Cevaplar.Org

ABDULLAH YEĞİN AĞABEYİN HATIRATI


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2002-03-06 22:47:05

Abdullah Yeğin Ağabey’in Sitemizde neşredilmek üzere bize Osmanlıca olarak verdiği metni Latinceye çevirip neşretmiştik. Şimdi daha kolay istifadesi için ara başlıklara böldük. Kendilerine sıhhat afiyet temenni eder, bir kere daha teşekkürlerimizi arz ederiz. Bu hatıraların 1981 senesinde kaleme alındığını da hatırlatmak isteriz. www.cevaplar.org

Bismillahirrahmanirrahim. Bir insanın ehemmiyet kesb edebilmesi onun gayesinin, emelinin büyüklüğü ile ve sözlerinin hareketlerinin haklılığı iledir. Benim gibi insanlar bu babda kıymetsiz olabilir. Fakat büyük gaye sahibi ve milyonların muhabbetullah’a ve ebedi hayat gayelerine vesile olabilen bir zat ile alakamız olduğu için bir zerre de olsa o güneşin aks-i nurunu görmeğe vesile olduğumuz veya olabileceğimiz için ve sözlerimiz onun feyzinden faydalandığı için belki bazılarına lüzumu olur düşüncesi ile bize Risale-i Nur talebesi diye bakanların hatırları için aklıma gelen bir kısım hatıralarımı yazmağa çalışacağım. İnşallah Rabbimizin lütfu ile Üstad’ımızın mesleğine bir hizmet olur. Az da olsa karınca kararınca faydalı olur ümidindeyim.

Altmış yaşıma doğru gidiyorum. Lütf-ü İlahi ile dünyada bugüne kadar geldim. Nüfus cüzdanımda 1340 tevellüdüm yazıyor. İyi veya kötü çok günler gördüm. Burada kaydedeceğim. Katre olarak bilebildiğim veya gördüğüm hadiselerdir. Elimden geldiği kadar müsbet ve şüphesiz doğru bildiğim tarzı yazacağım. İnşallah Cenab-ı Hak’kın tevkifi refikim olur. Nefsimin şerrinden ve emmare olduğundan daima Rabb-i Rahim’ime iltica eder, rahmetini niyaz ederim. Berlin, 14 Ramazan 1401 Süleyman Yeğin oğlu Araçlı Abdullah

Çocukluğum

İlk mektebi bizim Kıyan Köyü yakınında Muğamlar’da okudum. Babam merhum Süleyman Sükuti orada muallim idi. Yeni yazı başladığı senelerde babamın muallim olduğu Muğamlar Mektebi’ne devam ettim. Üç senelik köy mektebini dört veya beş senede bitirdim. Babam çocuklarına karşı çok sert davranırdı..Fakat Cumhuriyetin din ile alakası kesilmeye çalışıldığı, dindarlara yobaz denildiği 1935 senelerinde babam namaz surelerini ezberlemeyeni mektepten mezun etmezdi. Köy mektebinin bir muallimi vardı O da babamdı. İlk mektep dördüncü ve beşinci sınıfları da Araç’ta Merkez İlk Mektebi’nde bitirdim.

Dindar Bir Aile

Ağabeylerim, babam başta namazları kılardık. Hatta babam imam olur, evde hususan ramazanda cemaat olurduk. Ağabeyim en büyüğü Salahaddin, sonra Hakkı, sonra Mehmed Münib ben küçük iken bana bildiklerini öğretirlerdi. Hep birbirimizi namaza teşvik ederdik. On altı yaşıma kadar köyde kaldım. Annem okumamı tavsiye ederdi. Babam durumu müsait olsa idi hepimizi okutmak isterdi. Benden evvel Mehmed Münib Ağabey’im Kastamonu’ya gönderilmişti. O lise talebesi idi.

Ağabeyimin Vefatı

Hakkı ağabeyim Araç’ta kunduracılık yapmaya başlamıştı. Askerden yeni gelmişti. İçimizde babamın belki en çok kıymet verdiği Hakkı ağabeyim, benim Kastamonu’ya okumaya gittiğim sene hastalandı. Bir hafta kadar hastalıktan sonra vefat etmişti. Araç’a geldiğim zaman merhume annemi ağlarken buldum. Bana göre dünya sanki yıkılmıştı, zindan olmuştu. Bu vefat hadisesi bizim evde öyle zannediyorum hepimizi daha dindar olmaya teşvik etti. Bir derece dünyadan küstürdü.

Dini Eserlere Merak

Ben köyde iken babam bir zaman İstanbul’a gitmişti. Gelince birçok küçük dini kitaplar getirdi. Dini kitaplara merak sardırmıştım. Ondaki güzel, nurlardan alınmış bahisler beni çok hislendirmişti. İçimde sahabeler devrini arzuluyor, herkesin İslamiyet’i kabul etmesini istiyordum. Kastamonu’da ortaokul ikincide idim veya birde idim. Ağabeyim Münib ile bir ev kiraladık ihtiyar bir kadının evi idi.

Üstadı Arayış

Bir gece siyah cübbeli, nurani bir zat rüyamda o eve gelmişti. Bana iltifat etti, elini öptüm uyandım. Namazlarımı devamlı kılıyordum. Ev sahibesi ve bazı komşular bir zattan bahsediyorlardı. “Herkesi kabul etmezmiş, hediye almazmış. Evliyadan bir zat imiş” gibi konuşuyorlardı. Ben bu zat ile görüşmeye merak ettim. İlk ziyaretim ortaokul ikinci sınıfta idim. Beraber bir sırada oturduğumuz arkadaşım Rıfat’a:“Bu Kastamonu’da bir hoca varmış. Herkesi kabul etmezmiş. Hediye de almazmış” dedim. Arkadaşım bana dedi ki: “Ben o zatı tanıyorum bizim ev komşumuzdur. Ben bazı yanına giderim. Bir gün seninle de gidelim. Çok iyi bir hocadır.

İlk Ziyaret

Nihayet bir gün ikindiden sonra beraber gittik. Kastamonu Belediyesi olduğu tarafta, araba pazarı polis karakolu karşısında ahşap bir eski eve gittik. Arkadaşım Rıfat’ın evlerinin tam karşısında bir yer idi. Kapıyı çaldık, kapı açıldı. Tahta merdivenlerden yukarı çıktık. Sağa döndük bir kapı daha vardı. Rıfat o kapıdan içeri girdi ben de beraber girdim. Karşımızda karyolaya benzer bir yatak içinde sırtını duvara dayamış, gözlüklü, saçları uzun, sakalsız, elinde bir kitap olan, sarıklı bir zat vardı. Rıfat’ı tanıyormuş. Ona:“Hoş geldin” dedi. Beni sordu: “Bu kim?” o da: “Mektep arkadaşım beraber okuyoruz” diye cevap verdi. Sonra bana sordu: “İsmin nedir?” Ben Abdullah deyince; “Maşallah sen safa geldin kardaşım” dedi. Bizi yakına gelmemize işaret etti. Daha evvel elini öpmüş idik.

Bize nasihat ediyordu. Fakat her sözünü anlamıyordum. Bize ölümden bahsetti. “Üç yol var” dedi. Hoşuma giden bir nasihat idi. Ömrümde hiç görmediğim bir mübarek insan diyordum. O gün mü, sonra gittiğimiz bir gün mü bilemiyorum bana dedi ki: “Seni büyük biraderim Molla Abdullah yerine kabul ettim. Sen benim kardaşımsın” dedi. İkinci defa gidişimizde “Sizin dersiniz mühim idi, onu kaleme alacağız” dedi ve yazdırdı. O zaman yeni yazı ile ilk olarak yazmıştık. Başlangıç şöyle idi: “Ey Abdullah! Ey Rıfat! Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir ” (Söylendiği gibi yazıldı, tanzim edilmedi.) Bugünkü Gençlik Rehberinin ilk başlangıcı idi.

Okullardaki Durum

Mektepte arkadaşlarla gerek şaka gerek ciddi münakaşalar yapıyorduk. Muallimler dini kötüleyici dini sevmeyen konuşmalar yaparlardı. Hatta dindar bildiğim tarih hocası İsa Aleyhisselam’a hayâsızca hakaret etti. Hep tabiattan bahsedilirdi. Mümkün mertebe Allah’tan bahis yoktu. Dindarlar sevilmezdi. Üstad’ımızı görüp nasihatlerini dinleyince bir ferahlık duydum. Artık Cenab-ı Hakk’ın varlığı veya İslamiyet hakkında gizli aşikâr konuşmalar yapıyorduk. Fırsat bulsam Üstad’ımın yanına giderdim. Bazı arkadaşları da ziyarete teşvik ederdim. İtimat etmediğimize açılmazdık. Üstad’ımızın sürgün olarak karakol karşısında göz hapsinde olduğunu duyardık; fakat pek korkumuz yoktu. Genç olduğumuz için düşünemiyorduk.

Üstadı Ziyaretler

Safranbolu’dan Mustafa Oruç(şimdi Doktor Ramazanoğlu) ile Üstad’ımızın yanına alışmıştık. O zaman en tedbirli ve cesur olarak Mehmed Feyzi Efendi, Üstad’ımızın yanından ayrılmazdı. Üstad ona söyler, mektup vesaire yazdırırdı. Ayetül Kübra’dan vesair mühim imani bazı dersleri yeni yazıya yazmamızı Üstad emreder, Mehmed Feyzi Efendi de okurdu, biz de yazardık.

Yeni yazı ile o zaman ne kitap ne de mecmua vardı. Dini neşriyat yasak olduğu için dini bilgi veren kitap, mecmua gibi umumi neşriyat bilmezdik. Haftada veya fırsat buldukça Üstad’ı ziyaretimiz bize ve manen sıkılan kimselere nefes almak yerine geçerdi. Demek Üstad’ımız sadece imandan bahsettiği ve karakol karşısında göz hapsinde olduğu halde duyduğuma göre liseden elliden fazla genç Üstad’ı ziyaret ile ferahlık duymakta idik. Sözlerini tam anlamadığımız halde Üstad’ımızın bize daima mültefit davranması, tevazuu ve yalnız tek başına, ihtiyar ve fakirane yaşayışı çoklarını tahrik ediyordu, kendisine hürmet ve sevgi besliyorduk. Üstad’ımıza dair büyük tarihçede Kastamonu hayatı daha açık yazıldığı için benim bu babda fazla konuşmam icab etmez. Daha çok ben kendi âlemime göre o devirde hayatımı anlatmak istiyorum.

Şapka İnkılabı

Şapka inkılabı Kastamonu’dan başlatılmıştı. Üstad ise hiç şapka giymezdi. Hatta başı açık gezenlere bile karışırlar, “Neden şapka giymiyorsun?” diye resmi gayr-i resmi kimseler sorarlardı. Üstad o memlekette hem şapka giymezdi, hem sarıklı olarak dışarı çıkardı. Daha çok tenha yerlerden nazar-ı dikkati celb etmeden, beyaz sarık sarmadan kırlara, ormana teneffüse çıkardı.

Ziyaretçiler…

Daima meşgul bir haleti vardı. Karakolun penceresinden Üstad’ımızın evine bakılsa içerisi görünürdü. Ziyaret için gelenler çok zaman Nasrullah Camii şadırvanında çaycılık yapan Emin Efendi’ye müracaat ederlerdi. O evvela görüşmek için izin alırdı. Ziyareti kabul etmiş ise, ondan yirmi-otuz adım ileriden Emin Efendi gider, ziyaretçi de O’nu takip ederdi. Ziyaretçiler sağa sola bakarak; bizi takip eden var mı, yok mu diye dikkat ederek bir müddet sonra Emin Efendi’nin açık bıraktığı kapıdan girerlerdi. Hususan karakoldan gözleyen olup olmadığına bakılırdı. Üstad’a Kastamonu’da hürmet eden zatlar, Efendi Hazretleri derlerdi. Ya Hoca Efendi derler veya sadece Efendi diye tazimle konuşurlardı.

Kır Gezileri

Bazen Üstad’la kıra gitmek nasip olurdu. Her defasında Mehmed Feyzi Efendi de beraber olurdu. Çay pişirir ve saire ile ormanlık bir yere giderdik. Orada çam kozalağı vesairle ateş yakardık. Öğle vakti sabah kahvaltısı gibi çay pişer, zeytin ile yemek yerdik. Üstad çok zaman bizden ayrı oturur, namazı beraber kılardık. Fakat kendisi ayrı bir yere çekilerek evradını okur, kitap tashihi yapar veya ibadetle meşgul olurdu. Yolda giderken vesaire bütün konuştuğumuz imani mevzular idi. Vahdaniyet delilleri ve İslami meseleler konuşulurdu. Bize daima iltifat ederdi. Bir gün bana “Sen sizin maarif vekilinizden daha akıllısın” demişti. Ben bu sözü anlamazdım. Sonra anlıyorum ki: O zamanın maarif vekili, maarifi dinden tecride çalışan ve ahlaksız bir kimse idi.

Eski Abdullah’ı Kaybetmişim”

Üstad’ı ben iyi anlamadığım halde bazen işlerini görmek için ziyaretine gittiğim olurdu. Yalnız bir ihtiyar, fakir bir zat olarak tanırdım. “Odununu kesen yok, suyunu getiren yok” diye düşünürdüm. Malum gençler daha safi ve temiz düşünürler. Sonradan Emirdağ’ında Üstad bana “Eski Abdullah’ı kaybetmişim” derdi. Bunun da manasını şöyle anladım: Eski Abdullah ihtiyar, kimsesiz Üstad’ı görünce merhamet eder acırdı. O’na sırf lillah için hizmet etmek isterdi. Şimdi ise Üstad’ı büyük bir veli bildiğim, duasını makbul bir büyük zat diye düşünerek yanına gittiğim için bu Üstad’ın hoşuna gitmezdi. Emirdağ’ında iken demişti: “Benim yanımda kalanlar benden bir şey bekliyorsa, beni makbul bir zat tanıyıp duasını alırız, ilminden istifade ederiz diye düşünüyorsa bu olmaz.. Ama Üstad’ımız hastadır, kimsesizdir ve ihtiyardır, muhtaçtır diye sırf Allah rızası için hizmet düşünüyorlarsa kabul ederim” der idi.

Üstadın Yaşantısı

Odasında doğru dürüst bir kilim bile yoktu. Eski kilime benzer bir örtü ve bezden bir iki seccadesi vardı. Oturduğu odanın bir kısmında örtü vardı. Dışarı kısım diğer odada hiçbir şey yoktu. Kuru tahtadan ibaret idi. Tenekeden bir sobası vardı. Hatta Kastamonu’daki ahşap, eski evin abdest alacak yeri yoktu. Üstad ya leğende abdest alıyor veya pencerede elini yıkardı. Malum olduğu üzere hediye kabul etmezdi. Kabul etse kendisine ev yaptıranlar olur ve fevkalade rahat istirahatını temin edebilirdi. Yakın talebelerinden yenecek veya başka bir hediye gelse idi, O’nu darıltmadan karşılık kitap gibi bir şeyler verip idare ederdi. Çok az gıda ile yaşadığı tarihçe-i hayatında aynen yazıldığı gibi idi.

“Risale-i Nur Kimdir?”

Üstad kendisinden bahsetmez idi. Kim gelse İman, Kur’an, Ahiret meselelerinden bahseder. İslamiyet’in hakkaniyetinden bahseder, Risale-i Nur’un ehemmiyetinden bahsederdi. O günkü aklım ile ben Risale-i Nur diye birisi var zannederdim. Bir gün Üstad’ımın odasında Mehmed Feyzi Efendi bize “Küçük Sözler”’den veya ”Ayet-ül Kübra”’dan bir bahis yazdırıyor idi.Risale-i Nur ismi geçince ben sordum: “Risale-i Nur kimdir?”.Mehmed Feyzi Efendi Üstad’ı göstererek:“Efendi, Efendi” dedi. Ben Üstad’ın tevazuu ve mahviyetkar tutumu ile kendisinden bahsetmediğinden bir âlim olarak görmezdim. O zaman sordum: “Hoca Efendi Arapça biliyor mu?” Mehmed Feyzi Efendi de “Evet, bilir” diye söyledi. Üstad bu konuşmamızı duyuyor ve kendi kitapla meşguldü. Bize bir şey demiyordu.

Üstadın tevazuu

Yani demek istiyorum ki: Üstad bizim yanımızda kendisini bir âlim, fazıl, büyük bir zat şeklinde göstermezdi. Tevazuu ve mahviyet içinde ve bize gayet mültefit idi. O’nun bizimle samimi alakasını biliyor ve yanında hiç sıkılmıyorduk. Kendisi ne yer ne içerse bize de verirdi. Kırlara gitmekten hoşlanırdı. Daha evvel yazdığım için o bahsi bırakıyorum. O zaman çok sözlerini dinledim. Çok tevafuk eden güzel haller olurdu. Fakat şimdi o seneden bu ana kadar tam kırk sene geçti. Hatırımda kalanlar azdır.

Meyve’nin Altıncı Meselesinin yazılması

Hem o zamanlar Üstad ne konuşsa tevhid delillerinden akli yollarla Cenab-ı Hakk’ın varlığından bahsettiği için ayrıca yazmaya lüzum yoktur. Mektepte talebe arkadaşlarla Allah’ın varlığı hakkında münakaşa ettiğimiz için hususan Allah’tan bahseden muallimler olmadığı için Üstad bize ders verirken sormuştum: ”Bize muallimler Allah’tan bahsetmiyorlar. La ilahe illallah ne demektir, varlığını nasıl ispat ederiz?”Sonra o uzun ders kaleme alındı. “Altıncı mesele” olarak Meyve Risalesi’ne yazıldı.

Üstada Veda

O zaman nurcu gibi tabirler yoktu. Ehl-i dünya dindarlara hürmet etmesini bilmezdi. Yobaz, mürteci, tarikatçı gibi tabirlerle dindarlar tarif edilirdi. 1943 senesi idi. Mektep tatil olacaktı. Talebeler memleketine gidecekti. Ben de gitmeden Üstad’ı bir ziyaret edeyim dedim. Yanımda kim vardı hatırlayamıyorum. ”Araç’a gideceğim” dedim. Bize iltifat etti. Orada olan üç dört kişiyi göstererek: ”Siz kardaşsınız, biz kardaşız. Ben bir yere gittiğim zaman sekiz sene kadar kalıyorum. Ben ya öleceğim veya buradan gideceğim. Bir zaman gelecek her tarafta Nur talebesi bulunacak. Siz Risale-i Nur’u okumayı terk etmeyin ve birbirinizden ayrılmayın” diye tembih etmişti. ”Belki bir daha görüşemeyiz” dedi. Ben “demek Hoca Efendi’yi bir daha göremeyeceğim” diye çok müteessir oldum. Sonra dedi: ”Merak etme kardaşım tekrar inşallah yine görüşeceğiz”. Elini öptüm. O da bizi kucakladı, vedalaştım. Mektep tatil olmuştu Araç’a gittik. Üç ay sonra bir iki dersten ikmal imtihanına geldim. O münasebetle tekrar bir defa daha ziyaretine gittim. Eski minval üzere konuştu. Fakat nelerden bahsedildi hatırlayamadım.

Yanına Gidenler Kimler?

Mektep açıldı dersler başladı. Tekrar ziyaret istedim. Çaycı Emin Efendi’ye Üstad tenbih etmiş, “beni takip ediyorlar, yanıma kimse gelmesin” demiş. Kaç gün sonra bilemiyorum. Hükümete yakın eski lise binasının bahçesinde idik. Hükümete doğru giden caddede bir payton arabası. Etrafında polis jandarma ve bazı kimseler. Ortada Üstad vakur adamlarla yürüyor. Başında siyah bir külah(takke)var, siyah cübbesi var. Arabadan henüz inmiş, iki tarafında polis jandarma var. Arabada teneke, ibrik, çay, demlik, seccade gibi bazı eşyalar görünüyordu. Ben hayretle bakıyordum. Lise bahçesinde çocuklar da gördüler “Bediüzzaman, Bediüzzaman” dediler. Şaka gerçek bana takıldılar, “Bediüzzamancı” diye. O devirde o kılık kıyafetle dolaşmak harika bir iş olduğu için bana çok tesir etmişti. Birkaç dakika sonra zil çaldı, derse girdik. Üstad ve beraberindekiler hükümete doğru gidiyorlardı. O gündü, sınıfta muallimin birisine bizi şikayet ettiler. Coğrafya öğretmeni idi. “Kim o hoca’nın yanına gidenler? o yobaz” gibi hakaret ifade eden bir şeyler ile sınıfta talebelere sordu. Lise ikinci sınıfta idik ve Üstad’ın inkılâp düşmanı olduğu, Atatürk’ü sevmediği ve mürteci olduğu söyleniyordu. O sınıfta altı kişi parmak kaldırdık. Biz Bediüzzaman’ın yanına gittiğimizi ikrar ettik Öğretmen “ben size gösteririm” gibi sözlerle tehdit etti. Sonra bizi lise inzibat meclisi diye isimlendirilen (disiplin kuruluna) verdiler. Altı kişi idik. Birisinin ismini hatırlıyorum. Suad idi. Öğretmenlerden ibaret olan bu inzibat meclisi hocaları bizi sözlü ve yazılı sorguya çektiler. Neticede zannedersem iki kişiye altı gün mektepten tard cezası verdiler. Hareket notumuz da altı olmuştu. Yani pekiyiden ortaya düşmüştü. Altı günde mektebe gitmedik. Bir hoca’nın, hususan inkılâba karşı Atatürk’ü sevmeyen bir hoca’nın ziyaretine gittik O’nun dersini dinledik diye bize “gerici, mürteci” diyorlardı. Azarlama sert bakışlar devam ediyordu.

Zelzele

Üstad ve Mehmed Feyzi Efendi, Çaycı Merhum Emin Efendi, Hilmi Bey gibi Üstad’ımızın yanına sık giden talebelerini Denizli mahkemesine sevk etmişlerdi. Biz lise talebeleri de “bizi mektepten atarlar” diye korkuyorduk. Denizli mahkemesi başladı. Kastamonu’dan Üstad gideli, sevk edeli onbeş gün ancak geçmişti. Hava soğuk ve kış idi. Doktor Mustafa Ramazanoğlu ile Kastamonu uzun sokakta bir odada kalıyorduk. Gece olurdu, tam uykuya dalardık zelzele başlardı. Herkes ev yıkılır diye korkar sokaklara kaçardı. Bu zelzele onbeş gün kadar devam etti. Üstad’ımızın tarihçe-i hayatta bahsettiği zelzele oluyordu. Kastamonu’da bazı görüştüğümüz kimseler o zelzelenin Üstad’a iftira ettikleri, Üstad’ı incittikleri için olduğunu söylüyorlardı.

Savcılığa sevkimiz

Yine o zamanlar ilk olarak benim ve Mustafa Ramazanoğlu’nun evimiz ve üzerimiz arandı. Bizi savcılığa verdiler. Emniyette ve savcılıkta ifadelerimiz alındı. Sordukları daha çok şöyle şeyler idi:

1-Neden o Bediüzzaman’ın yanına gittiniz, size kim gösterdi?

2-Size ne söyledi, neden bahsederdi?

3-Müftü var hocalar var neden onların yanında gitmiyorsunuz da böyle mürteci bir adamın yanına gidiyorsunuz?

Ben de o zaman dinimizi öğrenmek için gittiğimi, başka kimseleri bilmediğimi, zararlı bir şey konuşmadığımızı söyledim. Dinden, Allah’ın varlığından bahsederdi gibi mesul olmayacak tarzda, dilimizin döndüğünü söylemiştim. Zaten Üstad’ımız müsbet konuşuyordu. Kimsenin aleyhinde bir şey demezdi. Yalnız kefereyi, dinsizleri sevmediği her halinden belli idi. Dinsizleri sevmemenin lüzumunu, imanın kıymet ve ehemmiyetini anlatırdı. Gençlik Rehberi o zaman yazılmaya başlamıştı. Onüçüncü sözün ikinci makamı bizlerin dersleri idi. Denizli mahkemesi evrakları içinde Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve isbatına dair Ayet-ül Kübra’dan el yazısı yeni yazı ile Üstad bize yazdırmıştı. Bir defter üzerinde isim ve sınıf numaram olduğu için Denizli’den telgraf savcılığa gelmiş idi. Onun için bizi de sorguya çekmişlerdi.

Denizli Mahkemesi

O zaman Üstad ve talebeleri yeni bir dini cereyan meydana getiriyor diye ehl-i hükümet mani olmak için tuzaklar kuruyordu. Çünkü korkuyordu. Büyük Tarihçe-i Hayat’ta Kastamonu Hayatı bu benim söylemek istediklerimi daha güzel anlatmış. Fazla söze hacet yoktur. Hulasa: Üstad Kastamonu’dan Denizli mahkemesine sevk edildi. Kastamonu’da huzurumuz kaçtı. Zelzele bir taraftan milleti rahatsız eder, soğuk var ve bazı alakadarları sorguya çekerek rahatsız ediyorlardı. Ben lise ikinci sınıf talebesi idim. Üstad’dan böylece üç-dört veya beş sene ayrı kaldık.

Hastalığım

Liseyi bitirdiğim sene zannediyorum. Zaten elimizde kitap yoktu. Gaflet galebe çaldı. Gerçi namaz kılıyordum. Fakat ne yaptığımı bilemiyordum. Üniversiteyi okumak istedim. Köyde bazı av tüfeği ile dolaşırdım. Araç’a soğuk bir günde avlanarak giderken soğuk almıştım. Müthiş karın ağrısı başladı. Bir gece ağrıdan uyumadım. Babam Annem Araç’ta idiler. Babam beni otobüse alarak Kastamonu’ya doktora getirdi. Hastaneye yatırdılar. Doktor “apandis var, ameliyat lazım” dedi. Bir müddet bir hafta geçmedi hastalığım iyi oldu. Taburcu edildim. Öyle hiç hasta olmamıştım.

Bu hastalık sana tokattır”

O zaman Feyzi Efendi Kastamonu’da idi. Bazen ziyaretine giderdim. Uzun zamandır ne ziyaretine gittim, ne de Risale-i Nur okumuştum. Hastaneden çıktığımda Mehmed Feyzi Efendi’ye gittim. Bana dedi ki: “Bu hastalık senin için bir tokattır. Sen uzun zamandır Risale-i Nur’u bıraktın, dikkat et.” Bu söz bana hakikaten dokundu, tesir etti, ölümü hatırladım.

Üniversiteye Giriş

Bir sene sonra zannediyorum. Ankara’ya üniversiteye kaydoldum. Bir sene hukuk fakültesine devam ettim. Birinci sınıf çok kalabalık ve dersleri ağırdı. Güya İslam Hukuku diye de bir dersi vardı. Ondan istifade ederim diye hukuku tercih etmiştim. Fakat yaşlı bir Profesör, İslamiyet Hukuku aleyhinde konuşurdu. Hâlbuki Bir Alman Hirş(Hirsch) isminde Roma hukukunda ders verirdi, o da bizim yerli profesör dediğimiz adamın aksine İslam Hukuku’nu methederdi. Bir gün dedi ki: “İslam Hukuku muazzam bir hukuktur, istifade eden yok.” Bizim yerli sahtekârlar İslam Hukuku’nu Alman kadar takdir edemez olmuştu. Ne ise, hukuk birinci sınıfta ikmale kaldım ve sonra üç dersten ikmali veremedim. Fakülte değiştirdim. Dil Tarih fakültesinde Arapça okutuyorlar diye Dil Tarih Klasik Şark Dilleri’ne kaydoldum. Buranın profesörü medeni bir adam idi. Farisi, Arabi, Almanca, İngilizce bilirdi. Müslümanlığa hürmetkar idi; Necati Lugal..Üç sene buraya devam ettim.

Üniversite hizmeti

Üniversite dindar talebeleri arasında Nurları tanıtmaya çalışıyorduk. O zaman Demokrat Parti iktidarda idi. Daha serbest toplantı yapabilirdik. Ekseri fakülte ve yurtlarda mescit açtırmaya, oralarda ders veya konferans şeklinde toplantılar yapmaya çalışıyorduk. Konya’dan bir-iki Nur talebesi vardı. Onlarla veya hariçten gelen Nur Talebeleri ile buluştuk mu, benim için sanki bayram idi.

Sungur Ağabeyle tanışma

Hiç unutmam Dil-Tarih ikinci sınıfta idim zannediyorum. Üst katta derste idik...“Seni kapıdan çağıran var” dediler. Aşağı indim. Baktım köylü kıyafetinde bir genç gülerek dedi: “Abdullah sen misin?” Tanıştık, bana sarıldı, çok samimi idi. Ben etrafımdan sıkılıyordum, bu Mustafa Sungur idi. Samimi ve içten benimle konuşması, Üstad’ımızın selamını getirmesi ve bana kıymet vermesi bana tesir etmişti. Bir müddetten beri Emirdağ’ında bulunan Üstad’ımızla muhabere ediyordum. Ceylan Çalışkan vasıtasıyla Üstad’ımız beni teşvik ediyor, selam ediyor, dualar gönderiyordu, Ankara’ya hangi Nur talebesi gelse, mutlaka onun ile görüşürdük.

“Sırran tenevveret”

O zaman risaleler el yazması ile yazılmıştı veya bazen de teksir makinesi ile olanlar vardı. Gizli olduğu için herkese bahsedilmezdi. Sırran tenevveret devam ediyordu. Evvelen Risale-i Nur’dan Eşref Edip Bey Sebilürreşad mecmuasından bahsetmişti. Daha ziyade Üstad’ımızdan bahsederek bir makale yazmıştı. Bu bizim için çok mühim bir hadise idi. O sıralarda yine Büyük Doğu’da Necip Fazıl İhlâs Risalesi’ni kısaltarak neşretmişti. Benim için bu Risale-i Nur’ların efkâr-ı ammeye yeni yazı ile neşrinin bir mukaddimesi gibi idi.

Nur’lardan böyle mektup, makale meydana çıktı mı, Nur Talebeleri coşarak onları okur ve dinlerdik. Çünkü biz Risale-i Nur’u beşeriyeti kurtaracak en büyük Kur’ani ve imani cereyan biliyorduk. Şimdi de öyle biliyoruz. Biz tam sadakat ile sebat ile Nur’ların düsturlarına uygun çalışsak, imana kuvvet verecek tarzdan başka şeylere kıymet vermeden dershanelerde Nur’ları gelenlere hazmettirsek beşeriyet hulasa doğru gider, millet de. Çünkü imansız saadet sahtedir, muvakkattir.

Hiç Durmadan Hizmet

Ankara’da bizim için yeni bir hayat başlamıştı. Gençler arasında samimi ve ciddi toplanmalar oluyordu. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, Hukukta, Yüksek Ziraat Fakültesi’nde mescitler vardı. Hiç olmazsa birkaç günde ve hafta tatillerinde birbirini tanıyan gençler birleşir, dini ilmi bir mevzu hakkında Risale’lerden okurduk. En ziyade hatırladığım Cebeci’de Osman Nuri Efendi vardı. Emekli alay müftülerindendi. Üstad’ımızı severdi. Bize Üstad’ımızdan ve dini mevzulardan anlatırdı. İsmail Hakkı adında yüksek memurlardan bir zat bir cemiyet kurmuştu. Oraya da bazen gider, orada Nur’lardan okumaya çalışırdık.

O arada bazı gençlerle tanıştık. Mesela Salih Özcan Urfalı idi. Tıpta okuyordu. Heyecanlı bir genç idi. Nur’ları tanıdı, Üstad’ımızın ziyaretine gitti. Biz gençler Ankara’nın en kara taraflarını görmezdik. Bir gayemiz vardı. Risale-i Nur’u okumak okutmak... Nur’ların ve Üstad’ımızın aleyhinde olmayan herkesle iyi sohbet eder, onlara teksir makinesi ile veya el yazması Nur’lardan vermeye çalışırdık.

O sırada Afyon mahkemesi devam ediyordu. Bu münasebetle mahkeme müdafaaları Üstad’ımızdan gelir, onları bildiğimiz demokrat mebuslara vermeye çalışırdık. Elbette aramıza casus kulaklar da giriyordu. Talebelerin bu ulvi İslami faaliyetleri hükümetçe gözden kaçmıyordu. Biz talebeler, Nur’lara inananlar ileride Risale-i Nur’un serbest olacağını düşünüyorduk. Üniversite sol gurup diyebileceğimiz veya Halk Fırkası’nın gençleri “Üniversitede irtica var” diye ilanlar yapmışlardı. O zaman merhum Adnan Menderes başta idi.

Ahmed Hamdi Akseki’nin Cenazesi

Merhum Ahmed Hamdi Aksekili’nin vefatı ile dindar talebeler olarak cenazesine gittik. Onun cenazesi ilk olarak bizim tekbirlerle toprağa verildi. Gençler cenaze merasiminde birbirlerinden ayrılmadan halk evine geldiler ve üniversite talebelerini temsil eden cemiyette başkan seçimi münasebeti ile konuşmalar yaptılar. Üniversitede irtica olmadığı izahları yapıldı. İlk olarak Diyanet reisi merhum Ahmed Hamdi Efendi için üniversitelilerce Fatiha okundu. Ruhu için sükût kabul edilmedi. Çarpık zihinli gençler toplantıyı terk ettiler.

Menderes’i Ziyaret

Orada karar alındı. Adnan Menderes dindar gençlerce ziyaret edildi. Üniversitede irtica olmadığı izah edildi. Ben de o gençler arasında merhum Menderes’i görmüştüm. Menderes gençleri makamında çok güler yüz ile “kardeşlerim” diye karşıladı. “Bu görüşmemiz kardaşlık görüşmesi olsun, gazetelere intikaline gerek yok” dedi. O da Halk Fırkası’nın ortalığı karıştırmasından çekiniyordu.

Ahmed Hamdi Efendinin Üstada bakışı

Merhum Ahmed Hamdi Efendi’ye bir sene evvel mi, yoksa daha sonra mı üniversite gençleri olarak Keçiören’deki evine bir tatil günü ziyaretine gitmiştik. Dinin lüzumu, imani meselelerden konuştu. Bizi çok iyi karşıladı. Mevlüd Sami adında Ziraat Fakültesi yurdunda kalan kardaşımız vardı. Mescitte çok zaman imamlığımızı yapardı. Baytar Mektebi talebesi idi. Ahmed Hamdi Efendi’ye şöyle bir sual sordu: “Hocam ‘Bediüzzaman’ diye bir hoca varmış, siz bunu nasıl görüyorsunuz?”. Cevabında: “Ben O’nu tanırım. O çok müthiş bir zekâya sahiptir.” Kalın iki büyük kitabı göstererek: “Bu iki kitabı iki defa okusun artık onu sahifesi ile satırı ile aynen size tekrar edebilir.O’nun ilmi vehbidir, tavsiye ederim O’nu okuyun..Bazı ifrat edenler varsa da iyidir.Bu zamanda ihtiyatlı olmak lazımdır” şeklinde konuştu. Allah rahmet eylesin..Bu söz bir kısım kardaşlarımıza Nur’ları okumak için bir kuvvet oldu. Bu ziyarette Kemal Ural, Kayserili Nurullah, Ali Alioğlu gibi kardaşların varlığını hatırlıyorum.

Gençlere Yönelik Hizmet

Ankara’da genç kardaşlarla Nur’ları okumamızı ve faaliyetlerimizi unutamıyorum. Dindar talebelerle görüşmek Nur’lardan bahsetmek bizim birinci emelimiz idi. Bazen M.Sungur, bazen Zübeyr Gündüzalp Üstad’ımızın yanından gelirler beraber ders yapılır ve ferahlık duyardık. Üstad’dan bahsetmek Risale-i Nur’ların aleme ilanını düşünmek bizim en büyük zevkimiz idi..

Konferans

Dindar talebelerle anlaşarak her hafta fakülte meclislerinde toplanıp hazır ettiğimiz bir İslami mevzuda konferans vermeyi kararlaştırdık. Maksadımız Nur derslerini ikame etmek, Risale-i Nur’ları tanıtmak, iman ve İslamiyet sahasında beraberce istifade etmek idi. İşte böylece “Üniversitede Bir Konferans” ismi altında neşr olan, Risale-i Nur eserleri arasına giren, “Sözler” mecmuasının sonundaki konferans bu çalışmanın neticelerinden idi. Konferansı Zübeyr Gündüzalp Ağabey Risale-i Nur’dan hazırlamıştı. Bildiklerimize haber verdik.“Yüksek Ziraat Fakültesi mescidinde üniversiteli talebelerin konferansı var” diye rastladıklarımıza bildirdik. Akşam mescit doldu. Profesör Doktor Münif Çelebi ve daha Pakistan Konsolosluğu memurlarından Şir Ahmed gibi Müslüman kardaşlar da gelmişlerdi. Geç saatlere kadar Zübeyr Ağabey’in konferansını dinledik. Herkes çok memnun kaldı ve bu konferansların her hafta devamını istedi. Ondan sonra konferansı ben Resul-ü Ekrem(SAV) Efendimiz hakkında hazırlamıştım. Mehazimiz Risale-i Nur idi.19 sözden, 19.mektuptan, Hukuk Fakültesi’nin mescidinde bir kısım kardaşlar ile ders okuduk. Netice Ankara’da bu ve dershane hizmetleri inkişafa başlamıştı.

Risalelerin Latince Neşredilmesi

İlk olarak matbuatta Sebilürreşad adındaki Eşref Edip Bey’in çıkardığı mecmuada Üstad’ımızdan bahsolurdu. Büyük Doğu Mecmuası da İhlas Risalesi’ni kısaltarak neşretmişti. O zamana kadar Risale-i Nur ya el yazması veya daktilo ile yazılı veya teksir makinesi ile neşr oluyordu. Matbuatta Risale-i Nur’dan bahis yani lehde yazı çıkmazdı. Serbest neşriyatı görmek veya okumak bizlere büyük şevk veriyordu. Gizli neşriyat olduğu için çokları çekiniyordu. Arada bir böyle serbest neşriyat zaifleri teşvike sebep oluyordu. Nur Talebeleri o zaman gayet az görünüyordu. Üstad’ımız daima azami fedakârlık ve Nur hizmetinde sebat gibi zor ve iman edenlere hususan gençlere kolay vaziyetten mektuplarda bahsederdi. Gelenlerin bize anlattıkları dersler bizi tahrik ederdi. Ben de “Emirdağ’ında, Abdülkadir Ceylan isimli bir genç tamamen Üstad’ımızın emrine girmiş hayatını Nur hizmetine vakfetmiş.” Diye duymuştum. Ben de kalben arzu ediyordum. “Üstad’ımız beni de kabul etse, bir yere gönderse” diye düşünür idim. Dil Tarih Şark Dilleri’nde üçüncü sınıf bitti. Dördüncüye devam ediyordum. Fakat çok devamsız idim. Çünkü sıkılıyordum. Bir taraftan Risale-i Nur okuyor, Cenab-ı Hakk’ın varlığı, dindeki kudsi düsturları ders alıyoruz, diğer taraftan açık saçık kız ve kadınlarla beraber derse giriyoruz. Genç bir erkeğin kadınlarla beraber ders görmesi çok zor geliyordu. Huzur bulamıyor idim. Zaten Nur’ları okudukça ve Üstad’ımızın mektuplarını dinledikçe bende daima Nur’a talebe olmak, Risale-i Nur’a vakıf olmak meyli uyandı.(Sene 1950 idi).

Üstadın Yanında Kalma

Yaz ayları geldi. Üniversite tatil oldu. Konyalı bir genç talebe ile Emirdağı’na Üstad’ımızı ziyarete gittik. Üstad’ımız bizi çok iyi karşıladı ve benim yanında kalmamı kabul etti. Yaz tatili Emirdağı’nda beraber kalmayı çok istiyordum. Cenab-ı Hak onu da nasip etti. Benden başka İstanbul’dan Yusuf Ziya Arun vardı. Bazen Hüsnü Bayram da bulunuyordu. Emirdağı’ndaki talebe olan zatlar gerek genç, gerek esnaf olanlar Üstad’ımızın emirlerini yerine getirirlerdi. Rahmetli Abdülkadir Ceylan’ı Üstad’ımız Nur’lara hizmet için Urfa’ya göndermişti. Üstad’ımızın huzurundan ayrılmak istemiyordum. Evinin karşısında bir eski duvarları topraktan tuğla ile yapılı eski bir ev vardı. Üst katta bir odası vardı. Ben ve Ziya orayı mesken yaptık. Üstad’ımız müsaade edince yanına gider idik. En mesut anlarımızı belki o zaman yaşıyorduk. Üstad bizi ya okumak veya yazmak veya hususi işleri ile bizi meşgul ederdi. Üstad’ımız “Benim yanımda kalmanın bazı şartları var. Benden maddi manevi faydalanmak, istifade niyeti ile burada kalmak olmaz” derdi. Hatta bir gün bu şekilde söylediğini iyi hatırlıyorum; Eğer “biz Üstad’ımızdan istifade ederiz, büyük bir zattır, duasının alırız, ilminden istifade ederiz’ niyeti ile kalıyorsanız kabul etmem. Ama ‘Bu adam hastadır, ihtiyardır, kimsesizdir, bakıma muhtaçtır’ diye sırf lillah için hizmet ediyorsanız kabul ederim.” Benim bazen kalbimden geçerdi. “Böyle büyük ve Evliyaullah olan bir zat bize dua eder” diye hatırımıza gelirdi. Üstad da “Ben eski Abdullah’ımı kayb etmişim” diye iltifat ederdi. Zaten dört-beş aydan fazla kalmak nasip olmadı.

Üstadın Hususi Ahvali

Büyük insanlar bizim çok kıymet verdiğimiz şeylere kıymet vermiyorlar. Bizim kıymet vermediğimiz cüzi gibi görünen şeylere bizden çok kıymet verirler. Üstad’ımızda bu aşikârdı. Bizim gibi kimseler halk ne yaparsa onu taklit ederiz. Üstad kendi bildiğinden şaşmaz, sünnete uyan ve ayetle sabit olan hallere uyardı. Bir gün sarıksız dolaştığını veya abdestsiz dışarı çıktığını bilmiyorum. Gayet temizliğe dikkat ederdi. Bazen talebeleri çamaşırlarını güzelce yıkar, gönderir veya getirirdi. O, gözü önünde çamaşırlarını üç defa sudan geçirtir ve gözü önünde kuruduktan sonra giyer ve onunla namaz kılardı.

Bir gün eczaneden ilaç aldırdı. Ziya Kardeş ilacı almaya gitmişti. İlaç birkaç kuruş pahalanmış. Ne ilacı idi bilemiyorum, baş ağrısı için veya başka bir şey için... Su ile Ziya’nın getirdiği hapı “Bismillah” dedi yutmak istedi. Hap mübarek boğazında kaldı. Ziya’yı çağırdı. “Sen buna ne yaptın, yutamıyorum” dedi. Ziya “Bir şey yapmadım Üstad’ım” dedi. “Doğru söyle” diye zorladı. “Buna kaç kuruş verdin” dedi. Ziya kardaş da -mesela- “On kuruş pahalanmış, kendim ilave ettim” dedi. “Görüyorsunuz yutamıyorum” dedi. Üstad, Ziya’nın ilave ettiği parayı verdi ve Bismillah dedi, ilacı yuttu.

Çarşıdan bir şey almaya bizi gönderse bir kuruş fazla kalsa onu sorardı. “Nereden, kaç kuruşa aldın” der ve israftan sakınırdı. Yoğurt, ekmek, meyve gibi şeyleri açık getirsek hoşlanmazdı. Ben bir kere açıkta üzerini örtmeden yoğurt getirmiştim. Onu yemedi. Biz de bir torba içerisinde ekmeği çarşıdan getiriyorduk. Karşılık vermeden bir şey almazdı. Hediye kabul etmiyordu. Fakat bazı mühim talebesi olursa onu gücendirmezdi.

Daima yanında ufak para bulunurdu. Bir gün ben iyilik olsun diye mangala kömürü fazla koymuştum. Bol ateş olsun diye bir kürekten fazla kömür koymuştum. Şiddetle beni azarladı. “Ahmak” diye beni tekdir etti.

Yemek yerken birisi odasına girse, ona yemeğinden verirdi. Ziyaretine gelenlere çok zaman çay gibi bir şey verirdi.

Güzel kokudan hoşlanırdı. Tefarik veya gül kokusunu severdi.

Çok zaman günde iki vakitte yemek yerdi. Bir kuşluk vakti bir de ikindiden sonra..Bir-iki veya daha ziyade çay içerdi. Uzun günlerde öğle vakti birkaç bisküvi ve çay ile idare ederdi.

Eski veya yamalı elbiseyi temiz olmak şartıyla giyerdi. Zaten bu hususta iktisat risalesi fazla konuşmaya fırsat vermez. Nelere kıymet verdiği eserlerinde en güzel tarzda ifade edilmiştir.

Hutbe-i Şamiye tercümesi

O zaman 24-25 yaşında vardım. Arabi öğrenmeye bazen heves ederdim. Risale-i Nur’u yazarak Arapça yazmayı biraz beceriyordum. Bazen yazmam için eski eserlerinden emrederdi. Birkaç gün Üstad çok rahatsız oldu. O hastalık esnasında Mehmed Çalışkan Ağabey Üstad’ın eski eserlerinden Hutbe-i Şamiye’yi bir yerde bulmuş. Üstad’a getirdi. Üstad onu okudu ve “Benim hastalığımın devası budur. Zaiflik ve hastalık haleti içerisinde çok zaman Cenab-ı Hak bir ikram eder. Bu kitabı tercüme edeceğiz” dedi ve eli kalem tutan birkaç kişiyi vazifelendirdi. Ziya, Ben, Terzi Sadık Usta ile beraber yazıyorduk. Üstad, Arabi Hutbe-i Şamiye’yi Türkçeye çeviriyor biz de yazıyorduk.“Hangi yazı ile bilirseniz öyle yazın” diyordu. Eski yazıyı yeni yazı ile sonra karşılaştırıyor ve yazdıklarımızı tashih ediyorduk. Arabi’den çıkan manaları Üstad açık bir Türkçe ile izah ediyordu. Bu esere kıymet veriyordu. “Bu eski Said’in eseridir. Yeni Said dünyaya siyasete karışmaz. Benden siyaset isteyenlere işte bunu gösteriyorum” der idi. Tercüme bittikten sonra İstanbul’da Abdülmuhsin kardaşımız eski gazetelerden Üstad’ımızın İttihad-ı İslam hakkındaki makalelerinden bulmuş, onları göndermiş idi. Onları da Hutbe-i Şamiye’ye ilave ederek küçük bir kitap oldu. O zaman demokrat milletvekilleri vardı onlara da o Hutbe-i Şamiye’nin zeylinden ve hutbeden dindar olanlarına gönderildi. Bazı dindar mebuslar gelirse onlara bu Hutbe-i Şamiye’nin bazı münasip yerlerinden okuttururdu.

Üstadın Sohbetleri

Hep bu vesile ile Risale-i Nur’u ders verir. İman ve İslami itikadın ehemmiyetine işaret ederdi. Risale-i Nur ne diyorsa Üstad’ın sohbetleri de o idi. Bütün imani meselelerden bahsettiği için ünsiyet kesb etmiştik. Ben bu ünsiyet yüzünden çok dikkat edemiyordum. Bu vesile ile çok ibretli tarihi vakıalar da anlattığı olurdu.

Boş Durmazdı

Üstad boş durmazdı. Ya ibadetle meşgul olur ya kitap okur veya tashihat yapardı. Boş sözden hoşlanmazdı. Hele menfi haberlerden dedikodu gibi gıybet gibi sözleri hiç sevmezdi. “Bana fena haberleri söylemeyin, menfi haberler bana tesir ediyor, müteessir oluyorum” derdi. Ben bir gün birisinden oranın kaymakamının sarf ettiği, Üstad hakkında çirkin bir sözü Üstad bilsin diye söylemiştim. Üstad bana hiddet etti, şiddetle azarladı “Ben size söylemedim mi, böyle şeyleri bana söylemeyiniz” diye, bana gücenmiş idi...

Çok zaman hasta idi

Üstad çok zaman hasta idi. Bazen birden hasta oluyordu. Bir Ramazan gecesinde yemeğine zehir atmışlar. Buzdolabı olmadığı için akşamdan kalan yemeğini soğukta muhafaza için pencerenin dış kenarına bırakıyordu. Gece oraya çıkarak bir kiralık adam tarafından yemeğine zehir atılmış ve Üstad çok rahatsız olmuş idi. Bizi Üstad kendi kaldığı binaya ikindiden sabah kuşluk vaktine kadar almazdı. Hem dışarıdan evinin kapısını kilitlerdik hem içeriden kilitlerdi. “Cevşen ve Evrad-ı Bahaiye zehrin tesirini kırıyor” der idi. “Üstad’ımızın rahatsızlığı alem-i İslam ile alakadar idi” diye hissediyorduk. Üstad rahatsız olduğu zaman alem-i İslam’da ya büyük bir hadise olur ya zelzele ya da ihtilal gibi haberler gelirdi.

Tevafukları Hayra Yorardı

Tevafuk gibi hadiseleri hep hayra yorardı. Bir sabah dedi: “Git dışarı bak ne var ne yok.” Ben gittim Mehmed Çalışkan’ın dükkânına... Bir haber veya mektubu Çalışkanlardan, onların dükkânına gelenlerden öğreniyorduk. Ben dışarıdan geldim. Üstad’ın odasına girerken dedi ki: “Şehid kelimesine tevafuk etti. Sen içeri girerken tam şehid kelimesini okuyordum.” Ben dedim ki: “Üstad’ım Ürdün Emiri Abdullah Haşimi’yi vurmuşlar ona işarettir.” “Sen de hissesiz değilsin” buyurdu, “O iyi bir zattır, o’na dua edeceğim, siz de dua edin” buyurdu. Bir gün yine ben kapıdan içeri girerken “Abdullah ismi Said ismine tevafuk ediyor” buyurmuştu, yani Üstad Said ismini okur iken ben içeri girmişim. Bu gibi tevafuku Üstad hayır olarak tefsir ederdi.

Bir gün dedi: “Erik arzu ediyorum. Git çarşıya bak.” İstediği kayısı idi, ona erik diyordu. İki defa gittim, kayısı bulamadım. Nihayet döndüm ümitsiz yok diye gelirken iki-üç kişi Adapazarlı, Eskişehir’den tanıdığım Şevki Efendi bir sepet kayısı elinde Üstad’ımızı ziyarete gelmişlerdi. Bana dediler: “Ziyarete geldik. Ne olur bizi görüştür.” Ben “hemen müsaade edin, izin alayım” dedim. Gittim “birkaç kişi, eskiden tanıdığım bir zat ziyarete geldi, sizden müsaade istiyorlar” dedim. Müsaade buyurdu. Ziyaret bitti. “Üstad’ım bunlar sizin istediğiniz eriği getirmiş” dedim ve ”Tevafuk hatırı için kabul edeceğim” dedi. Ve onlara para ve kitap bir şeyler verdi. Buna benzer çok tevafuklar oluyordu. Fakat yazmadık çoğunu, unuttuk.

İhtar edildi”

Üstad’ımız ihtar edildi diye bazı derslerde mühim olan meselelerin üzerinde fazla durur idi. Ben “İhtar nasıl oluyor?” diye şüphe ederdim.”Herkesin kalbine gelen mana gibi mi?” diye bir türlü aklım şüpheden istikrara varmazdı. Bir sabah bayram sabahı idi. Üstad ile sabah namazına büyük camiye gittik. Sabah ve bayram namazından sonra camiden çıkarken dedi ki: “Mehmed Çalışkan’ı çağır gelsin, hakkında ihtar var.” Gittim çağırdım. Üstad ona yarım saate yakın dikkat etmesi hususunda nasihat etti. “Bir Mehmed hakkında ihtar var, dikkat et bize yakın Mehmed sen varsın. Masonlar aldatıyor, Nur hizmetine zarar vermeye veya vazgeçirmeye çalışıyorlar, çok dikkat lazım” gibi mühim nasihatte bulundu. Mehmed Çalışkan merak ederek gitti. Bir-iki saat sonra bir kısım mektuplar geldi. Mektubun birisi Mehmed isimli bir zattan geliyor idi. Mektubu okuyunca Üstad buyurdu; “Git Mehmed Çalışkan’ı çağır. İhtar bu Mehmed hakkında değil, mektubu yazan Mehmed hakkındadır.” Mehmed Çalışkan’a tekrar Üstad tenbihat yaptı ve “ihtar senin hakkında değil, merak etme” gibi söyleyerek hatırını aldı. O Mehmed ismindeki zat Mustafa Sungur Ağabey’in babası idi. M.Sungur beni dinlemiyor diye Üstad’a şikâyette bulunuyordu. Hâlbuki M.Sungur hizmet-i Nuriye için her şeyini feda edecek derecede Nur’larla meşgul idi ve Üstad’a bağlı idi. Böyle bir fedakâr Nur talebesini anlamayan babası Üstad’ımıza şikâyette bulunduğu için haksızlığını Üstad’ımıza ihtar halinde malum olmuş idi. Demek ihtar geliyor. Aşikâr manalar. Bir müddet sonra daha vazıh olarak anlaşılıyor. Üstad’ımız sonra Mehmed Sungur Efendi’ye mektup yazdırdı ve o merhum zat Üstad’ımızı ziyarete geldi ve oğlu Mustafa Sungur’dan da razı oldu. Bir konuşmasında “M.Sungur beni geçti. Ben onun gibi olamıyorum” diye oğlunun fedakârlık içindeki hizmetine gıpta ediyordu.

Keşfin Kerametin Aleyhindeyiz.

Merhum Mehmed Çalışkan anlatıyor:"Üstad’ımız diyordu ki: Biz keşfin keramatın zevkin aleyhindeyiz. Çünkü burası dar-ul hizmettir, dar-ul ücret değildir." Çok zaman sonra yazdığım için en bariz ve hatırlayabildiklerimi yazmaya çalışıyorum.

“Bir cinni bizimle oynuyor”

Bir gün sabah kuşluk vakti idi. Üstad’ımız odasında gümüş bir lirayı gayb etti. Evin içini yatağın altını ve bütün her köşeyi aradık, lira yoktu, bulamadık. Üstad’ımız, Ziya, ben beraberce Emirdağ’ından bir veya bir buçuk kilometre kadar Afyon istikametine doğru yolda giderken yol üzerinde bir parıltı vardı. Baktık o gayb olan bir lira orada..Üstad dedi: “Bir cinni bizimle oynuyor”..Aradan otuz iki sene geçti..Ben bu işe hayrette kalmıştım.Böyle bir hadiseye rastlamadım.

Üstadın harcamada titizliği

Üstad’ımız ufak parasını küçük krem kutusuna koyar oradan harcama yapardı. Biz görmediğimiz bir yere saklardı. Para gibi kıymetli şeyleri açıkta koymamızı istemezdi. Kendisi de kıymetli şeyleri kendi bildiği gizli yere koyardı. Bizi bir şey almaya gönderse kuruşuna kadar hesap eder. Fazla gelen bir kuruş bile olsa onu geri isterdi. Yanında kalanlara sadece günde 25 kuruş verirdi. Onu ekmek parası yapardık. O para ile bazen un alır, çorba yapardık. Başka da bir gelirimiz yoktu. Çok zorluk içerisinde aç kalmamaya çalışırdık. Fakat o yokluk içerisinde bir rahat bir huzur vardı. Hayatımızın en güzel bir zamanıdır diye bilirim.

İstiğna

Komşularımız ve bazı Nur Talebeleri bize hediye, zekât gibi yardım etmek isterlerdi. Kabul etmezdik Üstad’ımızın haberi olmadan bir şey kabul etmezdik. Bir komşumuz olan Cafer Ağa Kurban Bayramı’na kurban eti getireceğim dedi. Biz almak istemedik. Üstad’a şikâyet etti. Ben kalben almak istiyordum. Üstad’ımız “bu sefer izin veriyorum” buyurdu. O eti aldık ve nefsimize bir ziyafet verdik. Üstad’ımıza fırından ekmek aldığımızda torba içerisinde getirmesek onu kabul etmezdi. Ekmek veya yenecek şeylerde başkasının gözü olmamalı idi.

Üstadın hizmet ciddiyeti

Risale-i Nur hizmeti ile veya mahkeme ile alakadar bir iş olursa kim boş ve hazırda varsa aynı iş için hepimizi gönderir ve o iş bitesiye kadar takip ederdi. Bizzat o mesele hakkında haber beklerdi. M.Çalışkan ile beni belediye reisine resmi bir iş için-belki de mahkeme ile alakalı idi-konuşmamız için göndermişti. Biz o zatı yerinde bulamadık. Biraz ihmalkâr davranmıştık zannediyorum. Üstad’ımızın emrini vakti ile ifa edemedik idi. İkimizi öyle şiddetli azarladı ki, çok korktuk. “Neden ihmal ettiniz-siz bana lazım değilsiniz”.. Şiddetle azarladı ve bizi “yanımdan gidiniz” diye kovdu. Biz affedinceye kadar yanından ayrılmadık. Bir müddet sonra “bazı manalar hatırıma geldi” şeklinde iltifatkarane muamele etti. Bizi affetti, elini öptük, sevindik.

Radyo

Üstad’ımızın Emirdağ’ındaki evinin altında kahve vardı. Oradaki radyodan olduğu yere ses gelirdi. Hoparlör vasıtasıyla radyoda Kur’an okunduğu zaman dinlerdi. Kur’an okunurken her şeyi bırakır diz üzere oturur hürmetle okunan Kur’an’ı dinlerdi. Bazen radyodan şarkı, türkü sesleri gelirdi. Üstad’ımızı rahatsız ederdi. Bir gün bir şarkı sesi geliyordu. “Bu ses erkek sesi mi kadın sesi mi” diye bana sordu. Dedim: “Kadın sesidir.” Dedi: “Neuzubillah(Allah’a sığınırız)”.

Bir gün Urfa’dan geldim. Geri dönerken beraber Bolvadin’e kadar beni arabasına alarak yolcu ediyordu. Arabadan radyodan haberleri dinledik. Sonra türkülere başladı. Merhum Ceylan arabayı sürüyordu. Kalbimden dedim: “Üstad’ımızın yanında türkü dinliyorlar”. Ceylan radyoyu kapattı. Üstad’ımız da Ceylan’a emretti: “Radyoyu aç, Abdullah dinlesin.” Ben bunun manasını şöyle düşündüm. Üstad’ımız demek istedi ki: “Şimdi ‘çalgı veya şarkı dinliyor’ diye müslümanlara hürmet etmeyip veya münakaşa ederek soğukluk meydana getiren teferruat ile uğraşmak zamanında değiliz. Herkesin kendi anlayışına bırakarak biz müsbet iman hizmetinde çalışalım. Çalgı dinlemek niyete göre değişir. Herkes birbirine benzemez..” diye düşünüyorum.

Cesur Kimseleri Severdi

Üstad’ımız riyakârlıktan hiç hoşlanmazdı. Cesur kimseleri çok beğenirdi. Bir gün Emirdağı’nda pencereden dışarı bakarken bir subay gördü. Güzel giyinmiş bıyıklı ve cesur bir adama benziyordu. “Bu kim?” diye bana sordu. O adamla alakalandı. Beni onu çağırıp görüşmek isteyecek zannettim. O subayı “İyi bir kimse” diye tavsif etti. Cesur kimseleri takdir ederdi. Hususan Nur’lara cesurane hizmet edenlerden çok hoşlanırdı. Fakat ihtiyatı da tavsiye ederdi.

Telkin edilen üç şey

Hatırladığıma göre bana demişti: “Şimdi mekteplerde üç şey öğretiyorlar.1. Kendisini beğenmek 2.Tembellik 3.Tecrübe. Bu üçü de bizim meslekte yoktur.” Bu üç halet de bende vardı. Beni ikaz etmek istiyordu. Bazen ben bir şey sormak hatırlardım, kalben niyet ederdim “Ben sormadan cevap verecek mi?” diye beklerdim. Üstad’ımı sanki tecrübe yapmak isterdim. Bazen yazmam için vazife verirdi. Bir müddet sonra sorardı: “Ne kadar yazdın?” Ben pek az yazdığımı söylerdim. “Ben bu kadar okudum sen ne yaptın?” diye sorardı. “Tembel mübarek” demişti.

Memuriyet

Bir defa şöyle konuştuğunu hatırlıyorum. Memuriyetten söz edilmişti. Diyordu ki: “Memuriyete müsaadem yok. Ancak üç şart ile;

1.Memuriyetini Risale-i Nur’a alet edecek. İslamiyet’e hizmet edecek tarzda çalışacak.

2.Vazifesini aldığı maaşı helal ettirecek derecede noksansız yapacak. 3.Parasını lüzumsuz yerlere sarf etmeyip iktisad ile harcayacak.”

Kadınlarla Görüşme

Kadınlar ile hiç görüşmek istemezdi. Kırda rastladığı veya ihtiyari harici ziyarete gelen olursa asla elini vermezdi. Kadınlar ya cübbesinin eteğini öperler ya da dirseğini öperlerdi. Onlarla konuşmaktan sıkılırdı. Onlara Risale-i Nur’u, hususan Hanımlar Rehberi’ni okumalarını söyler, feraizi yerine getirmelerini söyler talebe olarak kabul ettiğini söylerdi. Yüzüne dikkatle bakmalarından sıkılırdı. Kim olursa olsun hürmetle yüzüne bakanlardan hiç hoşlanmazdı.

Üstadın Beni Urfa’ya Göndermesi

Şimdi sene 1986. Urfa’dan ayrılalı (57) ve Üstad’ımız vefat edeli 26 sene geçti. Ben 63 yaşıma girdim. Şimdi bazı başımıza gelen hatıraları yazmaya niyet ettim veya Üstad’ımız hakkında başkalarından duyduğum kati bazı hatıraları yazmak istiyorum. 1950 senesi Arabi aylardan Sefer ayı zannediyorum. Üstad heyet-i sıhhiyeden Samsun mahkemesine gitmemek için rapor almak üzere Eskişehir’e hareket etti. Eskişehir’den bir-iki gün kaldıktan sonra Üstad’ımız “Urfa’ya gitmek lazımdır” diye tekrar söyledi. ”Hanginiz gider?” diye sordu. Biz de “Siz bilirsiniz Üstad’ım” dedik. O zaman Hüsnü ve Ziya vardı zannediyorum. Sungur da gelmişti. Üstad’ımız Hüsnü ile benim gitmemi söyledi. Hüsnü Safranbolu’ya gidecek sonra Urfa’ya gelecekti. Ben de İslâhiye’den doğru Urfa’ya hareket ettim. İslâhiye’de Zübeyr Gündüzalp telgraf memuru idi. Urfa’dan tren ile Halep’e uğrayarak Akçakale’ye vardım. Posta cipi ile Urfa’ya vasıl oldum. Evvelen Tuzcu Hanı yanında Vahdi Gayberi vasıtasıyla oraya yakın emniyet otelinde bir oda tuttuk. Han odası gibi bir yer bir müddet orada kaldım. Sonra bir arkadaşım Muhyiddin vasıtasıyla müftü Abdurrahman Aksoy Efendi ile tanıştık. O bize müftülüğe yakın vakıf odalarından bir yer verdi. Göl kenarında. Sonra Hüsnü kardaşımız geldi. Bir müddet sonra Zübeyr Ağabey geldi. Üstad’ımız Urfa’ya Vahdettin Gayberi vasıtasıyla bir kısım yatak, Mevlana Halid’in cübbesi ve sair eşyalarını daha önceden göndermişti. Bize “siz gidin ben de geleceğim” diye vaat etmişti. Biz Urfa’da Risale-i Nur’a çalışacak idik. Nur’ları yazmak okumak yanımıza gelenleri Nur’ları tanıtmak bizim yegane meşguliyetimiz idi. Bu arada Kur’an’ı hatmeden çocuklara yazı dersi ve iman dersi veriyorduk. Şimdi büyük olmuş Mehmed Yeşil Nacar, Merhum Ekrem Kara, Yusuf Oruntaş, Nuri gibi çocuklar derse devam ederlerdi. Daha sonra büyüklerle ders yapmaya başladık. Başta Hasırcı Mahmud, Ahmed Deveci, Merhum Eyüp Karakeçili gibi kardaşlar devam ederlerdi. Merhum Zübeyr Ağabey postahanede telgrafçı olduğu için bizden kitap isteyen dahil ve harice kitap gönderebilirdik. Tarihçe-i Hayat’ın son tarafındaki mektuplar Urfa yolu ile hariçten gelmişti. Bizden evvel altı ay kadar Merhum Ceylan kardaşımız Urfa’da kalmıştı. Risaleleri kuyumcu Maraşlı Mehmed ve Vahdi Efendilere bırakmıştı. Ondan birkaç sene evvel de Hulusi Ağabey askerlik şubesi reisliği yapmıştı. Urfa’nın eşrafı ile bir kısım gecelerde Nur derslerine devam edermiş. Yaşlı Urfalılardan Hacı Mustafa Ergun, Hacı Halil Dedehayır ve Mehmed(Muhammed) kardaşlar, Hacı Ali Efendi gibi zatlar vardı. Hususan Halil Rıfat Babey gibi kâmil kimselerin Üstad’ımıza büyük hürmetleri vardı.

Malatya Hadisesi

O zaman Demokrat Parti iktidarda idi; fakat Halk Partisi taraftarları iktidara çok tesir ederdi. Vatan Gazetesi isminde Ahmet Emin Yalman adında birisinin idaresindeki neşriyat devam ederdi. Müslümanlara hakaretten vazgeçmeyen bu gazeteciye Malatyalı bir lise talebesi öldürmek için kurşun attı, fakat öldüremedi. Bunun üzerine Halk Partisi taraftarlarının tesiri ile her tarafta İslami çalışmalara mani olmak için tedbirler alındı. Bizim de bulunduğumuz yer taharri edildi ve birçok risalelerimiz elimizden alındı. Hüsnü Bayramoğlu ile ben “Küçük çocuklara eski yazı öğretiyorlar” diye mahkemeye verildik, sene 1952. Halk Partililere göre bizim gibi Müslümanlar mürteci, gerici, yobaz idi. Çünkü dinsizlik onların dünyası için lazımdı. Taharride kitaplarımızdan aldıkları için birkaç defa müracaat etti isek de ehl-i vukufa gönderdiklerini söylüyorlar, müteaddit defalar beraat verilen eserler bahanelerle alınıp müşkilat çıkarılıyordu.

Bu zamanlarda bize bir mektup geldi. Nur Talebeleri tarafından yazılmış idi. Bu mektubu okuduk, tam bizim halimize ve gayemize dair bir müdafaa gibi idi. Hep bunu yani aynı mektubu kendi namımıza yazıp, Valilik’e, Müdde-i Umumilik’e ve Emniyet Müdürlüğü’ne takdim edelim dedik ve öyle yaptık. Mektubun başında besmele yerine “Bismihü Subhanehu” yazılı idi. Aynen yazalım dedik ve öyle oldu. Evvelen mektubu yani istidayı Emniyet Müdürlüğü’ne verdik. Başta “Bismillah” okuyunca müdür bey hayret etti. “Bu nasıl istida. Bunu neden yazdınız?” diye sordu.“Biz Risale-i Nur Talebesi olduğumuz için besmele yerinde bunu yazdık. Risale-i Nur bize öyle ders veriyor:’Bismillah her hayrın başıdır.’Biz dahi başta onu yazıyoruz. Bu işimiz hızlı olsun” diye konuştuğumuzda polisler ve müdür bey hayret ettiler. Biz dedik: “Bu suç ise cezamıza razıyız.” Sonra Siz Said Nursi Bediüzzaman ile alakadar olmayın, O tehlikeli adamdır” dediler. Emniyet Müdürlüğü’nde polislerin karşısında Zübeyr Ağabey bir heyecanla cevap verdi.“Biz Bediüzzaman Said Nursi’den asla vazgeçmeyiz. Bizi parça parça bıçakla kesseler, didik didik doğrasalar Üstad Bediüzzaman’dan ayrılmayız biz O’nu seviyoruz” gibi ifadelerde bulundu. Bizim ile yarım saate kadar konuştular sonra bize “Gidin” dediler. Aynı istidayı valiliğe ve sonra da Müdde-i Umumilik’e verdik. Orada bizim birer birer ifadelerimiz alındı. Çok sual ve cevaptan sonra tevkif ederek ilk olarak Urfa Medrese-i Yusufiyesi’ne girdik.

Mektup

Malum ve bize gelen mektup ve istida olarak yazdığımız mektup şöyle idi: Emniyet Müdürlüğü’ne(Valiliğe, Müdde-i Umumilik’e) “Belaların define bir vesile olması çok tecrübelerle sabit olan Risale-i Nur’un okunmasının devamına mani olan vatan millet zararına ecnebi hesabına çalışanlara karşı Nur Talebeleri Nur’ların okunmasını tatil etmemek için bu aşağıdaki kanaatimiz ele aldık.

Evvelen: Beşeriyetin ekseri hatasıyla bela-ı umumi adaletin muktezası olan zelzele, seller, tufan, yangın şeklinde kendilerini gösterirler. Bu bela-yı umumiyeye karşı çıkacak umumi bir sadaka lazımdır ki dinsizlerin zalimlerin hatası biçare ehl-i imanı incitmesin. Her ne zaman din, iman, Kur’an, mukaddesata küfür hesabına hücum ederek dinsizliğin zehirli perdesini üzerine çekmeye gayret edip ehl-i imana tazyik etseler tecrübeler ve hadiselerle kati olarak sabit olmuş ki hava ağlayıp, gözünden kar, yağmuru bütün şiddetiyle dökerek zemine inmesiyle nehirlerin kabarmasına, yükselmesine güya emr edip o intizamlı hareketlerini tahrik ederler. Zemin ise duyduğu o acı tesir ve elemden hiddet edip titreyerek üzerindeki beşeriyeti akılların başlarına almalarını ve intibaha gelmeleri için gazab-ı ilahinin ihtarını titremesinden hasıl olan zarar ve ziyanla gösterir.

Saniyen:Ehl-i iman için en makbul sadaka ve müstecab bir dua, en mühim bir silah nafi bir ilaç Kur’an-ı Kerim’dir ki;Cenab-ı Erhamürrahimin bu kudsi kelamını okuyan ehl-i imana her bir harfi başına en az on sevab veriyor. Eğer tefekkür ederek, manasını anlasa yüz, belki bin sevaba mazhar olur. Hem umumi bir sadaka olduğundan belalanın define müessir bir vesile oluyor.

Salisen: Bu zamanda Kur’an-ı Kerimin hakiki bir manasını herkese tam gösteren ve hiç bir şeye alet edilmeyen ve hiçbir kuvvete boyun eğmeyip mağlup olmayan ve herkesin imanını takviye ederek her kafaya ve kalbe o Kur’anın yasakcı ayetlerini birer zabıta ve asayiş memuru olarak diken, emniyet ve asayişi muhafazada gayet mühim bir vazife gören Risale-i Nur’un elbette belaların ve musibetlerin define en makbul bir sadaka olması güneş gibi açık ay gibi bedihidir.

Rabian: Bizim kati olarak kanaatimiz gelmiş ki: Her ne zaman Risale-i Nur’a, dinsizlerin komünistlerin, zındıkların, masonların pis parmakları karışıp adliye eliyle müsadere edilse, okunması tatil edilse muhakkak havanın ağlayıp zeminin hiddet etmesi görülüyor. İşte bu defa da bu mevsimde ömrümüzde hiç görmediğimiz 29 Şubatta başlayan kar ve soğuk rüzgâr afeti üç gün devam etmek suretiyle en mutedil mıntıkalarda bile dehşetli fırtına ve soğuk yaparak yolların kapanmasıyla vesaitlerin durmasına nehirlerin kabarması ile evlerin yıkılmasına, tarla ve bahçelerin bozulmasına ve birçok canlı hayvanların ölümlerine sebep olmuştur. Bu mübarek eserlerin tatil edilmesi ile daha devam edilse bu mübarek vatana ve millete bu musibetlerinden devamından hakikaten korkuyoruz. Vatan ve milletin selameti için biz tekrar bu risaleleri okumakla her türlü şahsi ceza ve tazyiklerini ruh-u canımızla kabul edip Cenab-ı Erhamürrahiminden bu masum çoluk çocuk ve ihtiyarların necatlarına dua ve iltica edeceğiz.” Zübeyr Gündüzalp, Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu

Urfa Medrese-yi Yusufiyesi

Ben ilk olarak hapse girmiştim. Bizi gardiyanlar ve hapishanedekiler hürmetle karşıladılar. İçerde fazla zorluk çekmedik. Bizi misafir eden bir Hacı Efendi vardı. En rahat yer onun durduğu oda idi. Üç-dört gün bizi odasında misafir etti. Hapishanede 400 kadar mevkuf vardı. Her fırsatta bizden sual soranlar oldu ve bizi üç-dört gün devamlı meşgul ettiler. Onlara neden Risale-i Nur okuduğumuzu, bize neden Nurcu dediklerini izaha çalışıyorduk. Bizi boş bırakmıyorlardı.

Hücre Hapsi

Savcılar hapishane müdürüne demişler ki: “Bunlar içerde millete zarar verir, bunlar hücre hapsine alınmalıdır.” Zaten biz herkesin bizi meşgul etmesinden usanmıştık. Hücre hapsi daha hoşumuza gidiyordu. Üç kişi zor yatabilecek bir aşağıdaki odaya bizi verdiler. Fakat kapı güya üzerimize kilitli; fakat istediğimiz zaman dışarı çıkabiliyoruz. İçeride üç-dört adam öldürmüş kimseler vardı. Hepsi bize hürmetkâr idiler. Gardiyanlara tembih etmişler demişler ki: “Bu Müslümanların üzerine kilit vurursanız, biz de size yapacağımızı biliriz.” Onun için zahiren bizim kapımız kapalı, hakikatte açık idi. Biz yine kapıdan pencereden Risale-i Nur’u gelenlere anlatıyor ve isteyenlere yazı dersi veriyorduk. Kaç gün oldu unuttum, bir müddet böylece kaldık. Kur’an hattını öğrenenler oldu. Her akşam bir hücreye gider, orada mahpuslara Risale-i Nur okuyorduk. Bize hürmette kusur etmezlerdi.400 kişiden dört-beş kişi namaz kılmazdı. Bütün koğuşlarda namazlarını kılıyorlardı.

Urfa’dan Ayrılış

O zamanın demokrat hükümeti Malatya hadisesi üzerine emir vererek “Nur Talebeleri cemiyet mi değil mi?” diye araştırma yapması için Isparta Müdde-i Umumiliği’ne emir veriyor. Onun için bizim de Isparta’dan evraklarımız isteniyor. Evraklarımızla beraber biz de Isparta’ya sevk olunuyoruz. Başımıza bir onbaşı ile iki jandarma verdiler. Bir sabahleyin otobüse gitmek üzere garaja kadar ellerimiz kelepçeli götürüldük. Urfalılar hususan Halil Rıfat Bey gibi kâmil zatlar bizi uğurlamak için gelmişlerdi. Zaten hapishaneye fırsat buldukça gelirler bize teselli verirlerdi. İhtiyaçlarımızı alırdı. Biz ise kimseden bir şey almamaya çalışıyorduk. Mümkün mertebe darıltmamak da isterdik.

Askerlerin İtimadı

Halkın bize olan sevgilerini gören jandarmalar ve bizim yakından halimize vakıf olan onbaşı “Ben bu adamların ellerine kelepçe vuramam. Mesuliyet varsa bana aittir. Bu adamlar suçsuzdur” diyerek ellerimizi çözdüler. Otobüse rahatla yerleştik. Urfa’dan ayrılırken ağlayanlar olmuştu. Malum içimizde en genci Hüsnü idi. Zübeyr Ağabey ile Hüsnü çok cesur davranıyorlardı. Ben de onlara benzemeye çalışıyordum. O zaman Birecik’te köprü yoktu. Otomobil ve yolcular sal ile karşıya geçerdi. Biz de öyle geçtik. Boynumuzda beyaz sarıklar vardı. Yolcular diyorlardı: “Bu boynunuzdaki sargı nedir?”Biz diyorduk: “Bu bizim kefenlerimizdir.” Yolcu ve jandarmalar bu hale hayrette kalıyorlardı. Fırsat buldukça biz İslamiyet’ten bahsederek suçumuz olmadığını ifade ederdik. Gaziantep’e geldik. Tren ile Konya yoluyla Isparta’ya gidecektik. Treni beklemek lazımdı. Jandarmalarla bir otele gittik. Jandarmalar silahlarını bize teslim ettiler. Biz otelde yatıyorduk, onlar da dışarı gezmeye gidiyorlardı. Bize jandarmalar tam itimat ederlerdi.

Hüsrev Ağabeyi Ziyaret

Nihayet Isparta’ya bir öğle vakti geldik. Jandarmalara bir teklifte bulunduk: “Biz uzun zamandan beri yıkanamadık, hem Isparta’da bir ağabeyimiz var. O’nu ziyaret edelim. Bir gün sonra bizi Müdde-i Umumilik’e teslim edersiniz.” Jandarmalar “Olur.” dediler. Gittik Isparta’nın bir hamamında temizlendik. Husrev Ağabey’imizi ziyaret ettik. Hadiseyi anlattık. Husrev Ağabey dedi ki: “Hükümet sizi de, jandarmaları da boş bırakmaz takip ederler. Sizin yüzünüzden jandarmalara bir zarar gelmesin. Bir an evvel teslim olsanız iyi olur.” Biz de gittik, jandarmaları otelde bulduk. Vakit ikindi idi. Adliyeye gittik ve bizi ifademizi alarak hapishaneye gönderdiler.

Suçunuz Yok

Savcı bize “Sizi neden tevkif ettiler?” dedi. Biz de: “’Risale-i Nur’u okuyorsunuz, kitapları istiyorsunuz’ diye.”O da: “Sizin suçunuz yok. Ben sizi değil evraklarınızı istedim.” Bizi hapishanede içerisi küf ve lağım kokan karanlık bir oda gibi bir yere attılar. Devamlı ışık yanıyordu. Orada bir de teğmen olan solculuktan hapishaneye düşen bir genç vardı. Orada onbeş gün kadar kaldık. O teğmen ile devamlı Cenab-ı Hakk’ın varlığı hakkında münakaşa ederek bizimle münakaşa edemez hale gelmişti. O genç bizden korkmuş. “Beni öldürürler” diye gece uyuyamazmış. Sonradan bize söylediler. Hâlbuki biz onu korkutacak bir şey yapmadık. Allah kabul eylesin namazımızı kılardık. Sonra bize dediler ki: “Burada sağlam adam hasta olur, çok rutubetlidir.” Fakat Cenab-ı Hak bizi korudu. Bir şey olmadı. Bazen nezle oldu isek de kolay geçti. Onbeş gün sonra savcı müdüre bizi soruyor. Tecridde olduğumuzu duyunca bizi daha iyi bir yere vermelerini söylüyor. Diğer bütün hapislerle bir meydana çıkan geniş ferah her ihtiyacımıza kafi bir odaya bizi verdiler. Odada herkesle görüşebilirdik. Bir mübarek Ramazan’da hapislerle beraberdik. Onlara teravih namazı kıldırdık. Bizi Hoca kabul ettiler. İçerde hizmet oluyordu. Onun için neşemiz yerinde idi. Ramazan Bayramı birinci günü Urfa Savcılığı’ndan telgrafla tahliye emri geldi. Bizi serbest bıraktılar. Biz de alelacele İstanbul’a giden Üstad’ımızın yanına hareket ettik. Bursa’dan doğru İstanbul’a vasıl olduk.

Bir Ay Üstadla İstanbul’da

O zaman Gençlik Rehberi’nden dolayı Üstad’ımızı ve tab edenleri mahkemeye vermişlerdi. Ne kadar kaldık ben pek bilemiyorum. En az bir ay Üstad’ımızla İstanbul’da kaldığımı hatırlıyorum.

Üstadın Urfa’ya Gelmesi

Askerlik hariç Urfa’da sekiz sene kadar kaldım. Üstad’ımız son zamanlarında Nur’ların neşr olduğu yerleri gezmeye başladı. Biz Urfa’ya geleceğini de bekliyorduk. Hatta davet mektubu yazmıştık. Vefatından bir-iki ay evvel Ankara’dan Ceylan Kardaş’ımızın telgrafı üzerine ben Isparta’ya gitmiştim. Ziyaretimde: “Üstad’ım Urfa’ya geleceğim dediniz. Urfalılar geleceğinizi duymuşlar bekliyorlar. Ne zaman geleceksiniz?” diye sormuştum..Üstad’ımız dedi: “Orada Risale-i Nur yok mu?”. “Var” dedim. “Risale-i Nur kâfidir. Bana ihtiyaç kalmamıştır. Risale-i Nur size yeter.” buyurdu. Ben de “Söz verdiniz, Urfa’ya geleceğim dediniz. Urfa’daki eşyalarınız ne olacak?” dedim. O da “Seni tevkil ediyorum, sen ne yaparsan yap” buyurdu. Ben de “Satarım” demiştim. “Sen bilirsin.” dedi. Bu söz üzerine Üstad’ımızın Urfa’ya geleceğinden şüphelenmiştim.

O zaman Urfa Kadıoğlu Camii hücresinde kalıyordum. Abdulkadir Badıllı askere gitmişti. Yalnız idim. Ziyaretçiler, gelenler, Risale-i Nur isteyenler çoğalmıştı. Bir Pazartesi günü (22 Mart 1960) Ramazan-ı Şerifde 22 veya 21. Günü idi. Öğle namazı için ben abdest alırken, Sabri Küçük adındaki Urfalı zat “Üstad geldi Üstad geldi” diye haber getirdi. Ondan hemen sonra da Zübeyr Ağabey geldi.”Üstad geldi” diye müjde verdi. Ve beni çağırdı Abdesti alarak, Üstad’ımızın arabasına bindik. İpek Palas Oteli’ne gittik... Not: Abdullah ağabeyin diğer bazı hatıraları için Son Şahitler- Necmeddin Şahiner- Nesil Yayınları adlı esere müracaat edilmesini tavsiye ederiz.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

Vehbi, 2007-01-25 14:33:15

Allah razı olsun.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Selami güngör, 2007-01-08 20:44:50

Abdullah Yeğin ağabey'den bu hatıralar ne güzel. Allah başımızdan eksik etmesin. Amin.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Davut Nail Acar, 2006-11-23 22:08:34

Selamunaleyküm,Almanya Berlinden yaziyorum. Bu yazida Ismi gecen Dr. Mustafa Oruc Ramazanoglunun Telefon Nr.´sini bize bildirirseniz Üstadimizin Talebesi Abdul-Muhsin Alkonevi´ye bildirebilirim. Sizlerin Telefon Nr.nizdan sizlerle´de görüsebiliriz. Baki Selamlar Davut Nail Acar Almanya Berlin

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

“BİZE KATIL MOLLA MUHAMMED EMİN”

“BİZE KATIL MOLLA MUHAMMED EMİN”

Kıymetli ziyaretçilerimiz, geçen hafta Seyda Muhammed Emin Er merhumun “Hatıralarım” adlı

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN ŞEYH ALADDİN OHİNİ’YE SEVGİSİ

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN ŞEYH ALADDİN OHİNİ’YE SEVGİSİ

Merhum Şeyh Fethullah Verkanisi(v. 1901)’nin oğlu merhum allame Şeyh Alaaddin efendi(v. 1949)

BEDİÜZZAMAN’IN HAZRET’İ(ZİYAEDDİN NURŞİNİ) ZİYARETİ

BEDİÜZZAMAN’IN HAZRET’İ(ZİYAEDDİN NURŞİNİ) ZİYARETİ

Muhterem hocam Seyda Fehmi Türkmen Efendi, 27.09. 2019 Cuma günü kendilerini ziyaretimizde Nurşi

ŞEYH FETHULLAH VERKANİSİ’NİN MOLLA ABDULLAH NURSİ HAKKINDA DEDİĞİ SÖZ

ŞEYH FETHULLAH VERKANİSİ’NİN MOLLA ABDULLAH NURSİ HAKKINDA DEDİĞİ SÖZ

Değerli Seydalarımızdan Molla Şerif Arslan Hocaefendi 15.09. 2019’da, merhum Şeyh Fethullah V

BEDİÜZZAMAN’IN AİLE ŞECERESİ

BEDİÜZZAMAN’IN AİLE ŞECERESİ

Merhum Şeyh Fethullah Verkanisi’nin torunlarından değerli âlim merhum Gıyaseddin Emre Bey, Ü

VANLI ZEYNELABİDİN EFENDİ’NİN ANLATTIKLARI

VANLI ZEYNELABİDİN EFENDİ’NİN ANLATTIKLARI

Değerli hocam Seyda Molla Şefik İdikurt Efendi bir ders esnasında şu hatırayı anlattılar;

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN MUŞ’UN NOK KÖYÜNDE BİR GECE MİSAFİRLİĞİ

ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN MUŞ’UN NOK KÖYÜNDE BİR GECE MİSAFİRLİĞİ

Emekli müftülerimizden Seyda Fehmi Türkmen Hocaefendi, 21.04. 2019 Pazar günü kendilerini evind

ŞEYH ASIM EFENDİ’NİN KALEMİNDEN BEDİÜZZAMAN-2

ŞEYH ASIM EFENDİ’NİN KALEMİNDEN BEDİÜZZAMAN-2

Sonra tekrar Van’dan Bitlis’e geldi. Onun hayatının geniş şekli yazılıdır.(bkz. Tarihçe-

ŞEYH ASIM EFENDİ’NİN KALEMİNDEN BEDİÜZZAMAN-1

ŞEYH ASIM EFENDİ’NİN KALEMİNDEN BEDİÜZZAMAN-1

Değerli ziyaretçilerimiz! Yeni bir hizmetimizi sizlere arz etmekle mesruruz. Geçen günlerde değ

BEDİÜZZAMAN’IN ŞAM HUTBESİ VE MUHADDİS ŞEYH BEDREDDİN EL HASENİ

BEDİÜZZAMAN’IN ŞAM HUTBESİ VE MUHADDİS ŞEYH BEDREDDİN EL HASENİ

Merhum Ali Uçar Bey bir sohbetinde anlatıyor; “Ali Sert Hocamdan dinlediğim şu hatırayı, Kon

CAFER ÇİM AĞABEY’İN HATIRALARI

CAFER ÇİM AĞABEY’İN HATIRALARI

Takdim Kıymetli ziyaretçilerimiz, edep, nezaket, tevazu timsali çok kıymetli bir insan-ı kâmi

et-Teğabün: 3

Gökleri ve yeri yerli yerince yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak O'nadır. (Mürşid 3.1 adlı yazılım-Turan Yazılım-(www.turan.com.tr) )

GÜNÜN HADİSİ

"Tutumlu kişi asla fakir olmaz."

Taberani

TARİHTE BU HAFTA

*Elmalılı Hamdi Yazır'ın Vefatı(27 Mayıs 1942) *İstanbul'un Fethi'nin 550. yıl dönümü(29 Mayıs 1453) *Ayasofya'da ilk Cuma Namazı kılındı.(1 Haziran 1453)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI