Cevaplar.Org

MEHMED ÖZYURT(1945-1988)


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2003-11-01 22:29:29

Geleceği kuracak ve yükseltecek fikir işçileri, kendi ruhunda varlığa ermiş talihlilerdir. Maddesini ledünniyâtına teslim etmiş bu hakikat erleri, alabildiğine silik ve alabildiğine sönük görünümlüdürler. Bu itibarla da onları, dünyevî debdebe içinde bekleyenler hep yanılmış ve hep inkisâr-ı hayâle uğramışlardır. Dış görünüşleri itibariyle oldukça mukassîdirler. Ama sînelerinde bin bir buhurdan çeşit çeşit koku neşretmektedir. Onların nilüfer tenlerini, yasemin kokularını, onlarla hemhâl olmayanlara anlatmak oldukça zordur. “Girmeyen duymaz, tatmayan bilmez. Kafdağı’ndan daha ağır bir yüktür, nâdanlara hâl arz etmek...” Nâm u nişân nedir bilmez, makama, mansıba eyvallah etmezler. İçlerinde tutuşturdukları sonsuzluk ateşi, onları her şeyden müstağni kılmıştır. Bir mum gibi eriyen benliklerinde, cihânlar aydınlığa kavuşur ama, onların göz hadekaları şuânın zerresini bile kendi hesabına kullanmak istemez. “Yol yapma bize, rahat yürüme başkalarına; sa’y u gayret bize, ganimet başkalarına...Bilmem ki, bir bilmece olan mâhiyetlerini, böyle birkaç hecede ifâde etmek kâbil olur mu...?(Çağ ve Nesil-s:21)

İşte böyle bir kahramanı ibret nazarlarınıza arz etmek istedik bu sefer; Mehmed Özyurt …1988’de binler Mehmedler vermek üzere toprağa giren bu şehadet tohumu kıymetli zatı elimizdeki çok az imkanla ancak bu kadar anlatabildik. Ruhaniyetinden özür diler, onun gibi “Hizmet insanı” olma duamızı Hazret-i Kadiyyül Hacatın dergahına arz ederiz….

DOĞDUĞU VE YETİŞTİRDİĞİ ÇEVRE

Mehmed Özyurt 1945 senesinde Antakya’da fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir.. Faziletli bir çevrede yetişir.. Evleri tek odalı bir köy evidir.. Anne babası dağdan şehre kömür taşır satarak geçimlerini sağlamaya çalışan yoksul ama mutlu insanlardır.. Rahmetli pederi tarafından hafızlığa verilen Küçük Mehmet 7 yaşında hıfzını tamamlar. Daha sonra babası dini eğitimini alması için onu köylerinden hayli uzakta bulunan başka bir köydeki Hasan Okuyucu Hocaefendiye teslim eder. O sıralar 10 yaşlarındadır.

İLME OLAN İŞTİYAKI

Fıtraten ilme çok müştak bir yapıdadır. Kısa zamanda çok önemli mesafeler kat etmiş, ilim tahsili yolunda çok sıkıntılar çekmiştir. Annesinin anlattığına göre eve geldiğinde dahi kitap okumadan geri kalmaz. Yere serdiği pöstekisinin üzerinde, mum ışığı altında sabahlara kadar ders çalışır, çok az yer ve çokça ibadet eder. İlmi ve takvasından dolayı her iki köyde de “Şeyh Muhammed” diye tanınır ve küçük yaşta büyük saygı görür. Medrese tahsili sırasında maddi sıkıntılardan kurtulamaz. Mesela 10 sene boyunca bir tek ceketi ve bir tek şalvarı olmuştur. Üç- beş ayda bir geldiği köyüne de ancak dağlardan, bayırlardan yayan olarak ulaşır. Hatta bir kış günü evine gelirken her taraf kar buz tutmuş. Ayaklarına bez bağlayarak yaklaşık 40-50 km yol yürüyerek, ancak köyüne ulaşmıştır. Hanımı onun ilme iştiyakını şu sözlerle özetliyor: “İman diyordu, ilim diyordu, başka bir şey demiyordu. Adeta kendisini bu dünyadan soyutlamış, ilme adamıştı.”

Muhtereme hanımının anlattığı şu hatıra da onun kitap sevgisine, ilme iştiyakına güzel bir misaldir: “En değerli varlığı kitaplarıydı. Hep Arapça kitap alırdı. Bir defasında bir kitaba ihtiyacı olmuş. Fakat o kitap çok pahalıymış. Ne yaparım, ne ederim de o kitabı alırım diye çok düşünmüş. Hatta alamıyor diye çok ağlamış. Son çare amcasına başvurmuş. (Amcası benim babam olur.) Ben o zaman çok küçüktüm, ama o anı hiç unutamam. Boynunu büktü, çok mahzun, ağlayarak; “Amca dedi, bir kitap almam lazım. Derslerim yarım kalıyor, bana biraz yardım edebilir misin?” dedi. Kimseden bir şey istemezdi. Hayatı boyunca da bir defa bu kitabı almak için amcasından bir istekte bulunmuştu. Ve bunu kendi ifadesiyle hayatı boyunca unutamayacaktı. Ne acı ki o zaman amcasında da bir şey yoktu. Ancak bol miktarda zeytinyağı vardı. “Sana zeytinyağı vereyim de götür, sat, parasıyla kitabını al” dedi. Zeytinyağı o zaman iyi para ediyordu. Gitti bir, teneke buldu. İçini zeytinyağı doldurdu. Onu omuzuna aldı, şehre götürüp sattı. Kitabı alınca günlerce bayram yapmış...”

Mehmed Hoca ilmi ve fazileti olarak olduğu kadar sesinin güzelliği ile de dikkatleri çekmeye başlar. Gittiği yerlerde okuduğu Kur’an tilaveti dinleyenleri gözyaşlarına boğar, sermest eder. Civar köy halkları arasında da çok sevilir. 3-5 ay kadar bir köyde imamlık yaptıktan sonra İskenderun Çay Mahallesi camiine müezzin olarak atanır. Daha sonra müezzin olduğu bu camiye henüz 16 yaşında iken imam olur.

İZDİVACI

Askerlikten geldikten sonra Ailesi kendisinin medrese tahsiline devam edebilmek için şiddetle karşı çıkmasına karşın Mehmed hocayı amcasının kızıyla nişanlarlar. Eşi bu durumu şöyle anlatır: “Benimle nişanladıklarında evde hıçkıra hıçkıra ağlamış. Götürüp bu kitapları artık dereye atacağım, bundan sonra okuyamam. Benim hayatımı mahvettiniz” demiş... İskenderun’da 35-40 metrekarelik 2 odalı bir ev tutar. Evde Anne babası ile beraber kalmaktadır. Yerleri kapatacak bir örtüleri yoktur, ona rağmen evlerinden misafir eksik olmaz.

Mehmed bey tüm maddi sıkıntılarına rağmen evini bir cennet bahçesine çevirmiştir: “O evde olduğu zamanlar evde bayram havası eserdi. Misafir hiç eksik olmazdı. Ev işlerinde bana yardım ederdi. Hiçbir gün beni rencide edici bir söz söylemedi. Hiçbir zaman ismimizle birbirimize hitap etmedik. Herhangi bir konuda birbirimizi üzdüğümüzü hiç hatırlamam. Biz üzülürdük, ama şikayet etmezdik. Üzüntümüz onu evde çok az görmemizden, onunla az görüşmemizden kaynaklanıyordu” diyor hanımı...

OKULLARI DIŞARIDAN BİTİRMESİ

Askere gidene kadar medrese tahsilinden başka bir öğrenimi olmayan Mehmed Hoca kendisini sevenlerin ısrarıyla asker dönüşü dışardan bitirme imtihanlarına girerek 2-3 sene gibi kısa bir süre zarfında ilk, orta ve liseyi bitirir. Adana İmam Hatip lisesinde kendisini imtihan eden meslek dersleri (Arapça, Kur’an, fıkıh, hadis, siyer) hocaları ona hayran kalmışlar, hatta bir hocası; “Sen bizden çok ileri bir seviyedesin” demiştir.

İMAN HİZMETİYLE TANIŞMASI

Mehmed Hoca İskenderun’da Bediüzzaman hazretlerinin nurefşan iklimine yelken açar. Artık İskenderun’da nur derslerine devam eder. Dersleri genelde kendisi yapmaktadır. Gecelerini, ihya etmesi de bu senelerde başlar. Zaten günde 4 saatten fazla uyku uyumamaktadır ve daha sonraki hizmet senelerinde bu kadarına da fırsat bulamaz. Bu yıllarda (1969-70) Fethullah Gülen Hocaefendiyi tanıma imkanı bulur. Bilindiği gibi Hocaefendi askerliğinin bir kısmını 1962’li yıllarda bu şehirde tamamlamış ve askerliği sırasında özel izinle vaaz vermiştir. Hocaefendinin vaazlarıyla ilk tanınması da İskenderun’da olmuştur. Mehmed Özyurt hoca İskenderun’dayken hocaefendiyi duyar. Ancak asıl görüşmesi ve o ışığa pervane olması Yüksek İslam enstitüsü imtihanlarına girmesi sırasında İzmir’e gelmesi ile başlar.

Hanımı şöyle anlatıyor o günleri: “İlk olarak İslam Enstitüsü imtihanlarına gittiğinde kendisini görmüş, tanımış ve 8-10 kasetini alıp getirmişti. O zaman birden bire çok değişmişti. Ben bile tanıyamaz olmuştum onu. Hatta çok defalar “sana ne oldu böyle” demiştim. Bana çok garip geliyordu 20-25 yaşlarında bir adamın çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlaması. Her gün eve birilerini topluyor, o kasetlerini dinletiyordu. Ama birdenbire o kadar değişmişti ki bu değişikliğe ben dahil hiç kimse bir mana veremiyorduk. Anlayamıyorduk, yemesi, içmesi, oturup kalkması, hatta yolda yürüyüşü bile değişmişti. Yakınımızdaki bazı insanlar; “Bu hoca böyle giderse aklını kaybedecek ne oluyor ki buna böyle? Biz de Müslümanız, biz de Allah’a inanıyoruz. Bu kadar fazla ileri gitmenin ne alemi var” diyorlardı. Demek ki o ışığı o zamandan görmüştü. Yemiyor, içmiyor, yatmıyor, uyumuyor, o ışığa koşuyordu.”

Artık Hocaefendiye olan iştiyak bütün benliğini sarmıştır. Mehmet Hoca'nın o günden sonra duası olur; muzdarip insanla, çile insanıyla, kader birliği yapmak, yolunun onun yoluyla kesişmesi...

İZMİR HAYATI

Kısa bir süre sonra bu duaları kabul olur. Yüksek İslam enstitüsü sınavlarına girerek İzmir’i birincilikle kazanır. Ve kendisine çok sevgi ve saygısı olan İskenderun müftüsünün vesilesi ile imamlık görevinin de İzmir’e çıkması ile ailecek İzmir’e taşınır.(1975) Önce Gültepe camiine on ay sonra ise Bornova merkez camiine imam olarak gelir. Hocaefendi de aynı camide vaiz olarak görev yapmaktadır. İzmir’e gelmesi ile aktif hizmetin içinde bulur kendisini.

Mehmed Gündem bey şöyle diyor bu konuda; “Mehmet Hoca, caminin yakınında bir ev tuttu. Tam bir buçuk yıl her cuma günü, İzmir dışından vaaz dinlemeye gelen insanlara kendi evinde yemek verdi. Hayatı boyunca hep sıkıntı çeken Mehmet Hoca o sıralarda bir de kitapçılık işine girmişti. Belki de hayatında ilk defa ailesi bir parça olsun maddeten rahatlamıştı. Evine ilk divanı o zaman kazandığı parayla almıştı. Hoca, kazandığını yine hizmete dönüştürüyordu. Züht ve takvasından hiç taviz vermedi. Tevazu her halinde seziliyordu... Eşinin de, çocuklarının da, kendisinin de aç kaldığı günlerin ve gecelerin sayısı hiç de az değildi. Ama kimseye hissettirmedi bu durumu Mehmet Hoca.”

Hanımı da onun kendisini bir ideale adamasını şöyle anlatıyor: “Evliliğimiz boyunca bir gününü eve ayırdığı hiç olmamıştır. İskenderun’da otururken de, İzmir’de otururken de sabah namazında evden çıkar, gece çok geç vakitlerde eve gelirdi. Çok güçlü, çok kuvvetli bir insandı ki, her şeye rağmen evin ihtiyaçlarını da hiç aksatmazdı. Özellikle İzmir’de oturduğumuz zamanlar bir cami imamıydı ama o kadar yoğundu ki, sanki 8-10 tane işyeri varmış gibi oradan oraya koşturuyor, oradan oraya gidiyor, evde olduğu zamanlarda mutlaka ev misafir dolu olurdu.”

Böyle olmak zorundadır, zira bu ağır yük ancak böyle civanmertlerin omuzlarında yükselecektir. Zira “bizler, sözlerle yapılan çağrılardan, davranışlardaki alüfteliklerden; kazanılmış zaferlere dilbeste sahte kahramanlıklardan; yaşama arzusuyla yanıp tutuşmalardan; ikbâl hırsından ve makam arzusundan bıktık. Bizler, Heraklit’imizden, Kafdağı’ndan su getirecek irade; davranışlarında inandırıcı kararlılık; zaferlerinde kendi göz nuru ve el emeği ile yoğuruculuk; yaşatma arzusuyla maddî-manevî füyuzât hislerinden fedakârlık, hasbîlik ve diğergâmlık bekliyoruz. Düşünceleri dupduru ve pürüzsüz; yollar zikzaksız ve dümdüz olsun. Düşünsün, yaşasın, yaşadığına tercüman olsun, anlatsın. İkiyüzlü olmasın ve bizi aldatmasın...! Yüzünde binlerce elem ve ızdırabın çizgisi bulunsun! Gözü yaşlı, bağrı derin, vicdanı uyanık olsun...! Tekkenin muhasebe ve soyluluğunu; mektebin mantık ve muhakemesini; kışlanın disiplin ve itaatini soluklasın ve bununla kendi mükemmeliyetini bizlere ifâde etsin...! Kalbi kafasından koparılan, ruhu vicdanından edilen ve sadece belli hassalarıyla zifafa çağrılan insanımızı, asırlık bunalımından kurtarıp, onu kendi tabiatıyla bütünleştirebilsin.! Hakk’ın hatırını âli tutsun; düşünce ve hizmette tekelciliğe düşmesin ve yüce hedefe varacak yolların, mahlûkâtın solukları sayısınca olduğunu bir lâhza unutmasın! Hizmette atılımlı ve ön saflarda bulunsun; ücret ve mükafatta yerinin çok gerilerde olduğunu hatırdan çıkarmasın. Ve hiç olmazsa bir Katon gibi, kendi insanına karşı, mükellefiyetlerini yerine getirdikten sonra, makamdan, mansıbdan sıyrılarak bir kenara çekilip, ikinci bir sorumluluk ve vazife ânını beklesin!”

İşte Özyurt ağabey bu ölçülerin bihakkın aynası olmuş mümtaz bir insandır. Hocaefendi de onun bu yönüne bir sohbetinde şöyle değinir: “Mehmed Özyurt; elli tane adamla, yüz tane adamla yerini kapatamazsınız, tepeden tırnağa iman bir insan.” Yakın arkadaşlarından Ahmed Özer bey ise şöyle anlatıyor onu: “İnsanın idrak edemeyeceği kadar cömertti. Mehmet Hoca hayatı konusunda da o kadar cömertti. İnsana hizmetin, dine hizmetin uçlarında yaşadı, hep sınırları zorladı. İrfan sahibi, faziletli ve yüksek meziyetli bir insandı. Zati bir manası da vardı. Acıya tahammülü vardı. Kendinden çok az bahsetti.”

DİYARBAKIR DÖNEMİ

Yıllar sonra Diyarbakır'a gelir ailesiyle. Kenar mahallelerin birinde bir ev tutar. Sokak sokak dolaşır. Neredeyse selam vermediği adam kalmaz oralarda. Talebeler için ev aradığında bulamaz. Izdırapla kıvranmaktadır.. Karar verir, bir gece ansızın kendi evini birkaç mahalle ilerisinde bir gecekonduya taşır. Eşyaların yarısını da o eski evde bırakarak oraya öğrencileri yerleştirir.. İlk ev böyle vücuda gelir. Aynı yöntemle ikincisi, üçüncüsü.... Ne hikmetse maddeten fakir bu adamın eşyaları bölünür, bölünür ama bitmez... Şimdilerde bile Diyarbakır, Urfa, Gaziantep illerinde bu zat, bir efsane gibi yaşar gider.

Evet o ve onun gibiler normal ve tabii halleri içinde, ruhlarındaki şecaat ve yiğitliği sezmek oldukça zordur; yumuşaklardan daha yumuşak, incelerden daha ince ve nâzik davranırlar; iş başa düşüp de hizmete çağırıldıklarında ise, birdenbire değişir bambaşka bir hal alırlar. Ve hele rehberlerini bulup yollarının da doğruluğuna inanıyorlarsa; işte o zaman, her biri birer ateş pâre kesilerek cihanın dört bir yanını velveleye verirler. Rehber “Dur! diyeceği âna kadar da durup dinlenme bilmez; stepler aşar, kandan irinden deryalara dalar ve süvarisini bulmuş bir küheylan gibi çatlayıncaya kadar koşarlar.

Hanımı anlatıyor: “Bir defasında 15-20 gün olmuştu. Olağan seyahatlerinin birindeydi. Bir akşam üzeri eve dönmüştü.Yoldan geldiği için yorgun ve halsizdi. Artık bu gece bizimle kalsan, özledik seni dedim. Hatta “gelen olursa yok, daha dönmedi deriz” dedim. Bir defa olsun kendi kendimize bir yemek yiyelim,hep beraber aynı odada oturup bir çay içelim istedim. Gülümseyerek peki dedi. Sanki bunun olmayacağını biliyor gibiydi Ben mutfakta hazırladığım yemekleri tepsiye koymaya başlamıştım ki, zil çaldı.Ben kim o dedim.. Evet yine onu soruyorlardı.. Yok diyemedim. Evde dedim. O onları içeriye aldı. Yemeğe kalmayacaklardı. Ama o onları yemek yemeden bırakmadı. Yine onlarla beraber içerde yemek yedi. Onlarla beraber çay içti. Gecenin ilerleyen saatlarına kadar onlarla beraber oturdu.”

Mehmet Hoca fakr-u zaruret içinde yaşar. Oğlu Ahmet Özyurt oldukça anlamlı ve kalıcı bir vakayı şöyle anlatıyor: “Diyarbakır'da kalıyorduk. Halimiz vaktimiz iyi değildi. Aç kaldığımız zamanlar oluyordu. Akşam vakti babamın bir arkadaşı kapıyı çaldı. Eli meyvelerle doluydu. Babam arkadaşını gördüğüne çok sevindi. Gözü elindeki meyvelere ilişince "Yahu sen ne yaptın? Bu eve on aydır meyve girmedi, unutmuştuk. Sen şimdi bize yeniden hatırlattın..." dedi. Yine bir mahdumunun anlattığına göre bu sahabe misal evde şu ciğer yakıcı hadise cereyan eder: “Bir keresinde de uzun bir yolculuktan dönmüştü.O günde tatil günüydü, okula gitmemiştik. Bütün kardeşlerim evdeydik, sabahleyin valideler filan kahvaltı hazırladılar. Ekmek yok evde. Ben öğrenciyim, kardeşlerim öğrenci. Herkes okuyor. Yaklaşık yarım saat -45 dakika boyunca evde herkes bir ekmek parası tamamlamaya çalışmıştı fakat tamamlanamamıştı. Hiç kimse de yok ekmek parası. Sonra Sakıp amcaya göndermişti beni. O zaman Sakıp amcadan kendime harçlık alıyor gibi 5bin lira mı, yoksa 2.500 lira mı alıp, ekmek alıp gelmiştim.” Onun bu haline daha sonra tanık olan Hocalar hocası devreye girer... 'Hocam” der, “sana şöyle bir katkımız olsun, evde çoluk çocuk var'... Merhamet, şefkat ve hilm sahibi bu adam o sıralarda evine geldiğinde odasına kapanır, sabahlara kadar ağlar, hırçın ve celalli bir hal alır. Bu hal bir hafta kadar sürer. Eşi dayanamaz ve sorar 'Nedir seni bu kadar üzen?' Hoca yutkunur; 'Ben bu hizmete maaş almak için mi girdim ki, bana bunu öneriyorlar? O parayı sana, çocuklarıma nasıl yediririm!' der...

YUSUF ÇİLESİ

Çile, yüce hedeflere varmanın ve yüksek neticeler elde etmenin tek yoludur. Hakikat yolcusu, çile ile günahlardan arınır; onunla saflaşır ve onunla özüne erer. Çilenin olmadığı yerde ne olgunlaşmadan ne de ruhla bütünleşmeden bahsedilemez…Her ideâl dönem, bu türlü muzdarip ve çilekeşlerin omuzunda bayraklaştı ve yükseldi. Onların yerini alan gün görmemiş ızdırapsızların elinde ise yıkıldı yerle bir oldu; iç dünyasını bütün bütün ihmâl etmiş, şehevî hislerinin esîri gayyâ yolcusu ızdırapsızların elinde…(Çağ ve Nesil)

Hizmet yolu uzun bir yoldur. Bu yolda insanlar bin bir şekliyle imtihana maruz kalırlar. Ta Ham ruhlar, hasbi gönüller belli olsun diyedir bu. Evet “Dava adamı hayatının her safhasında imtihan görecek.Bazen zindanlarda, bazen saraylarda imtihan olacak… Şehvetin en kamçılayıcı yerinde imtihandan geçecek; ve orada iffet ve ismetini isbat edecek. Taki emin bir insan olduğu anlaşılacak ve bir milletin mukadderatı ona emanet edilecek.” (En Güzel Kıssa Ve Gerçekleşen Rüya -s:3)

Özyurt hocanın yolu Medrese-yi Yusufiyeye de uğrar. 9 Şubat 1983 günü Hadis okumak için toplandıkları ev basılır ve sanki cürm-ü meşhud zanlıları gibi derdest edilerek zindana götürülürler. Örfi idarenin hakim olduğu bir zamanda özellikle Diyarbakır’daki gibi bir hapishanede bulunmanın ne demek olduğunu bilmem ki anlatmaya gerek var mı?Yalnızca oğlunun bir sözüyle yetineyim; Babamın sırtındaki deriler komple oradan çıktıktan sonra iki sene boyunca durmadan döküldü. Hep döküldü. Ayağının altındaki deriler ise vefatına kadar hala dökülüyordu. İçeriden çıktığında da yaklaşık iki ay kadar namazlarda rükuya ve secdeye giderken çok zorlanıyordu. Özellikle secdeden kalkıyor, oturuyor,oturduktan kıyama kalktığında –hiçbir yerden destek almadan kalkardı o-iki eliyle destek alıyordu.O iki ay devam etti. “

GÜNLER GURUBA KAYARKEN

Evet bu ızdırap insanı bulunduğu muhitte gittiği yerleri yeşerte dursun bir yandan da kader kanaviçesinin kendisi için ördüğü şehadet gömleğini giymeye doğru yaklaşıyordu. Sanki bunu da hissetmişti veya belki de görmüştü. Yine muhtereme zevceleri naklediyorlar: “Vefatına 20-25 gün kala onda bazı değişiklikler olmaya başlamıştı. Eskisinden daha fazla düşünceliydi. Gözleri daha fazla yaşarıyordu. Gözleri bir noktaya bakıyor, bir şeyler düşünüyor ve hep ağlıyor, çoğu zaman sesli olarak hep dua ediyordu. Vefatından 15 gün kadar önceydi. “Bana bir şeyler oldu, öyle çok şeyler oldu ki, sana anlatsam tahammül edemezsin” dedi. Ben ısrar ettim; “Efendi, ben de bir şeyler seziyorum, sen çok değiştin. Ne oldu sana, ne olur anlat” dedim. Daha sonra bir ara fırsat olursa anlatırım dedi ve yine baktım gözlerinden yaşlar süzülüyordu. …Vefatından bir hafta kadar önceydi. Gaziantep’ten dönüyorduk. Orada bir çok yere uğradı. Biz arabada oturduk. Her girdiği yerden çıkarken insanlar onu topluca uğurluyorlardı. O da herkesle musafaha ediyor, kucaklaşıyordu. Hareketleri dikkatimi çekmişti. Sanki üstünde bir yük var, tonlarca ağırlaşmış gibiydi. Urfa’ya, oradan da Diyarbakır’a geliyorduk. Urfa’da yeni açılacak bir müessese vardı. Bir an evvel açılması için uğraşıyordu. O açılışın gecikmesi onu rahatsız ediyordu. Yolda arabada teybe Hocaefendinin bir vaaz kasetini koydu. Onu dinliyorduk. Vaazda bir yerde Hocaefendi şöyle dedi: “Vücudunuz parça parça olsa, kanlarınız şakır şakır aksa iman etmedikçe şehit olamazsınız” ..vb manada ifadeler arz etmişti. O zaman Mehmed hoca ciğerleri parçalanırcasına bir ooof çekerek direksiyonun göğsüne öyle bir yumruk vurdu ki, biz korkmuştuk. Ben “ne oluyor, ne oldu” dedim, çok ısrar etim, hiçbir şey demedi. Baktım kendini zorluyordu. Zor tutuyordu. Bir yerde artık kendini tutamadı, ne olacak bizim halimiz diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı… …Evimize ulaştık. O daha doğru düzgün istirahat edemeden bu defa Van istikametine yola çıktı. Evde yarım gün bile kalmamıştı. Onda da bizden çok Diyarbakırlı arkadaşlarıyla beraber oldu. Döndüğünde çok yorgun, bitkin ve halsizdi. Adeta kıpırdayacak mecali kalmamıştı. Bana otur şu divanın köşesine dedi, ben oturdum. O da başını dizlerime koydu. Ve uzandı. Ben ona: “kamyon şoförlerini geçtin dedim. Ne gecen var, ne gündüzün.ne cumartesin var, ne pazarın var. Hiçbir gün biz seninle beraber olamayacak mıyız? Dedim. Gözleri ıslak ıslaktı. Hareketsiz bir şekilde yüzüme bakıp duruyordu. Dua et dedi. Allah ahirette nasip etsin bunu bize dedi. Baktım gözlerinden inci gibi yaşlar süzülüyordu. “Ne oldu sana böyle, bu 15-20 gündür çok değiştin.” Çok şeyler biliyor da, bir şey söylemek istemiyormuş edasıyla başını sallayarak “ben de bilmiyorum ben de bilmiyorum “ diye mırıldandı… …Bir süre evin içinde döndü, dolaştı öyle. Hemen Urfa’ya gitmem lazım diyordu. Ama o derece yorgun, bitkindi ki, gözlerinin altı mosmor, gözlerinin içi kan kırmızı olmuştu. Uzun yoldan gelmişti, ama daha hiç dinlenmemişti . Urfa’ya gitmem lazım diyordu bunu birkaç defa tekrar etti. Dakikalar sonra Urfa- Antep istikametine yola çıkmak üzere elbiselerini değiştirdi. O kadar ağır hareket ediyordu ki sanki üzerinde tonlarca yük varmış gibi. Hatta çorabını da değiştirdi. Yenisini giyecek hali yoktu. Ben kendi ellerimle giydirdim. Kapıdan çıkarken ufak çocuğunu çağırdı. Onu öptü, dua etti. Kapının önünde ayakkabısını giydi. İçeriye bakıyordu. Ne oldu dedim, bir şey yok dedi. Bir basamak indi, yine durdu. Döndü, bana baktı. Yine “ne oldu , bir şey mi unuttun” dedim. Hayır dedi. Niye gitmiyorsun dedim. Bilmiyorum dedi. Gözleri ıslak ıslaktı. Sana ne oluyor böyle dedim. Bilmiyorum dedi. Bir basamak daha inerken ben kapıyı kapattım, ama içimde çok büyük bir sıkıntı vardı. Sanki boğazıma yumruk yumruk tıkanmıştı bir şeyler. Geri açtım kapıyı, baktım gitmemiş. Orada duruyor. Niye gitmiyorsun? Bir şey mi var dedim. Yok dedi. Tekrar yüzüme dikkatlice baktı. Hadi Allah’a ısmarladık dedi, koşar adımlarla indi. Kapıyı kapattım, hemen balkona koştum. Aşağıya baktım gitmiş, göremedim. Balkonumuz müsaitti. Birazcık bekledim, belki aşağıda durmuştur, çıkar gider diye. Yoktu, kaybolmuştu. İçimdeki sıkıntı gittikçe artıyordu. Gidiş o gidiş…Gitti…gitti…Üçüncü basamaktaki görüşüm onu son görüşümmüş meğer.”

ÇINAR AYAKTA ÖLÜR(18 Eylül 1988)

Urfa'da Bir hizmet yuvasının açılışı için bulunmaktadır Mehmed hoca. Yine kendisi gibi hizmet erleri ile birlikte oradan Gaziantep’e doğru yola çıkarlar.. Birkaç taksi ile gidilmektedir. Urfa sınırlarından daha ayrılmadan bu arabalardan birisi yolunu maveraya doğru çevirir.

O gün aynı konvoyda olan Necati Genceli bey elim kazayı şöyle anlatmakta: “Bir tepeye doğru tırmanıyorduk. Karşıdan tankerler çıktı. Birisi hatalı bir sollama ile önündekini geçmeye çalışırken Ford az bir tehlike ile yanlarından geçti. Fakat Reno ne yapacağını şaşırdı. Tankerle bir anda burun buruna geldiler, önce bir yukarı kalkar gibi oldular.Sonra tanker ezdi, geçti şarampole kaydı. Reno da ezilmiş hali ile ters yöne yani Urfa’ya döndü. Arabayı durdurup koşmaya başladık. Bir baktık, dirsekten kopmuş iki sağ kol. İkisinin de şehadet parmakları, şehadet getirme halinde, dikilmişlerdi. Birinin yüzüğünden Mehmet hocaya ait olduğunu, öbürünün de nişanından Bayram beye ait olduğunu tanıdım. Dördü de vefat etmişti. Fakat birden yangın başladı. Söndüremedik, ancak itfaiye söndürebildi. Sonra kalan parçaları toplayıp, dört ayrı battaniyeye sararak kaldırdık. Cesetler ayrılınca geriye küller, taşlara yapışan etlerin lifleri, kanlar, kanlı kağıtlar vs bulaşıklar kalmıştı. Bir anda, ezilmiş taksi merkez olmak üzere çevresinde bir hortum belirdi ve geriye neler kalmışsa hepsini göğe çekip aldı, gözden kaybolup gitti. Hiçbir kalıntı bırakmadı.”

19 Eylül tarihli Zaman gazetesi “Elim bir trafik kazası” başlığı altında kazayı şu şekilde haber verir: “Dün sabah 8.15’te Şanlıurfa’da meydana gelen trafik kazasında Bayram Acar’ın kullandığı özel otomobil karşıdan gelen bir akaryakıt tankeriyle çarpıştı.Tankerin hatalı sollamasının sebep olduğu belirtilen kaza sonrasında özel otomobil ateş aldı ve içindeki dört kişi yanarak vefat etti..”

Hocaefendi Mehmet Özyurt'un, bu diriliş erinin vedasız ve ansızın ayrılışının, uçup gidişinin ardından 'Ağlamaktan gözümde yaş kalmadı' demiş ve eklemiştir: 'belim kırıldı'

Mehmed Özyurt bir ahirzaman garibidir. Garipler adlı başyazı da belirtildiği gibi onların hayatları garip olduğu gibi ölümleri de bir gariptir; Garipler; baharda, başını topraktan erken çıkaran çemenlere benzerler. Toprağın ortaya çıktığı her yerde, bu şafak çiçekleri, karla buzla burun buruna gelir ve yer yer soğuğu, donu aşarak geçip, bir ulu kavga başlatırlar tipiye, borana karşı. Evet, alaca karda beyaz tülbentleriyle, güneşe gamze çakıp cilveler atan kar çiçekleri ne ise gökler ötesi âlemlere göre, bin çığlık aydınlığa koşan garipler de odur. Kara, cemre düşmeden; henüz buzlar erimeden ortaya çıkarlar. Güç bela varlıklarını sürdürür, karşılarına çıkan tehlikelerle pençeleşir, yara alır, hırpalanır ve çok defa dünya zevki nâmına bir şey tadıp duymadan “harab olup, turâb olup” giderler. Giderler ama gidişleri de merdâne olur. Toprağın bağrına sinip, bir kaç sümbülü netice vermeden gitmezler. Onlar “bir ölür yirmi dirilirler!..”

Biz hitam-ı Misk olarak sözü yine Muhterem Hocamıza bırakalım istedik. Hem de o kahramanlar için bir hüsnü şehadet olduğu için. Bu trafik kazasından hemen birkaç gün sonra bir sohbette şöyle der o ızdırap yudumlayan insan: “Ne Hamzalar dönemi bitmiştir, ne öyle parçalanmalar dönemi bitmiştir, ne İlayı Kelimetullah yolunda, Allah davasına bağlılık ve intisap içinde mücadele edenlerin dönemi bitmiştir. Adlar, insanlar değişecek, o gün Hamza'ydı, Mus'ab b. Umeyr'di, Abdullah b. Cahşdı. Tarihin başka bir döneminde onlar, yüzlercesiyle Bayram Acarlar olacak, Halil efendiler olacak, Hasbiler olarak ve Mehmet Özyurt hocalar olacak ki, bana göre Ne Bayram Acar'ın eşini bulabilirim o saffette bir insan, ne de Mehmet Özyurt yerine koyacak bir adam bulabilirim.”

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

alperen, 2013-02-28 15:14:46

bizde birşey yaptığımızı zannediyoruz.Mehmet hoca ve onun gibilerin hayatını her olumsuzlukta tefekkür ederek düşünmeliyiz.allah onlardan razı olsun.Bizide onların bıraktığı emanet davaya sahip çıkmaya nasip etsin.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Ömer Özbek, 2012-01-15 17:31:52

\\\"İzdişüm\\\" bir hayatı yaşadiğimizin en kıymetli örneklerinden biri değilmidir ! Onu tanımayı Rabbimiz bize lütfetti.. Ötelerde \\\"es selam \\\" diyebilmeyi nasip etsin..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

mehmet çetinbaş, 2011-11-05 07:02:41

RABBİM bizede onun gibi iman ve şehadet nasip etsin, başka ne denir ki.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

mustafa alkan, 2011-11-04 08:40:57

mehmetali hocam allah razi olsun izmirde 1 defa dinlemek nasip olmustu camiye girememistik hoca efendi vaaz ediyo zannetmistik sonradan ogrendikki mehmet ali hocammis onu anlatmak ve onun gibileri anlamak gunumuzun insanina zor gelir rabbim sefaatine nasip etsin abilerimizi cok seviyoruz selamlar

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Ahmet, 2010-04-28 02:22:26

Mehmet Hocamın köyü içinde yaptığı fedakarlıklar oldu.Birçok aileden çocuklarını okutmak için diyaloğa girmesine rağmen çocuklarını göndermediler.İzmir'götürdüğüde o şartlara göre hiçte az değil.Ancwk köyüne geldiği zaman larda birçok kişiyle ilgilendiğini biliyorum.Ancak insan ışığı gördükten sonra artık kendisi koşmalı ışığa eğer bir insan ışığa değilde maceraya,maddiyata koşuyorsa sürekli birilerinin koltu deyneği olmsını bekliyorsa mehmet hoca ne yapsın.Bir diğer husus ta Mehmet hocayı kendi köyüne hapsetmek diğer insanlar için haksızlık olur diye düşünüyorum Sinan Kardeşim.Zira hiçbir İlim Erbabı kendi beldesinde rahat hizmet edemez.İnşaallah Kyümüzün şu anda bulunduğu durumdan tez günde hep beraber gayret gösererek kurtuluruz.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

sinan, 2009-03-06 10:07:25

bizim köylü olan bu adamı çok duydum.Fakat ben doğduğum yıllarda vefat etmiş.yani tanımak nasip olmadı.Kendisi iyi hizmetlerde bulunmuş anlatılana göre.Keşke bu yaptığı fedakarlıkları köyde yapmış olsaydı.Çünkü bizim köy şuan acınacak bir bataklığa düşmüştür.neden mi esrar dolmuş dağlar.o zaman ki gençler yetiştirseydi bu halde olmazdı köyümüz.ama rivayetler çarpıtılmıyorsa hizmettekiler tarafından tabi Allah ondan razı olsun.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

mustafa sami, 2008-10-19 10:48:50

bir destanî hayatın kaleme alınışı dahi olsa, bu, mehmet özyurt'u anlatabilmekten emin olunuz çok uzak. yanlış anlaşılmasın, salih beyin kalemine kuvvet... Rabbim ondan ebediyyen razı olsun, fakat mehmet bey gibi er oğlu erleri kelimelerle anlatmak gerçekten zor. kendisini hiç görmediğim halde sanki adını duyduğum günden beri hep benimle beraber gibi, birlikte olduğum kardeşlerimden birisi gibi geliyor. eminim ki Rahmeti Sonsuz onu bambaşka bir alemde, çok farklı bir boyutta istihdam etmeye devam ediyor! ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez diyor ya Yunus... aynen öyle. Nur davasının kara sevdalıları Allah'ın izniyle kıyamete kadar hizmette berdevam olacak, yıldızlardan yıldızlara koşacak ve geride kalanların izn-i ilahi ile imdadlarına koşmaya devam edeceklerdir. Selam sana Mehmed Özyurt, selam sana ve refiklerine...

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Hikmet, 2008-08-30 03:33:30

ahireti bilen ve dünyanın hakikatını keşfeden; aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz Allah onlardan razi olsun mekanlari cennet olsun. Bu siteyi yapanlardanda Allah Razi olsun ve muaffakiyetler ihsan etsin Hakikaten bu zaman da böyle site bulmak coook zor.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Sinan Baba, 2008-08-25 04:15:22

Mehmet Hocam!Kaht-ı ricalin çok bulunduğu günğmüzde insanlık semasının parlıyan güneşi idi.Memeyyiz iki tarafı en önde:1.Dürüstük 2.Cömertlik.. Onu zaman geçtikçe daha çok arayacağız. Ruhu şad olsun.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

hasan, 2008-08-20 23:31:19

Rabbim Kuran-ı Kerim hizmeti yolunda şehadete kavuşan abilerimizdeki azim ve gayreti bizlerede versin ve onların şefeatlerini bizlerede nasip etsin.. Amin

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

baran, 2007-06-08 02:03:40

ben diyarbakırlıyım diyarbakırda mehmet özyurt abiyi tanımayan yok çok fazla çalışan bu muhterem abimizn hatırına diyarbakırda hizmetin gelişmesi için sizlerden burslar bekliyoruz allah cümlemizden razı olsun

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

enver ada, 2007-05-03 11:27:01

Yuksek okulda okurken Mehmet Ozyurt hocamın evinde kaldım,1992 de.Çocuklarıyla ve sevenleriyle tanışma imkanı buldum.Hele O Annemiz ah.Lafla anlatılmaz,biz içeride tatlıdan bahsederiz,zil çalar hemen.Ust katta oturan mubarek hanımı sanki bizi dinler gibi talı hazırlayıp kapıya bırakıp gitmiş olurdu.Hocamıza Rabbim rahmet eylesin,bizleride şeffatinden mahrum etmesin.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Osman Güler, 2006-11-26 10:13:23

Henüz 43 yaşında Şehitlerin Şahı olmuş. Ne mutlu ona, ne mutlu onu tanıyanlara.Rabbim bizi kapıdan ayırmasın.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

mehmet karaca, 2006-10-18 15:16:31

ben antakyada onun adını taşıyan bir yurtta kaldım orayı mutlaka ziyaret edin.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

yusuf fağir, 2006-09-14 16:05:47

mehmet hocam aziz olarak yaşadı ve aziz olarak şehit oldu allah bizi şefaatine nail kılsın.sizden de allah razi olsun bu iman ve edeb abidesini anlatmissiniz.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

meryem, 2006-09-11 15:03:31

gerçekten çok güzel bir yazıydı allah mehmet abiden razı olsun bu yazıyı yazanlardan dan allah razı olsun a.e.o

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

murat papak, 2006-09-16 12:45:28

sahabenin hemen yanında,bir adım gerisinde olacak olanlara ne mutlu talebe-i ulum şehittir deniliyor..Allah bizede böyle olmayı nasip etsin amin..

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Ayşegül, 2006-09-16 02:13:24

STV'de Özyurt hocamızla alakalı güzel bir haber ve yorum yayınlandı http://www.samanyoluhaber.com/tr/Din/a.22181.html http://www.samanyoluhaber.com/tr/Din/a.22162.html

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

ahmet, 2006-09-15 00:47:56

doğrusu Mehmet hoca gibileri ben anlamaktan acizim.Hafsalam almıyor.Benimde hedefim böyle bir insan olmak.Allah muvaffak etsin.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Mustafa GÜMÜŞ, 2006-06-20 16:11:33

Böyle bir zâtın hayatını yazarak bizlere ışık tuttuğunuz ve dava adamı nasıl olurmuş gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

Harun Özyurt, 2006-02-14 22:52:07

Böyle bir yazıyı yayınladığınız için Allah cc sizden razı olsun fakat şunu belirtmeliyim ki doğum yeri olarak Antalya yazmışsınız o Antalya değil de Antakya olması gerek diye düşünüyorum bir yanlışlık olmuş herhalde. Düzeltilebilirse sevinirim. Allah'a emanet olun!!!

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

cahit dane, 2006-02-06 17:50:07

Böyle güzide bir insanın hayatını yazdığınız için teşekkür ediyor Allah razı olsun diyorum.Böyle hasbi ruhların biraz daha yakından tanımamız adına internette yayınlanması çok güzel bir haslet.

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

efehan, 2006-02-01 16:30:11

herkul sitesinde sorulan sorudan sonra Mübarek Mehmet ÖZYURT abimizin ( hocamızın ) adını duydum. herkul sitesinden ve cevaplar.org sitesinden cok guzel hazırlanmıs bilgiler okudum. insan oyle doluyor ki o mubarek insanların hayatlarının her bir karesini okurken... Rabbim ( c.c.) onlardan ve onları bize tanıtanlardan razı olsun. rabbim onları Efendimizle,yıldızlarla beraber etsin . İnsallah bizleride....

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

ilhami kaya, 2006-01-31 20:52:13

çok güzel böyle güzel şeyleri sunduğunuz için teşekkürler

Bu yoruma katılıyor musunuz ?

DİĞER YAZILAR

AHMED FEYZİ KUL(1899-1972)

AHMED FEYZİ KUL(1899-1972)

Geçen yaz Çamlık’ta, tabiatına uygun haşmet ve samimiyetle geçen hatim cemiyetinde kendisini

HÜSEYİN BAYRAKTAR HOCAM

HÜSEYİN BAYRAKTAR HOCAM

Hüseyin Bayraktar Efendi Hoca; 1931 yılında Muş’un Malazgirt ilçesinde doğmuş. Özellik

ABDÜLKADİR UNGAN HOCAEFENDİ(1932–1971)

ABDÜLKADİR UNGAN HOCAEFENDİ(1932–1971)

Bu yazımızda bir büyük dava adamını, bir büyük İslam âlimini, bir büyük hamele-i KurR

ARİF ÇAĞAN

ARİF ÇAĞAN

Arif Çağan, 1922 Edremit doğumlu. Dedesi, Müderris Nasuh Efendi Fatih medreselerinden icazetli m

ŞAMLI HAFIZ MEHMET TEVFİK GÖKSU (1887–1965)

ŞAMLI HAFIZ MEHMET TEVFİK GÖKSU (1887–1965)

TAKDİM Elinizdeki bu çalışma, aslen Barla'lı olan, fakat çocukluk ve gençlik yılları gur

MERHUM PEDERİM HOCA EMİN EFENDİ (1900–1981)

MERHUM PEDERİM HOCA EMİN EFENDİ (1900–1981)

15 Mart 1315 günü Manisa merkezine bağlı (Recepli) köyünde doğmuştur. Babası İsmail Çavu

NURUN MANEVİ AVUKATI AHMED FEYZİ KUL

NURUN MANEVİ AVUKATI AHMED FEYZİ KUL

İman ve Kur'an hizmetinin alp erenlerinden büyük dimağ Ahmed Feyzi Kul merhumunun ufulünün 36

"Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" dediler.

Âl-i İmrân; 173

GÜNÜN HADİSİ

Her ölenin amel defteri kapanır. Yalnız Allah rızası için yurt sınırında nöbet bekleyenler müstesnadır

Riyazü's Salihin, 2/1297

TARİHTE BU HAFTA

*Eskisehir, Karahalli ve Ulubey'in kurtuluslari(2 Eylül 1922) *Sivas Kongresi(4 Eylül 1919) *Cecenistan'in bagimsizlik ilani(6 Eylül 1992) *Kanuni Sultan Suleyman'in vefati(7 Eylül 1566) *Manisa'nin kurtulusu(8 Eylül 1922)

ANKET

Peygamber Efendimiz hakkında aşağıdaki eserlerden hangisini en çok beğendiniz?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI