: Onun ameli, kıyamet gününe kadar nemalanır ve kabir fitnesinden de emin kılınır." (Tirmizi, Ebu Davud)

RUS ÇİZMESİ ALTINDA
Abdürreşid İbrahim Rus yayılmacılığının Türk-İslam topraklarını tehdit ettiği 19. yy'ın ikinci yarısında dünyaya geldi. Kendisi Papa'ya yazdığı bir şikayet mektubunda o günleri şöyle tasvir eder: "Yüzyılar boyu Rusya bizi yok etmeye çalışıyor, ülkelerimizi birbiri ardından işgal ediyor, ahalisini yeryüzünden silmek için her türlü yollara baş vuruyor. Kırım Tatar halkının neredeyse yarısı yok edildi, bir kısmı baba ocağından yabancı ülkelere sürüldü. Böylece, kalan zavallı bir azınlığı karşı koyulamayacak duruma düşürüp, onlara daha iyi eziyet etme imkanına kavuştular. Kazan-Astrahan Tatarları ve İdil Ural halklarının yarısı yok edildikten sonra, kalanlar Ruslara kul olarak yaşıyorlar. Bu insanlara karşı misli görülmemiş eziyetler yapılıyor...

...İdil Ural bölgesinde Rusya çeşitli askeri ve tenkil seferleri ile kahraman Başkurtların direncini kırdı. Toprakları Rus maceraperestleri ve hükümetin himayesindeki zümreye dağıtıldı. Toprakları elllerinden alınan halk ise açlık ve sefalete terk edildi. Kafkasya'da yaşayan dağ halkları da bu zulümden kurtulamadılar, toprakları Ruslara verildi. Halk vahşice zulümlere duçar kaldı. Hakimiyet altına düşen bu uzun silsilenin son zincirini Türkistan teşkil etti. Bu eski Türk kültür ve ortaçağ dünya medeniyetinin merkezi şimdi Rus askerlerinin çizmeleri altında her türlü zulmün kol gezdiği bir yer haline geldi. Binlerce Türkistanlı katl edildi."


DOĞUMU
Abdürreşid İbrahim işte bu koşullar altında, 23 Nisan 1857'de Rusya'nın Batı Sibirya bölgesinde, Tobolsk ilinin Tara kasabında doğdu. Aslen Özbek asıllıdır. Ataları 15. yüzyılda Buhara'dan gelerek bu kasabaya yerleşmişlerdi. Babası Ömer bey, annesi Başkurt Türklerinden Afife hanımdır. İkisi de dindar insanlardı. Annesi Tara'da bulunan kız medresesinde uzun yıllar muallimlik yapmıştı.

TAHSİL HAYATI
İlk dini eğitimini babasından alan Abdürreşid, yedi yaşındayken, Tara'ya 80 km uzaklıktaki Avyuş köyünde yatılı olarak medreseye başladı. Tara'daki medreseler köydeki eğitime nazaran daha iyi olmasına rağmen buraya gönderilmesinin sebebi hayatın zorluklarına daha iyi alışması için olabilir ki, görüleceği gibi hayatı hep zorluk ve çile yörüngelidir. Belki de merhum babası kısa bir süre sonra vefat edeceğini hissederek böyle bir karara varmıştır.

8 ay bu köyde kaldıktan sonra, annesinin gayretleri ile Orenburg ilinde bir Başkurt köyü olan Elmen köyüne gönderildi. Bu köy eğitim olarak diğer yerlere göre daha iyi olduğu gibi köy halkı da ilme büyük önem veriyordu.

Örnek alınması gereken bu muhteşem durumu Abdürreşid İbrahim şöyle anlatıyor: "Gayet fakir bir Başkurt köyü olup, oldukça fakir idiler. Buna rağmen beşyüz kadar talebe okuturlardı. Evlerini talebelere vererek kendileri kümes tabir olunacak barakalarda, bütün bir aile üst üste yaşarlardı. Bu köyden birisi öldüğü zaman akrabaları onun okuttuğu talebe sayısıyla övünürlerdi. Talebelerine hiçbir karşılık beklemeden ekmeğini verir, çamaşırlarını yıkarlardı."

Bu köyde 4 sene tahsil gördü. 1871'de kısa aralıklarla önce annesini, sonra babasını kaybeden ve fakru hale düşen küçük İbrahim, bir yandan çalışarak harçlığını kazandı, diğer yandan tahsiline devam etti. Ama o zamana kadarki medrese eğitimi kendisine çok bir şey kazandırmamıştı. O sıralar Rusya'daki medreselerin genel halini "Tercüme-i Halim" adlı eserinde şöyle anlatır: "Medreselerde nizam, intizam hiç yok. Ders okuma oldukça kötü, ayda, haftada bir ders okutuluyor. Talebe kendi kendine çalışır, mütalaa ederse bir derece tahsil etmiş olur. Elbette böyle talebeler çok olmaz, bu halde bir talebenin medresede yirmi sene kalması adeta mecbur olmuştu. Hocalar bu durumun ıslahı için hiç çalışma yapmıyorlar. Talebelerde ahlak gayet kötü, tütün, enfiye ve iskambil gibi bütün kötü alışkanlıklar çok yaygın."

Aslında o sıralar bütün İslam topraklarında durum pek farklı sayılmazdı. Bir alimimiz bu durumu şöyle ifade ediyor: "Bizler bir boş dönemin çocuklarıyız. Mektep yıkılmış, medrese harab olmuş, tekye ortadan kalkmış, harab eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöller. Biz bu dönemde yetişmişiz. Evet petekler sönmüş, ballar kalmamış, böyle bir dönemde yetişmişiz." Yine aynı büyüğümüz medreselerin köhneleşmesi hususunda "Başta fünun-u müsbeteyi medreseden kovan Osmanlı dönemindeki kadıhanlar gibi insanları bizim de, tarihin de, Allah'ın da affetmesi düşünülemez. Çünkü bir milletin felaketini hazırlamışlardır" demektedir.

Tabii bu konuda daha fazla yazmak saded harici olur, ama şunu da belirtelim: "Medrese sistemimiz Nizamülmülkle oturmuştur. O zaviyeden bakarsanız 900 yaşında. Eğer medresemiz 3-4 asır evvel acuzeyi şemta haline gelmiş, ihtiyarlamışsa şayet bu demek ki 4-5 asır iyi yaşamış. Ama bir de mektebe bakın. Mektep 70 yaşında acuzeyi şemta. Eli titriyor, ayağı titriyor. Çok erken ihtiyarlamış..."

Teman medresesinde de kısa bir süre eğitim gören Abdürreşid, namını sıkça duyduğu, Kazan'daki Kışkar medresesine gitti. Buradaki eğitim onda hayranlık uyandırmıştı. Fakat Pasaport süresinin dolması üzerine istemeyerek oradan ayrıldı. Bir süre gizlice Kırgız köylerinde dolaştıysa da sonunda yakalandı ve hapse atıldı. Bir sene süren hapishane hayatı onun ufkunu genişletmesine vesile oldu. Zira hapishane Rusya'nın değişik yerlerinden gelen, pek çoğu siyasi ve dini olaylara karışmaktan suçlu bulunmuş soydaşlarıyla doluydu. Burada bulunduğu sırada Rus esaretindeki Türk ve Müslüman halkların durumu hakkında epeyce malumat sahibi oldu.

İLK HACCI
1879'da Orenburg'a gelen molla Abdürreşid burada bir Tatar zengininin hizmetkarlığını üstlenerek ve onun refakatında önce İstanbul'a daha sonra da Hacca gitti.(1880)

Hac dönüşü geri dönmeyerek Medine'ye yerleşmiş ve tahsiline bıraktığı yerden devam etmiştir. Beş sene süren bu tahsilinde fıkıh, tefsir , hadis, kıraat gibi dini derslerinin yanında Arapça ve Farsça da okumuştur. Mesela, devrinin allamesi Mevlana Seyyid Ali Zahir kendisinin üstadlarındadır. Bu tahsilinin sonunda icazetnamesini de alan Abdürreşid İbrahim, bazı yazarlarca daha ziyade kendi kendini yetiştirmiş(otodidakt) bir şahsiyet olarak kabul edilmektedir.

Eğitimi sırasında tasavvufa da ilgi duymuş ve Medine'de Mevlana eş Şeyh Mazhar efendinin derslerini takip etmiştir. Fakat o sıralardaki asliyetinden çok şey kaybetmiş tasavvufi cereyanlar seyyahımızı sofilerden soğutmuş gibidir. Mesela Çin seyahatında bir müftüden bahsederken bu durum gözümüze çarpmaktadır. "Biçare Van Guvan(Abdurrahman) mutaasıb bir adamdır. Fakat bizim sofilerimiz gibi milletin menfaatını düşünmez derecede cahil mutaassıp değildir."

Bununla beraber onun tasavvuf karşıtı olarak lanse edilmesi de yanlış olur. O sadece gördüğü uygulamaları eleştirir. Bir yerde gerçek tasavvuf büyükleri için şu ifadeleri kullanır: "Bu gün batı filozoflarının büyükleri bizim en ufak, en bayağı mutasavvıflarımızın hayranıdırlar. Bu biçareler büyük mutasavvıflarımızın felsefesinden katiyyen habersizdirler. Ah, ya Rabbi! Hadis-i şeriflerden olan felsefeleri hakkıyla şerh ve izah edecek olursak bizim önümüze kim çıkabilir?"

Mesela İmam Rabbbani (R.A) hakkında şöyle der: "Bilhassa Kutbu'l Arifin Ahmed el Faruki gibi Müceddid-i Elf-i Sâni es Serhendi(ks) belki de bütün dünyanın en büyük adamlarındandır."

Muhyiddin Arabi hakkında da saygıyla dopdoludur: "Hazret-i Muhyiddin el Arabi Fütuhat'ının ikinci cildinde, 180. babda diyor ki: "Kadının değerini, ruhi yapısını ve iç dünyasını bilen kimse onu sevmemezlik edemez. Belki onu sevmesi, irfan sahibi olmanın olgunluğudur. Ve onu sevmek peygamber mirası olduğu gibi, Allah sevgisini de netice verir."

GERİ DÖNÜŞ VE İZDİVAÇ
1884 senesinin sonlarına doğru Medine'den ayrılıp deniz yoluyla İstanbul'a, oradan da Odessa üzerinden memleketi olan Tara'ya geldi.(1885) Bir müddet sonra burada müderrisliğe başladı ve aynı yıl evlendi. Bu evliliğinden Münir, Kadriye, Fevziye adlı üç evladı dünyaya geldi.

EĞİTİM HAMLELERİ
Ama o bir yerde durabilecek bir adam değildi. "Fıtratı müteheyyiç olan kimselerin rahatı cidaldedir" sözü ile ifade edilen yaratılışta, engin bir hamiyyet sahibi idi. Altı ay Tara'da kaldıktan sonra Medine'ye talebe götürmek üzere İstanbul üzerinden ikinci defa hacca gitti. Öğrencilerini Medine'ye yerleştirdikten sonra memleketine döndü ve hemen Medreselerin ıslahı çalışmalarını başlattı. Halkın ona olan büyük teveccühü karşısında bunda zorlanmadı ve bir "usul-i cedid" okulu açtı.

Dikkat edersek Muhammed Abduh'tan günümüze mühim İslam mütefekkirleri(Akif, İkbal, Bediüzzaman vb.) yeni bir anlama usulu üzerinde önemle durmakta, Müslüman aklının ve kalbinin yeniden inşası üzerine fikirler serdetmekteler. Mesela günümüzün önemli bir kanaat önderi "Dağarcık" aslı eserinde bu noktaya şöyle parmak basıyor. "Tefakkuh fıkıh üretmektir. Tefakkuh etmeden fıkıh okuyanların ise fıkhı tüketmekten başka çareleri yoktur. İşte bunun için yıllardır "yeni bir fıkıh usulünden önce yeni bir tefakkuh usulu gerekir" diye diye dilimde tüy bitti.

Abdürreşid İbrahim de aynı fikirdedir: "Bugün İslam aleminin ıslahı için, birinci derecede ulema kısvesinde olanların ıslahının gerektiğine artık kanaat etmek gerekir."

Bediüzzaman'a Muhakemat'ında "Maatteessüf benim ile şu zamanın kıtasında iştirak eden cümlesi; eğer çendan, onüçüncü asrın(hicri) evladıdırlar, fakat, fikir ve terakki cihetiyle kurun-u vusta'nın yadigarıdırlar" dedirten, aynı hal değil midir?

Abdüreşid İbrahim 1890'da Tara'dan yanına aldığı on talebeyle tekrar İstanbul'a geldi. Öğrencilerini Darüşşafaka ve Dar-ül tedris okullarına yerleştirdi. Bu talebelerin bütün masrafları Osmanlı devletince karşılanıyordu. Bir müddet Payitahtta kaldıktan sonra memleketine döndü. Onun İstanbul'a talebe yollaması Müslümanlar arasında büyük bir sevinçle karşılandı ve kendisine Rusya'nın her bölgesinden akın akın müracaatlar başladı. Fakat Rus hükümeti bu durumu kendi aleyhine addederek çok rahatsız olmuş ve talebe akınına sıkı denetim getirmiştir.

KADILIK DÖNEMİ
1891'de Ufa şehrine geldi. Buradaki Orenburg şeri mahkemesince mahkeme azalığına ve kadılık görevine tayin olundu. Rusya'daki Müslümanların en büyük mahkemesi olan bu mevkide Müslümanların yararına çalışmalar yaptı. Ayrıca gönüllü olarak, fakir ve yetimler için dernekler kurdu. Başkent Petersburg'a giderek içişleri ve maarif bakanlarıyla görüşmeler yaptı, yine Müslümanların dertlerine çözüm bulmaya çalıştı.

Mahkeme Reisinin Hacca gitmesi üzerine, 8 ay kadar mahkeme reisliği görevini de üstlendiyse de, Rus emellerine alet olamayacağı gerekçesiyle, kukla mahkeme reisi ile ihtilafa düşerek görevinden istifa etti. Bu istifası üzerindeki Rus baskısının daha da kesafet kazanmasına sebeb oldu. Bunun üzerine mücadelesini sürdürmek üzere İstanbul'a geldi.(1895)

MATBUATLA MÜCAHEDE
Ufa'da bulunduğu yıllarda kaleme aldığı "Liva-ül Hamd" adlı risalesini İstanbul'da bastırtarak gizlice Rusya'ya soktu. Bu broşürde, Rus baskısı altındaki Türk boylarına seslenerek onları Türkiye'ye göç etmeye teşvik ediyordu. Bu broşür derhal bir tesir uyandırarak 70 bin insanın Anadoluya hicretine vesile oldu.

Ardından meşhur eseri "Çolpan Yıldızı" nı kaleme aldı. Bu eserinde de Rusya'nın esaret altında tuttuğu Müslümanlara yaptığı zulümler anlatılmaktaydı. Bu risale de gizli yolardan Rusyaya sokuldu ve büyük ilgi gördü.

İstanbul'da bulunduğu iki sene zarfında bir yandan kımızcılık(Kısrak sütünden yapılan içecek) ve ziraatçılık yaparak geçimini temin ederken öte yandan esaret altındaki soydaşları için yapacaklarını planlıyordu. 1896'da Avrupa'ya gitti. İsviçre'de tanıştığı Rus sosyalistlerine Rusya'daki Müslümanların sorunlarını anlattı ve yardımlarını talep etti. Bilindiği gibi, sosyalistler 1925'lerde dizginleri iyice ellerine alıncaya kadar barış ve özgürlük havarisi görünüp daha sonra da Çarlık Rusyasını mumla aratmışlardır.

SEYYAH-I ALEM
Abdürreşid İbrahim, 1897 Nisanında üç sene sürecek ilk büyük seyahatına başladı. Bu seyahatına başlamasına istibdad döneminin vehham idaresinin onun faaliyetlerinden tedirgin olmasının da payı vardır. Safahat şairi bunu şöyle dillendirir:***

"Bir zamanlar yine İstanbul'a gelmiştim ben.
Hale baktıkça fakat ümmetin âtisinden
Pek derin ye'se düşüp Rusya'ya geçtim tekrar.
Geçmeseydim edeceklerdi ya zaten icbar!
Sığmıyor en büyük endazeye işler artık;
Saltanat namına, din namına bin maskaralık.
Ne felaket, ne rezaletti o devrin hali!
Başta bir kukla, bütün milletin istikbali,
İki üç kuklacının keyfine mahkum olmuş;
Bir siyaset ki, didiklerdi eminim Karakuş!"


İstibdat döneminin uygulamaları onda da Abdülhamid Han'a karşı olumsuz düşüncelerin gelişmesine sebeb olmuştur. Hatıralarında yer yer bunu görüyoruz.
Mesela bir yerde şöyle diyor: "Abdülhamid Han hazretlerinin korktukları bir şey varsa, tahttan indirilme meselesiydi. Hatta "hal" manasını andırdığı için Kunut duasında okunan "ve nahleu" kelimesini okudukça tüyleri ürperirmiş. Hatta bir zamanlar o kelimenin Kunut duasından silinmesi hakkında düşündüğü de meşhurdur. Sonunda başına geldi."

Yine " Abdülhamid Müslümanların hürmetini kırdı. Ne çare, Müslümanların kötü bir ameliyesidir. Lakin inşaallah bundan sonra öyle olmaz ümidindeyim" gibi ifadelerine katılamayacağız. Ama onu ve diğerlerini haklı çıkartacak ve kraldan çok kralcı takımının yaptıkları da ortadadır. Bu konuda değerli bir mütefekkirimiz şöyle diyor: "Abdülhamid cennet mekan döneminde o mabeyndeki gammazlamadan nasibini almayan insan yoktur. Ve Abdülhamid'i seven hiçbir aydın yoktur."

Maalesef "sahih sevgi" nasibinden mahrum bir ülkenin insanlarıyız. Sağcısı, solcusu, dindarı, dinsizi farketmiyor hiç. Elmayı kurduyla, pirinci taşıyla yemek zorunda hissediyoruz kendimizi. Ayırt etme melekemiz dumura uğramış. Şartlandırılmış sevgi ve nefretlere bağlı yaşıyoruz hepimiz.

Bu çemberi parçalayan talihlilerimiz de çıkmıyor değil. İşte onlardan birinin ifadesi: "Zamanla herkes Abdülhamit'in haklı olduğunu anlayacak tabii, o dönem itibarı ile daha çok. Fakat bazıları da onu "Gökten inmiş" zannediyorlarsa aldanırlar yani. Öyle değil. Çünkü devlet hani hiç öyle değil. Ancak nispi bir iyiliği var. Fakat o bir Fatih değil yani, bir Yavuz değil. Öyle iyi bir devlet adamı, bir dahi olmanın yanı başında, salabet-i diniyeye sahip..."

...Seyyah-ı şehirimiz İstanbul'dan ayrılarak Mısır, Hicaz, Filistin, İtalya, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Yugoslavya, Batı Rusya, Kafkasya, Batı ve Doğu Türkistan, Yedisu vilayeti ve Sibirya bölgelerinde dolaşıp çeşitli temaslarda bulunarak Tara'ya geldi. Böylece ümmet-i merhumenin durumunu yakından inceleme imkanı buldu...

Mehmed Akif, "Süleymaniye Kürsünde" adlı enfes şiirinde onu şöyle konuşturur:

"Şarkı baştanbaşa yıllarca dolaştım, gezdim;
Hem de oldukça görürdüm, kafa gezdirmezdim!
Bu Arapmış, bu Acemmiş, bu Tatarmış demedim;
Müslüman unsurunun hepsini gördüm kendim."


Tara'da bir müddet kaldıktan sonra Japonya'ya geldi. Kısa bir müddet kaldıktan sonra 1900 yılının sonlarında Petersburg'a avdet etti. Burada Mirat adlı bir dergi çıkardı. Ona göre basın medeniyetteki insanlar için kürsülerin en yükseği idi. Artık fikirlerin çarpışacağı bir asra giriliyordu. Hatıratında bunu şöyle ifade eder. "Bundan sonra Avrupa'da kılıç fetihleri değil, siyaset fetihleri devri başlayacaktır."

JAPONYA
1902-1903 yılları arasında onu tekrar Japonya'da görüyoruz. Abdürreşid İbrahim Uzak Doğu'nun bu parlayan yıldızına çok ehemmiyet veriyordu. Ona göre bu coğrafyanın Batı esaret ve zulmünden kurtulması Japonya'nın süpergüç olmasından geçiyordu. Ahlaken "Müslüman" olan bu millette İslamiyetin kısa zamanda inkişaf edeceğini ümid ediyordu:

"Sorunuz şimdi de Japonlar nasıl millettir?
Onu tasvire zafer-yâb olamam hayrettir.
Şu kadar söyleyeyim; din-i mübinin orada,
Ruh-u feyyazı yayılmış yalnız şekli: Buda.
Siz gidin saffet-i İslam'ı Japonlarda görün.
O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün.
Müslümanlıktaki erkan-ı sıyanette ferid.
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid."

"Müslümanlık sanırım parlayacaktır orada
Sâde, Osmanlıların gayreti lazım arada."


Mesela "Japonya'da aylarca dolaştığım halde bir sarhoşa rastlayamamıştım" demektedir. Yine verdiği bilgilere göre 1905- Rus–Japon harbinde Japonların savaşı kazanma sebebleri şunlardır:

1-Ruslarda rüşvet pek çok, Japonlarda hiç yok.
2-Ruslar hep kuvvetle savaşır, Japonlar ise akıl ile, tedbirle savaşıyorlar.
3-Ruslarda ahlak çok bozulmuş. Ahlak düşkünü bir millet savaşamaz.
4- Japonlar çok çalışkan ve idealist bir kavim.

Hatıratında şöyle demekten kendini alamaz: "Dünyada hiç nam ve şanı olmayan ufacık bir kavmin bütün yeryüzünde mevcut insanları titretircesine meydana çıkması hiçbir zaman hatırdan çıkmayacak harikadır."

Japonya ile adı adeta özdeşleşen ve bu ülkede ilk İslam tohumlarını atan Abdüreşid İbrahim, 1884 senesinde ziyaret ettiği devrin padişahı Sultan Abdülhamid'e bir mektup yazarak Japonya'da İslamın yayılması için devlet-i âliyenin desteğini istiyordu. Fethi Okyar'ın naklettiğine göre Sultan bu konuda şöyle demektedir: "Japonların Ruslara karşı kazandıkları zaferin arifesinde idi. Japon imparatorluk ailesine mensup bir prens beni ziyaret geldi. İmparatorundan hususi bir mektup getiriyordu. Benden İslam dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir dini-ilmi heyet istiyordu. Bunun sebebi vardı, orada İslamiyeti yaymayı mukaddes vazife sayan Abdürreşid İbrahim isimli, aslı Kazan'lı olan bir Müslüman aliminden mektup almış, Japonya'da İslam'ı tâmim hareketine yardımcı olmam istenmişti. İslam aleminin halifesi idim, bir tarafta daima iftihar ettiğim ve hizmetkarı olmaya çalıştığım bu âli vazife, diğer taraftan ruhumda bu mahiyette şerefli hizmete duyduğum hasretle, mümkün olan herşeyi yaptım. Fakat bu yardım daha çok maddi sahada kaldı. Çünkü Abdürreşid İbrahim bizim din adamlarımızdan başka hüviyet içinde idi. Türkçe, Arapça, Farsça'dan başka Rusça ve Japonca biliyordu. Kırk yaşından sonra Fransızca ve Latinceyi öğrendiğini yazmıştı."

Japonya'da Rus karşıtı faaliyetlere girişmesi üzerine Rus hükümetinin ricası sonucu Japonya'dan ayrılması istendi. İstanbul'a geldiyse de(1904) Rus hükümetinin Osmanlı nezdindeki girişimleri neticesi tutuklanarak, Moskof yetkililere teslim edildi ve Odessa'ya götürülüp, hapsedildi. İki hafta kadar hapis kaldıysa da, ülkedeki Müslümanların büyük baskısı sonucu serbest bırakıldı.

-Devam edecek-

*** Süleymaniye Kürsüsünde adlı şaheserde Mehmed Akif'in konuşturduğu vaiz; Abdürreşid İbrahim'dir

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Salih Okur, 2011-04-05 11:58:35

Abdurrahman bey, haklı ikazınız için çok müteşekkirim. Hem gerekli düzeltmeyi yapıyorum.Saygılarımla

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Abdurrahman, 2011-04-05 11:42:59

Rusya Türkleri tabirini yanlış buluyorum.Türkistan Türkleri diyebilirdiniz.Bu mefhumların emperyal lisanın ürünü oldukları aşikar iken bu güzel çalışmanın içinde böyle kelimelerin kullanılması yazının değerini düşürmüş.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Akif Cömert, 2008-09-24 05:12:20

Yeni Ümit Dergisinin Son sayısında(Ekim Kasım Aralık 2008)Kamil Yılmaz Bey, Abdürreşid İbrahim adlı yazısında bu yazımızı kaynakları arasında göstermiş. Kendisine teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-4.Bölüm

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-4.Bölüm

Mersin’e Yerleşmesi Cumhuriyet’in ilânından sonra sessiz kalmayı tercih eden Ahmed Şerîf

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-3.Bölüm

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-3.Bölüm

Birinci Dünya Savaşı Ve Libya Birinci Dünya Savaşı başladığında İtalya -ülkedeki savaş

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-2.Bölüm

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-2.Bölüm

Seyyid Ahmed Şerif’in Hareketin Başına Geçmesi-1902 Seyyid Mehdi’nin vefatı harekette bir

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-1.Bölüm

SEYYİD AHMED ŞERİF ES SENUSİ(1873-1933)-1.Bölüm

“Kuzey Afrika’nın sömürgeci yöneticilerine hiçbir isim onunki kadar uykusuz geceler geçirt

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-8.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-8.Bölüm

Üstad Bediüzzaman Ve Emin El Hüseyni Emin el Hüseyni çok renkli bir şahsiyetti. İslam âlemi

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-7.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-7.Bölüm

Pirincin İçindeki Beyaz Taşlar “Filistin’de İsyan” kitabının yazarı John Marlowe’un

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-6.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-6.Bölüm

Gizli Anlaşma Müftü Efendi, Hitler ile görüşmesinde, Almanya’nın Arap dünyasındaki emper

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-5.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-5.Bölüm

Bağdat’taki Faaliyetleri Muhammed Emin el Hüseyni 1939 Ekiminde Bağdat’a geldi. Büyük sava

MARGARET MARCUS - (MERYEM CEMİLE) (1934-2012) 7. BÖLÜM

MARGARET MARCUS - (MERYEM CEMİLE) (1934-2012) 7. BÖLÜM

Batılıların, Müslümanları eğitim-öğretim yolu ile sürekli kendilerine bağımlı ve muhta

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-4.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-4.Bölüm

Kaosun Getirdiği Kıpırdanmalar 1930’ların Filistin coğrafyasına göz attığımızda şu ma

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-3.Bölüm

MUHAMMED EMİN EL HÜSEYNİ-3.Bölüm

El Burak Hadiseleri-1928-29 Üç semavi din için de kutsal sayılan Kudüs şehrini kadimden bu y

De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.

Cum'a, 8

GÜNÜN HADİSİ

Hikmetli söz, müminin yitiğidir. Onu nerede bulursa almaya en layıktır.

Tirmizi, İlim, 19.

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI