Cevaplar.Org

AHMED ŞAHİN HOCA İLE RÖPORTAJ-2


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2003-05-11 00:24:27

Soru: Şu anda dünya gündemi savaşa kilitlendi. Müslümanları terörist gösterme gayreti var, bir yandan da bazıları 'İslam kılıç zoruyla yayılmıştır.' diyorlar. Bu konuda ne dersiniz?

-Bu çok enteresan bir durum oldu şimdi. Evvelden yabancılar Müslümanları terörist gösteriyorlardı. Allahu âlem şimdi kendileri terörist durumuna düşüyorlar.

İslam barış taraftarıdır. Bugünkü şartlarda İslam'a bir bakıyoruz ki, İslam ta baştan beri, kurulduğu günden bugüne barış taraftarıdır. Kur'an 'Topyekun barışa girin. Şeytanın yoluna tabi olmayın' der. İslam hep barışı savunmuştur. Tarih boyunca din, kendi adına savaş yaptırmamıştır.

Din kendisi için savaş yapılmasını kesinlikle istememiştir. Niye istememiştir? Din adına savaş yaptığınız zaman öldürdüğünüz insan cehenneme gider. Hâlbuki İslam'ın hedefi, insanı cehenneme göndermek değil cennete göndermektir. Savaşta cehenneme gitmek var. Onun için İslam, barış mümkün olduğu müddetçe savaşı tercih etmemiştir.

Soru: Peki İslam orduları bir memlekete girdikleri zaman oranın halkının ya Müslüman olmaları veya cizye vermelerini veya savaşa hazır olmalarını istiyor. Bu bir zorlama olmuyor mu o kavme?

-Olmuyor. Şu açıdan olmuyor: Şimdi onlarla bir anlaşmaları var. Anlaşmayı bozmuşlar onlar, diyelim. Anlaşmayı bozunca geriye üç ihtimal kalıyor: Ya savaşacak, ya cizye verecek, ya Müslüman olacak. Bir başka ihtimal yok. Vergi verince ne olur? Vergiyi verir; ama onun akabinde vergiyi verdiği devletin kendisine hizmet etmesi mükellefiyeti otomatikman çıkar.

Onun için İslam orduları gittikleri yerde cizye almışlarsa, -Osmanlı ordusu mesela- imar etmiş oraları. Köprü, han, hamam... Aldığı vergiyi helal ettirmek için birçok sosyal tesisler yapmıştır ve onları düşmana karşı korumuştur. Düşmana karşı koruyamayacağını anlayınca aldığı cizyeyi de iade etmiştir. Şam'da olduğu gibi...

İslam'ın şu misali çok müthiş: Mesela birisi geliyor Efendimiz'e. Efendimiz, İslam şöyle şöyledir, anlatıyor. O da dudak büküp gidiyor. Hz. Ömer: -Ya Resulullah! Müsaade et -bu adam anlayacak cinsten değil; dudağını büktü, seni hafife aldı- ben bunun işini bitireyim. -Dur ya Ömer! diyor. Aynı adam başka gün yine geliyor. Efendimiz yine İslam'ı anlatıyor, adam yine dudağını büküyor, hafife alıyor. Çıkıp gidince Hz. Ömer: -Ya Resulullah! İzin ver, bu adama haddini bildireyim, seni hafife alıyor. -Dur ya Ömer! diyor. Ve aradan birkaç gün geçtikten sonra -adam, anlaşılan bu olayların etkisinde kalmış ve kendi vicdanıyla baş başa kalıp İslam'a girmiş- mescide girmiş, öyle bir namaz kılıyor ki Hz. Ömer bir bakıyor; gözyaşı içerisinde kendisinden geçmiş şekilde namaz kılıyor. Geliyor: -Ya Resulullah! O adamı gördüm, diyor. Mescidde öyle bir namaz kılışını gördüm ki ben böyle namaz kılamadım. Efendimiz'in tarihi cevabı şudur: -Ya Ömer! Senin dediğin zaman sana müsaade etseydik onun boynunu vurur, cehenneme bir adam gönderirdin. Müsaade etmedik, sabrettik, bekledik, cennete bir adam kazandırdık. Ondan sonra şu cümleyi ilave ediyor Efendimiz:

-Dikkat et ya Ömer! Müslümanın görevi cehenneme adam göndermek değil, cennete adam kazandırmaktır.

Meselenin özü budur. Bütün İslam savaşlarında cennete adam kazanmaktır. Niye savaşta bile cennete adam kazanıyor? Çünkü savaşa vardığı zaman öyle bir örnek gösterir ki, Müslüman orduları onu görenler ister istemez onun şahsında İslam'a saygı duyuyorlar.

Şöyle bir şey var: Sahabe ordusu savaşa gidecek. Hz. Ebu Bekir Efendimiz Medine'nin dışında onlara bir hitabede bulunuyor. Bakın neler söylüyor ki yirminci asır bu anlayışa muhtaçtır: 'Ey gaziler! Sakın ha, biraz sonra düşman toprağına gireceksiniz, her şeyin serbest olduğunu zannetmeyesiniz. Düşman topraklarında sizin karşınıza savaşmaya çıkamayacak nitelikte ihtiyarlar vardır; dokunulmaz onlara. Kadınlar vardır; dokunulmaz onlara. İbadethanesinde din adamları vardır; dokunulmaz onlara. Çocuklar vardır; dokunulmaz onlara. Sonra yaralanmış, cevap verecek durumda değil sana; dokunulmaz onlara. Kaçıyor, gidiyor; arkadan vurulup öldürülmez onlar. Düşman toprağı deyip de yeşilliklerini yok edemezsin, ağaçlarını kesemezsin.'

Şu anlayışa bakın. İslam'ın savaşan ordusuna verdiği emre bakın. Savaşan ordu düşman toprağına girip de bu hassasiyeti gösterince oradaki düşman diyor ki: 'Aman Allah'ım, bu ne anlayış. Bu din haktır. Ben bu dine girerim.' Bu örneği gösteriyor Müslüman. Maksadı cennete bir adam kazandırmak. Öldürüp de cehenneme adam göndermek değildir.

Soru: Kader konusunda çok sorulara muhatap oluyoruz. Bu konuda pratik cevap sizce ne olmalıdır? Kader konusuna genel olarak nasıl yaklaşmalı?

- Kader konusu üzerine insan, fikrini teksif edip de üzerinde durmamalı. Ben kadere iman ettim, deyip geçmeli. Çünkü ne kadar incelersen incele bunun sonunda Allah'a teslim olmanın dışında kurtuluş yoktur. Hz. Ömer'in ifadesi: ' Bu öyle bir denizdir ki derinliğine, nihayetine kimse varamamıştır.'

Ama bununla beraber aklımıza, mantığımıza şöyle bir izah getirecek olursak diyebiliriz ki: Kader konusunu incelerken sakın 'Bu benim kaderim, benim sorumluluğum yoktur.' neticesine varmayasın. Oraya varırsan kaderi yanlış anlıyorsundur. Ama yaptığın işlerin tümünden kendine sorumluluk payı çıkarıyorsan kaderi doğru anlıyorsun.

Burada ben şöyle bir misal arz edeyim: Şu kalem. Bu kalemin üstünde kader yazılı. Ben şimdi kalemi iki parmağımın arasına aldım, şöyle yazıyorum. Yazıyı kim yazıyor? Kalem... Ama o kalemin yazısını yazdırma iradesi benim iki parmağımın arasında, değil mi? Burada o hassas noktayı yakalamak lazım. Bütün yazıyı kader yazıyor; ama, dikkat et, bu kader kalemine yazdıran senin parmaklarındır, iradelerindir, isteklerindir. Sağdan yazarsan kader sağdan yazıyor; soldan yazarsan kader soldan yazıyor.

Diyemezsin, benim ne hatam var, kader kalemi yazmış bunu. Yok, yok... Doğrudur, kader kalemi yazmıştır; ama senin iradeni yazmıştır, isteğini yazmıştır. Namaz kılıyor musun? Kaderin yazmıştır; ama sen gitmek istemişsin namaza; o da yazmış. İstersen namaza gitme, bak, kader kalemi yazmıyor.

Buradan da anlaşılıyor ki kader yazıyor; ama bizim isteğimizi yazıyor. Öyleyse biz yaptığımız hareketlerin tümünden sorumluyuz, kadere yükleyemeyiz. Kaderin yazdığı bizim irademizdir.

Soru: Hocam mezheplerin birbirinden farklı görüşler ileri sürmesi çok soruluyor. Sebebi nedir? Bir mezhepte haram olan diğerinde nasıl helal olur? Haramı helal kılma yetkisi Allah'ın elinde değil midir?

-Evet, şimdi ilk bakışta ters gibi geliyor; fakat hakikatte benim çok hoşuma gidiyor. Birkaç yazımda da 'Mezheplerin farklı olması çok iyidir, isabetlidir.' diye bir şey söyledim. Hadis de bunu haber veriyor. 'İhtilafi ümmeti rahmetün -Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır.-' diyor Efendimiz.

Bunu hacda çok rahat gördüm. Şimdi hacda tavaf ederken o kadar kalabalık var ki, o kadar karışıktı ki, Şafiilerin kadına elini dokundu mu abdesti bozulur. Şimdi Şafiiler çok zorlanıyorlar. Ne yapalım ya? Haberin olmuyor ki. Bir bakıyorsun ki elin dokunmuş birisine.

-Ya korkma korkma; Hanefi ile amel et. Hanefi'de dokunursan bir şey olmaz.-Ha öyle mi öyle, iyi öyleyse. Elim dokundu, ben de zaten Hanefiye niyet etmiştim. Hanefi ameli ile dolaşıyor. Ümmetin ihtilafı rahmet oluyor. Tecelli ediyor. Şimdi birçok meselede böyledir.

Bir dini mesele olur, sen zorlanırsın. Senin mezhebinde yer yok; ama o meselede sen zorlanıyorsun. Bir hak mezhebe müracaat et. Diğer Maliki'de, Hanbeli'de, Şafii'de bir yer bulursun ve onunla amel et, o sende bir rahatlama meydana getiriyor. Buradan 'Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır.' sırrı tecelli ediyor.

Ve buradan şu da tecelli ediyor: Niçin İslam dünya dinidir? Çünkü dünyada o kadar çok olaylar cereyan edecektir ki, o kadar farklı insanlar olacaktır ki o farklı mizaçta, karakterde, anlayışta insanlar, bu kadar zengin bir kültüre sahip İslam'ın içinde kendine yer bulacaktır. Kaldırsan mezhepleri ve bir tek mezhep getirsen bu kadar farklı insanı bir tek mezhebin hükmü içinde hapsetmek zordur ve İslam'ın cihanşümulluğuna uymaz. İslam'ın cihanşümul oluşu muhtevasının da zengin oluşundan kaynaklanır.

Adeta ben diyorum ki: 'Eğer mezhepler olmasaydı mezhepleri meydana getirmek lazımdı insanların ihtiyacını karşılamak için.' Buna şöyle bir misal de ifade etmiştim: Peki nerden çıkıyor bu mezhepler? Şuradan çıkıyor: Arapçada bir kelimenin manası tek değildir. Türkçede de var bu. Tek değildir. Mesela Türkçede de vardır; ne gibi? Sıcak bir gün bir çayhaneye girdiniz. Çok sıcak... Oturdunuz. Dört tane garson geldi size koşa koşa. Dediniz ki ben meşrubat istiyorum, 'Meşrubat' kelimesini kullandınız. Bir de dördü de koşarak gitti. Birisi çay getirdi, birisi gazoz getirdi, birisi ayran getirdi, birisi de limonata getirdi. Diyebilir misiniz, niye yanlış şey getiriyorsunuz? Diyemezsiniz. Neden? Garsonlar çok uyanık, çok hassas, çok bilgili. Kullandığınız kelimenin delalet ettiği manaya bakın, meşrubat dediniz. Çay meşrubat, su meşrubat, gazoz meşrubat, limonata meşrubat, hepsi de meşrubat. Niye öyle söylediniz meşrubat dediniz? Siz de çok hesaplısınız. Hangisinden varsa ondan getirsinler. Çay yoksa limonata getirsin, limonata yoksa ayran getirsin, o yoksa gazoz getirsin. Zenginlik olsun, sıkışmasınlar diye.

O bakımdan mezheplerin böyle farklı görüşler beyan etmeleri kelimelerin bütün manalara şamil oluşundandır. Ve nefes aldırıyor müslümanlara mezhepler.

Soru: Her şeyin Kur'an'da var olduğunu, Kur'an'ın insanların anlaması için kolaylaştırıldığını yine Kur'an'dan öğreniyoruz. O halde neden direkt Kur'an'a müracaat etmiyoruz? Bir de bununla alakalı: Arapça bilmeyenlerin meal okumasını tavsiye eder misiniz?

-Kur'an içindeki manayı herkesin anlayacağı şekilde ifade etmez. O zaman içindeki manayı herkesin anlayacağı şekilde aşağıya indirse Kur'an'ın yüz cilt olması lazım. Yüz ciltlik Kur'an'ı okumak mümkün olmaz. Kur'an kelimeleri sıkıştıracak, kelimeleri mucizeleştirecek, icazlaştıracak ve kültür seviyesi çok yüksek insanlar onların dışındaki manadan ayrı olarak içindeki gizli manaları da çıkaracak, anlatacaklar bize.

Avam-ı müslimin olarak da o hocalardan, o müçtehidlerden, o alimlerden biz o incelikleri anlayacağız. Bunun için Kur'an'ın meali çok kısa olur. İçindeki o gizli manaların tümünü meal dışarı çıkaramaz. Meal deyince şunu anlıyoruz: Bir satır Kur'an, bir satır da kulun kendi kelamı. Kulda öyle bir fesahat, belağat var mı ki Allah kelamına eşit şekilde ifade kullanacak da o Allah kelamının içindeki bütün yüklü manayı tek satırın içinde ifade edebilecek. İfade ettiği, o külli mananın cüzleri olur. Külli manayı neler ifade eder? Mealin dışındaki tefsirler ifade eder. Tefsirlere bakınca geniş, uzun izahlar vardır; tefsirlerden anlaşılır. Meal okuyarak istifade olur; ama tam olmaz. Tam istifade tefsirle daha güzel olur.

-Soru: Hocam bir de Mehdi meselesinde Müslümanlar arasında değişik görüşler var. Siz bu konuda istikamet, orta yol, haddi vasat olarak hangi düşünceyi görüyorsunuz?

- Şimdi efendim Mehdi kelimesini çok farklı şekilde anlamak, yorumlamak mümkün. Farklı anlayıp farklı yorumlayanlara karşı da tepkili olmak yanlış. Farklı anlayıp farklı yorumlayanlar yanlış yapmıyorlar. Mehdi kelimesinin kendisinde o yorum var, o yoruma müsait de ondan dolayı farklı yorum yapıyorlar. Niye öyle? Şundan dolayı; her asrın mehdi manasına ihtiyacı var. Bu asırda bir alim çıkar, külli bir hizmet yapar, büyük kitle onun hizmetinden istifade eder ve o kitlenin mehdisi olur o. Büyük bir kitle o zatın hidayetinden istifade edince mehdisi olduğu gibi o zatın hidayetinden habersiz olan fakat kıyıda köşede bir cami imamından, bir tarikat şeyhinden istifade edenler de olur. Onların mehdisi de o olur. Çünkü onun hidayetine o sebep olmuştur.

Dolayısıyla her grubun, her cemaatin, her insanın mehdisi farklı olabilir. Bunu böyle bilirsek biz ne olur? Tartışmayız birbirimizle, itişip kakışmayız. Mehdi falandır, dese birisi, güzel, demek senin mehdin oymuş; ama benimki o değil benimki filandır. Olur mu böyle? Olur, olur. Çünkü senin hidayetine o zat sebep olmuş, onun cereyanı ve hizmetiyle sen istikametini bulmuşsun, onun hidayetine de o zat sebep olmuş, onun hizmetiyle o istikametini bulmuştur.

Bu anlayış işte İslam'ın cihanşumullüğünü ifade eder. Dünyanın her tarafındaki insanlar farklı mehdiler bulabilirler ve birbirleriyle hiç sürtüşmezler. Birbirlerinin mehdisini de inkar etmezler, kavgaya gürültüye de girmezler. İslam'ın özelliği ve güzelliği budur. Aynı mezheplerde birbirimizle ihtilaf etmediğimiz, birbirimizle kavga etmediğimiz gibi. Hanefide el üzerinden kan çıksa abdest bozuluyor, abdest alıyoruz; ama Şafiide kan çıkmakla abdest bozulmuyor. Şafii bir imam mihrapta; ben de Hanefi cemaati olarak onun arkasında namaz kılabiliyorum. Sen niye böyle kan çıkınca abdest bozulur diyorsun; bizimkinde bozulur, diye kavga etmiyoruz. İslam'ın özelliği, güzelliği... Kültür zenginliği diyorlar ya budur işte. İslam'ın dünya dini olduğu burdan da anlaşılıyor. Çok farklı mizacı, farklı insanları kültürünün içerisinde onlara yer bularak idare ediyor.

Soru: Hocam, son olarak bizimle alakalı bir sorumuz var. Cevaplar.org'u yakından takip ettiğinizi biliyoruz. İnternet yoluyla hizmet hakkında ne buyurursunuz?

-Bu internet olayı değil mi?

-Evet..

-Efendim biz eski insanlarız, yaşlı insanlarız. İnternet olayı yenidir. Herhalde yaşlı insanlardan yeni olaylara karşı çok fazla sempatik bakmalarını veya tam takdir etmelerini pek de beklemeyebilirsiniz. Tabii, hasenatı seyyiatı -ikisi de var bunların- hangisi fazla? O kullanan adamın iradesine, tercihine bağlıdır. Aynı silah gibi. Silah var. Silahla aileni, namusunu, eşyanı, malını, vatanını kurtarıyorsun, koruyorsun; ama kullanmasını bilmezsen kendini vuruyorsun, yakınını vuruyorsun. Demek bu kullananın iradesi meselesidir.

İnterneti baştan şerre ait bir sistem olarak kurdular; fakat dindarlar da girdiler içerisine, şimdi onu İslam'a hizmet ettiriyorlar. Ben bazılarına bakıyorum. Doğrusu kitaplarda bulamadığım konuyu düğmeye basınca orda birisinde bir site buluyor. Cevaplar.org'a bakıyorum; başkalarıyla mukayese edince cevaplar.org bende birincilik kazanıyor. Kolay kullanım, kolay sorulara cevap bulmak...

 Başka siteler de var. Bir okuyucum benim için de bir site yapmış ahmedsahin.org diye. Henüz daha gelişmedi, gelişme safhasında. İnşallah iyi bir hizmet olacak. Zaten burada şu nokta çok mühim: Sen ona karşı çıkmakla o durmuyor ki. O alıp gidiyor kendisini. Sadece sen de gir içine de onu hayra ne kadar hizmet ettirebilirsen, ondan ne kadar hizmete medar şekiller bulabilirsen o olacak. Yoksa sen karşı koymakla, aleyhinde olmakla... Hani tavşan darılmış da dağın kulağı bile duymamış gibi... O kendisini alıp gidiyor. En iyisi, onu hizmet ettirmek.

Sizin sitenizi ben böyle hizmet eden bir site olarak görüyorum. Bir de sizde şu hali de görüyorum: Maşallah, hiç kıskançlık yok sizde. Tutmuşsunuz kendi sitenize bir çok İslami sitelerin adreslerini de koymuşsunuz. Yani sizin siteye girince ben birçok İslami siteleri sizin siteden buldum. Hatta kendi sitemi de sizin siteden buldum. Ahmedsahin.org diye koymuşsunuz oraya. Bu çok sevindirici bir şey.

Demek ki İslam'ın özelliği sizin sitenizde gözüküyor. Rakip olmuyorsunuz, rekabet duygusu yok; kucaklaşma, yardımlaşma duygusu içerisindesiniz. Bu bakımdan da ben tebrik ediyorum sizi.

-Allah razı olsun hocam. Çok teşekkür ederiz.

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Murat Akbulut, 2009-08-26 14:58:57

Sitenizin adresini Ahmet Şahin hocamızdan öğrendim.Allah razı olsun.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

oosman sami taş, 2006-10-16 02:24:30

ALLAH sizden razı olsun .....

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

De ki: "Onlardan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. Ama siz yine de O'na ortak koşuyorsunuz."

En'am, 64

GÜNÜN HADİSİ

Her kim bir namazı (kılmayı) unutursa (onu) hatırladığında kılsın. Onun bundan başka keffâreti yoktur.

Sahih-i Buhari, KİTÂBU MEVÂKÎTİ'S-SALÂT

TARİHTE BU HAFTA

*I.Dünya Savaşı Sona Erdi(11 Kasım 1918) *Bolu-Düzce-Kaynaşlı Depremi(12 Kasım 1999) *Mehmed Zahid Kotku Hz.lerinin Vefatı(13 Kasım 1980) *K.K.T.C Kuruldu(15 Kasım 1983) *Muhyiddin-i Arabi Hz.lerinin Vefatı(16 Kasım 1240)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI